• Bağlantılarım

Orhan Kemal'in “Hanımın Çiftliği” Üçlemesi / Ali ŞAHİN

5/12/2009 · Kategori: Kitap Tanitma

TV Dizileri ve Üçlünün Yeni Basımı Bağlamında

Orhan Kemal'in “Hanımın Çiftliği” Üçlemesi Üzerine / Ali ŞAHİN

VUKUAT VAR

 

Orhan Kemal’in romanı Vukuat Var, Hanımın Çiftliği dizisinin ilk kitabıdır. 1950 seçimleri sırasında bir gazetede tefrika edilmiş ancak kitap olarak 1958’de basılabilmiştir. Olay 1946–1950 yıllarında Adananın işçi mahallesi olan Karşıyaka’da geçer. Bir fabrika işçisi olan Güllü’nün babası Kürt Çemşir (Güllü, dördüncü karısından), ağabeyi Hamza ve aileden sayılan, emmi dedikleri Berber Reşit, içki ve kadın düşkünü işsiz, hayta kimselerdir. Güllü’nün aynı fabrikada işçi Fellah Kemal’i sevdiğini, yalnız kızın annesi bilir. Kemal Güllü ile evlenmeyi düşünse de, henüz askerliğini yapmamıştır. Baba Çemşir’in, ağabey Hamza ile Reşit Emmi’nin bir gece geç vakit bir içki alemi dönüşü beraberlerinde getirdikleri sıska Ramazan uykudan kaldırılan Güllüyü yarı çıplak görür, kıza aşık olur. Zengin bir çiftlik sahibinin yeğenidir Ramazan. Güllüyü sevdiğini dayısına doğrudan doğruya söyleyemez, bu işi imam Kabak Hafızdan rica eder. Kabak Hafız uydurma bir rüya sayesinde, Yasin Ağanın da yardımı ile Muzaffer Beyin bu evlenmeye peki demesini sağlar. Kemalin Güllü ile olan ilişkisi duyulmuştur. Berber Reşit bin liralık başlık parasının yarısı kendinin olacağı, Muzaffer Beyin çiftliğine de yan gelecekleri için, Güllüyü muhakkak Ramazanla evlendirmek istemekte, bunun için kızın ağabeysi Hamza’yı kışkırtmakta, fakat ikisi de çekindikleri için bir şey yapamamaktadırlar Kemale. Bir gün Muzaffer Beyin kâhyalarından Yasin Ağanın beş yüz lira ile çıkagelmesi kalan beş yüz lirayı da Güllüyü götürdükten sonra vereceğini söylemesi, zaten babası ve kardeşi tarafından boyuna dövülen Güllünün ramazana varmaması için evden Kemale kaçmasına sebep olur. Kemal çaresiz Güllüyü eve alır annesi Meryem’e bırakır, fakat kendisi fabrikada iken baskın yapan Güllügil’in erkekleri kızı gene götürürler kendi evlerine. Güllü bir direğe bağlanır, bayılıncaya kadar dövülür. Durumu öğrenen Kemal yetişir, birer yumrukla erkekleri yere yıkar, Güllüyü kurtaracaktır fakat Berber Reşit’in kışkırtması ile, Hamza tabancasını çeker, Kemal’i vurur, öldürür. Artık hiçbir ümidi kalmamış Güllü, Zaloğlu’nun getirdiği taksiye binerek Muzaffer Beyin çiftliğine gider. (1)

 

HANIMIN ÇİFTLİĞİ

 

Orhan Kemal’in romanı Hanımın Çiftliği, Vukuat Var romanının devamı ve Hanımın Çiftliği dizisinin ikinci kitabıdır. Vatan gazetesinde tefrika edilmesinden çok sonra kitap olarak 1961’de basılabilmiştir. Vukuat Var’da Adana’da bir fabrikada işçi olarak çalışan Güllü, sevgilisi Kemal öldürülünce ailesinin kendisini vermek istedikleri Ramazanla evlenmek üzere, Ramazanın zengin dayısı Muzaffer Beyin çiftliğine gitmek zorunda kalmıştı. Gene Adana köylerinden birindeki bu çiftliğe geldikten sonra da sevmediği Ramazanla evlenmemek için direnir Güllü. Muzaffer Bey’se çapkın bir adamdır. Yeğeni, kâhyası, adamları onun Güllüyü ayartıp metres edinmesinden korkmakta, görmesini önlemek istemektedirler. Fakat kulağına gelen diretmelerden ötürü merak ettiği için Muzaffer Bey, Güllüyü çağırtır ve görünce de pek beğenir. Yeğenini bir yana iterek Güllü’yü kendine alır. Güllü, şimdi lüks hayata alışmış, Serap Hanım olmuştur. Kadillak arabada şehre, kulüplere, toplantılara gider, gelir. Köy ve çiftlik halkı Muzaffer Bey’in bu tutumuna kırılmış, içerlemişlerdir. Kâhya Yasin Ağa, çiftlikten ayrılır, kendisi öldüreceği söylentileri üzerine de Muzaffer Bey, yeğeni Ramazanı çiftliğin ortasında feci şekilde döver, çiftlikten kovar. Çiftlik yönetimi boşta kalınca Güllünün babası Çemşir ve kafadarları Berber Reşit fırsattan yararlanıp çiftliğe yerleşirler. Köyde Muzaffer Bey’in düşmanı olan Habip, üyeleri olduğu yeni parti seçimleri kazanırsa Muzaffer Beyin işgalindeki topraklarını geri alacağı ümidindedir. 1954 seçim propagandaları sırasında Muzaffer Beyin de aynı partiye girmesi üzerine Habip, öç almanın tek çaresini Muzaffer Beyi pusuya düşürüp öldürmekte bulur. Katil bulunamaz. Şimdi çiftlik Serap Hanıma kalmış “ Hanımın Çiftliği” olmuştur. Searp Hanım (Güllü)  çiftliğin avukatı Erdoğan’la evlenmeye karar vermiştir. Erdoğan’ın bir gün gene toprak çekişmesi yüzünden, Habip’in kardeşine hakaret etmesi, eski kinleri yeniden alevlendirir. Habip ve kardeşleri bir gece Hanımın Çiftliğini yakarlar. Kendisini ele vermeyeceği yemini üzerine Habip henüz avukatla evlenmemiş ve Muzaffer Bey’den emzikte bir çocuğu olan Serap’ın hayatını bağışlar. Davacısı da olmadığı için sorgular boşa gidecek, çiftlik kundakçısı bulunamayacaktır. (2)

 

KAÇAK

 

Orhan Kemal’in romanı Kaçak, Vukuat Var ve Hanımın Çiftliği, romanlarının devamı ve Hanımın Çiftliği dizisinin üçüncü kitabıdır. Yazarın ölümünden önce yazdığı son romanıdır. (Basımı: 1970) Kitaplar tek kitap bütünlüğü de taşıdığından bazı konular tekrar gibi görünmektedir.

 

Bir toprak Ağası (Muzaffer Bey) sahipsiz toprakları on yıl süre ile ekip biçerek bu toprakların mülkiyetini elde etmek olanağını bulmuş, CHP’nin demokratik yollardan iktidardan uzaklaştırılmasından sonra umutlarını DP’ye bağlayan köylüler, Muzaffer Bey ve öteki toprak ağalarının sırtlarını bu partiye dayamaları üzerine umutsuzluğa düşmüşlerdir. Habip, bu köylülerden biridir. Bu durumda yapılması gereken Muzaffer Bey’i öldürmek, böylece sahipsiz topraklara sahip olmaktır. Habip bu tasarısını gerçekleştirerek Muzaffer Bey’i öldürür; gelgelelim bu topraklar Muzaffer Bey’in “veresesine” geçmiştir. Bu kez Habip köylüleri ayaklandırarak Hanımın Çiftliğini ateşe verdikten sonra kaçar, bir başka köyde rastgele bir eve sığınır. Bu evde, yedi yıl önce kocası tarafından terk edilen Hacer adında bir kadın yaşamaktadır. Hacer’le “Kaçak” arasında önce cinsel bir yakınlaşma ile başlayan büyük bir sevgi doğar. Roman Hacer’le Habip arasındaki ilişkiler çerçevesinde gelişir. Hacer'in oldukça kötü bir geçmişi vardır. Çok küçük yaşta annesini kaybetmiş ve üvey babası tarafından taciz edilmiştir ve bu olaydan sonra ev sahipleri olan iki yaşlı tarafından namuslu bir genç kız olarak yetiştirilmiştir. Genç yaşta evlenmiş ve kocası tarafından elinde bebeğiyle ortada bırakılmıştır. Kocası iş gerekçesiyle gittiği seyahatten bir daha dönmemiş ve tam yedi yıl boyunca arayıp sormamıştır. Kendisi de geçimini sağlayabilmek için otellerdeki çamaşırları yıkamaktadır. Mahallenin en zengini olan Habip Ağa'nın yeğeni ve serserinin teki Topal Duran'ın Hacer'de gözü vardır ve onu hiç rahat bırakmaz. Bir gün Hacer'in kapısından içeri omzundan yaralı, iri yarı bir adam girer. Hacer adamın yarasını sarar ve evine alır. Adam kanlılarından kaçtığını söyler hâlbuki kendi kasabasında Muzaffer adındaki ağanın yaptığı pisliklere dayanamamış, Muzaffer'i öldürmüş ve çiftliğinin yakılmasında ön ayak olmuştur. Hacer oğluna bu adamı babası olarak tanıtmış, mahpustan kaçtığını uydurmuş ve evlerinde olduğunu kimseye söylememesini tembihlemiştir. Zamanla bu iki genç birbirlerinden hoşlanmışlar ve beraber olmuşlardır. Yine bir gün Topal Duran Hacer'e asılır ve Hacer şikâyet etmek için jandarma karakoluna gittiği sırada habipin resmini görür ve kanlılar diye bir mevzunun olmadığını ve gerçeği öğrenir ama onu ihbar etmez. Aksine ikisi geleceğe dair kasabadan ayrılmak ve büyük şehre gitmek gibi planlar yapmaya başlarlar. Ertesi günlerde jandarmanın eline Muzaffer'i öldüren kaçağın kasabada saklandığına dair haber ulaşır. Bu haber kasaba içine yayılır ve Hacer'in kulağına kadar ulaşır. Eve hemen dönecek ve bu haberi Habib'e ulaştıracaktır ama daha önce akşam için eve ormandan çalı çırpı, yakacak toplaması gerekir. Bu sırada Topal Duran Haceri sıkıştırır. Hacerle boğuşmaları sırasında Topal Duran'ı karnı ve kasığından bıçaklar. Bu olay tüm kasabanın diline dolanır ve Hacer bir anda kahraman olur. Bir süre sonra Hacer tutuklanır. Bu sırada tüm evler aranmış, tek Hacer'in evi kalmıştır. Kaçak tavan arasına saklanır. Evi arayan jandarmalar zifiri karanlık yüzünden adamı gözlerinden kaçırırlar. Hacerin suçsuzluğu da kanıtlanmış ve serbest bırakılmıştır. Başka şehre gitmek için evi satarlar ama Hacer'in oğlu Hüseyin kaçağın evlerinde olduğunu baş düşmanı Şerife'ye söyler. Komşuları Şerife hemen jandarmaya ihbar eder ama Habip artık kaçmıştır. (3)

____________________________________________

 

(1)   Yazarın Hanımın Çiftliği (1961) romanı 1954 seçimleri sırasında Dünya gazetesinde tefrika edilirken vatandaşlar arasında mezhep ayrılıklarını tahrik ettiği iddiasıyla partizanların saldırısına uğramış Vukuat Var’ın devamı ve ikinci cildidir.

(2)   İlk iki kitabın özetinde, Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Varlık Yayınları, 1971 adlı yapıtından yararlanılmıştır.

(3)   Üçlü için derli toplu kaynak Asım Bezirci ile Hikmet Altınkaynak’ın ilk basımı1977’de yapılan “Orhan Kemal” adlı incelemesidir. (Sayfa: 92–96; 106–108 ve 143–146.)

 

(…)

 

ÇORUM İLKÖĞRETMEN OKULU MEZUNLARI SİNOP'TAYDI

3/12/2009 · Kategori: Haber-Izlenim

SİNOP'TAYDIK

2009 yılı toplantımız Sinop'ta gerçekleşti.

21 Kasım Cumartesi günü Sinop Öğretmenevi'nden topluca Sinop Anadolu Öğretmen Lisesine gidildi. Burada Okul Müdürü olan arkadaşımız Recep Saraçlı'nın hazırladığı ortamda ilk etkinliğimiz gerçekleşti.

Daha sonra otobüslerle tarihsel Sinop Cezaevi'ne gidildi. Cezaevi gezisinden sonra Alaiye Medresi'si gezildi.

Tersane semtindeki kotracılar ile Sinop'un Yalı Kahveleri bölümüne gidildi.

Akşam öğretmenevindeki yemeğimize 85 kişi katıldı. Sinop Belediye Başkanı Baki Ergül onur konuğumuz oldu.

İkinci gün:

Otobüslerle çıkılan yolculuğumuz Akliman ve Hamsaros gezildikten sonra Erfelek'te kısa bir mola aldı.

Erfeleğin o pastel renk cümbüşünü taşıyan ormanlarından sonra Tatlıca şelalerine ulaşıldı. Burada Erfelek Belediye Başkanı arkadaşımız Muzaffer Şimşek'in ikrami olan yiyeceklerle ile Muhittin Gökmen'in espri ve şakalarıyla bir piknik yemeği yenildi.

Erfelek'e geri dönüldüğünde yine Muzaffer şimşek'in hazırladığı kestane kavurması yenildi.

Gezimiz Sinop Öğretmenevi'nin bahçesinde gözyaşları içinde vedalaşılarak bitirildi.

Geziye ilişkin yazılar, fotoğraf albümleri ile videolar önümüzdeki günlerde sitemizde yer alacak.

Corumio
28 Kasım 2009

 

Çorum İlköğretmen Okullular Sinop Buluşması


HÜZÜNLE GÜLMEKARASI

17/5/2009 · Kategori: Gunluk

HÜZÜNLE GÜLMEKARASI

 

ben yokum o adreste

gözlerine güvercin düşen bebek

sevincine kurulan pusu

vuralım kendimizi yollara

bu yol yabancı bu iklim

kuşatılmış acılar durağı

yoksun ürkek ellerin

 

senin resmin tanırım

mevsimden mevsime gezinen dostluk

şaşkın tufan artığı

yağmursuz kuruyan tohum

anlamak bana düşer

sen hala tutsak mısın

 

bilemiyorum alışkın değilim

dündü gelip geçmişti

sen vardın kapanmış kapılar

soysuz bir bulut

bir de hüzünle gülmek arası

gidip gelen uykular

 

yaşamın içinde kadınlar

acının ortasında

çiçek bozuğu düğüm

saçları kankurusu

karacaoğlan yunus ahu gözlüm

dağ yangını kıvılcım

külünde dirilen can

 

yıllandı şarap mahzende hani düğün

söz dinlemez hain efkar

gençliğim yarım kalan şenlik

sinema afişleri iki yüzlü güzellik

hangi durakta ben bendim kimbilir

tutsaktım kısıktı sesim

kahrın yüzüydüm kirlendim

görünmez kuytularda

depremsiz yıkıldı hevesim

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 52-53)

SEÇİM, GEÇİM, BOYOZ, KUMRU, İZMİR ÜZERİNE...

31/3/2009 · Kategori: Deneme

İzmir

 

Yılmaz ÖZDİL  yozdil@hurriyet.com.tr


Türkiye'den sıkıldığım zaman İzmir'e giderim ben.

Simite gevrek deriz biz...

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için...

Yengen'i yeriz.

Sen sigorta dersin...

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız...

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...

*

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede... Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı... Erkekleriyle kahveye giderler çünkü... Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler... Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin... Gönül Yazar'ız, Sezen Aksu'yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina'yız... Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

*

Erkeklerimiz de fena değildir hani... Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana... Ertuğrul Özkök'ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış... Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.

*

Gülümseriz.

*

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız... Pak Bahadur'u özleriz... Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız... Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir'de.

*

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir... 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202'dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

*

35'imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız... Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.

*

Özetle, arızayız!

*

Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi'dir... İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara'daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı teklif etmez hiç kimse.

*

Bakın, Tayyip Erdoğan dedim, aklıma geldi... Bugün İzmir'de miting yapacakmış Başbakan.

*

Kendisine ev sahibi olarak, Ayla Dikmen'in Kordon'da üstü açık otomobille gezerken söylediği ve Türkiye'nin anca yıllar sonra keşfettiği parçasını armağan ediyorum: "Ben söylerken gülmedin mi? Falımızda ayrılık var demedim mi? Anlamazdın, anlamazdın..."

 

 

Hürriyet; 15 Mart 2009

 

 

***

 

Boyoz ve Kumru

Boyoz ve Kumru İzmir’in simgesi oldu.

Abdülhamit’e saygısızlık gibi olmasın,  anısına yapılan Saat kulesi’nin popülaritesini çoktan geçmiştir tanınırlığı.

Kentlerin gelenekleriyle var olması çok önemli.

Bilirsiniz, Boyoz Safarat mutfağının İzmir’e bir hediyesidir.

Siz bilirsiniz de seçimler dolayısıyla kent’e gelen siyasiler bilemediler!

 

"İzmirli hemşehrilerim" derlerken  biz onların Boyoz’u tanımadıklarından hemşehri olmadıklarını anladık!

Oyumuzu almak için her tür kılığa girerler, bir uyanık çıkıp da iki boyoz bir yumurtayı önümüzde çaktırarak yese, hemşehrimiz gibi oyu kapacaktı belki de...

Geçenlerde İzmir’e Başbakanla birlikte gelen Nazlı Ilıcak bu bilgilerin çok dışında kalmış olmalı ki TV de hoş! bir laf etti.

 “İzmir çok geri kalmış, gördüm içim sızladı ” dedi.

Sn Ilıcak, pasaport iskelesinde oturup bir çay içtiyse ve o sıra önünden

Eski İzmir kayıkları geçtiyse! Kendini geçmişte hissetmiştir ve içi öyle sızlamıştır diye düşünüyorum.

Çünkü İstanbul’u 350 li yıllarda yapılan Bizans kalıntılarının üzerine bile

Otel yapmış, tarihi yok etmiş,  bizim içimiz sızlamadı mı?

 

Arzu edilen bir model kent var; Fatih veya Sultanbeyli gibi, o zaman içi sızlamayacak!

Düşünün bir kez! Fatih kılıklı bir İzmir’de boyozun haso'sunu yiyorsunuz veya Kumru’nun yengen'ini.. . Ne tad verir?

Kültürler uyuşmuyor.

 

Şu seçimler sayesinde açık üniversiteye devam etmiş kadar bilgilendik.

Örneğin; bundan böyle İzmir nasıl bir kent’tir diye soran bir dostunuz çıkarsa!

Bazı yerel yönetici adaylarının seçim vaatlerinde;

“Eğer kazanırsak, gençler buralarda el ele dolaşmaya devam edecekler hatta köpeklerini bile rahatlıkla gezdireceklerdir,  

Hem de Cumhuriyetin 86 cı yılında.

Bir yandan tatil beldesi Çeşme’de, koylarda gençler eyleşiyor! diye yıkmadık iskele bırakmamışsın, diğer yandan

“Durmak yok elele dolaşmaya devam” sloganı ile seçim kampanyası mı olur?

Durum o kadar da değil Seçimlerin bir öğretisi  oldu, ülkenin sosyal haritası yeniden belirlendi.

Kimi yörede dağıtılan çamaşır, bulaşık makinelerinin  bi oy etmediği anlaşıldı!

Kimi yörede makarna, erzak, kömür torbası…

İzmir’in payına düşene bakın!

 “Serbestçe elele dolaşma hattı humayunu”  bu da İzmir'e verilen rüşvet!

Bir şey daha var!

O da "Köpek maması"

Bu neye ki?

 

Değerli Dostlarıma sağlık, huzur dolu bir hafta dilerim.

 İbrahim Yüncü

 30 Mart 2009

***

ÇÜNKÜ İZMİR'Lİ ERKEKLERE, İZMİR'Lİ KADINLAR DOKUNURLAR

AKP İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Taha Aksoy, bütün İzmir’li kadınlara bir propaganda mektubu yollamış. Bunun üzerine İzmir’li bir kadın da Taha Aksoy’a mektup yazmış. Bu mektup dün itibariyle gazetelerin internet sayfalarında yayınlandı. Mektubun tam metnini aşağıya aldım, şöyle diyor mektubunda İzmir’li o kadın;


“Sevgili Taha Aksoy;

Göndermiş olduğunuz mektubunuzu dün itibariyle posta kutumdan almış bulunuyorum.

"Özgürce yaşamaktır İzmir" dizesi ile başlayan ve "Asaleti, nazı, edası kadınlarında gizli... Değişilmez şehirdir, İzmir" dizeleri ile sona eren şiiri beğeni ile okudum.
Altında herhangi bir şairin imzası olmadığı için bu güzel mısraların size ait olabileceğini düşündüm.

Kaleminize sağlık, ne güzel anlatmışsınız... Mektubunuzu okuduktan sonra uzun uzun düşündüm.


Demişsiniz ya "değişilmez şehirdir İzmir" diye, sonuna kadar katılıyorum, ancak eklemek istediğim bir şey daha var, aynı zamanda değiştirilemez şehirdir İzmir...
Beyefendi tavrınızı takdir etmiyor değilim, ancak bir bağımsız aday edası ile gerçekleştirdiğiniz söylemlerinizi anlayamıyorum. Adayı olduğunuz AKP'nin yaptıklarını ve yaptırımlarını biz İzmir kadınlarına nasıl unutturacaksı nız, merak ediyorum.


Biz İzmir kadınları düşkünüzdür özgürlüğümüze.

Türkiye ortalamasının üzerinde ekonomik özgürlüğümüz vardır.
Kariyer sahibiyizdir, başarıya odaklıyızdır. Oysa AKP'nin sosyal güvenlik ve iş yasalarındaki düzenlemelerine baktığımızda kadını iş yaşamından koparmaya yönelik olduğu aşikardır. İş Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapan yeni yasayla, çalışan kadınların önüne engeller koyarak onları ev yaşamına mahkum bırakmaya çalıştıklarını nasıl unutabiliriz ki?Genel başkanınızın her gittiği yerde "üç çocuk yapın" mesajları partinizin kadına bakışını özetler halde.


"Mustafa Kemal Atatürk'ün hem İzmir'e hem de kadınlara verdiği değer çıkacaktır karşınıza..." diyorsunuz. Kuşkusuz bu doğrudur. Ancak unutmayalım ki Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Türkiyesi'nin temel taşlarından biridir laiklik. Ve bizim için tartışılması dahi mümkün değildir. Oysa belediye başkan adayı olduğunuz AKP, Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesinden 10'u tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak tescillenmemiş midir?


"İçine düşürüldüğü durumdan yakınmadan ayakta kalmaya çalışan güzel İzmir'i ışıltılı günlere kavuşturmak; ekonomi, bilim ve kültürün kalbi haline getirmek İzmir'e olan borcumuzdur. .." diyorsunuz.. . Doğrudur. AKP Hükümeti'nin adeta üvey evlat muamelesi yaptığı, İzmirli'den aldığı vergileri yatırım olarak geri yollamadığı apaçık ortadır. Bu durumda bizlere hükümetin borcu vardır. Ancak bu borcu ödemeleri için illa AKP'ye mi oy vermemiz gerekmektedir? Bu bir üstü kapalı tehdit midir?
Mazur görün, ben anlayamadım.. .


Biz İzmir kadınları güzelliğimizden öte zekâmızla anılmayı tercih ederiz. Ve zekânın en önemli unsurlarından biridir hatırlamak... Şimdi kısa bir yakın geçmiş yolculuğuna çıktığımda AKP Genel Başkanınız ile ilgili hatırladıklarım şunlardır;
"Ananı da al git...
Askerlik yan gelip yatma yeri değildir...
Türkiye terörle yaşamaya alışmak zorundadır...
Hem Müslüman hem laik olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik...
Referansım İslam'dır...
İki koyun gütmeyenler liderlik yapamazlar.. .
İş bırakma eylemeleri zulümdür,
Kriz teğet geçti... "


Ve daha onlarcası. Nasıl unutacağız tüm bu sözleri?


Sevgili Taha Aksoy; fakirin her gün fakirleştiği İslami kodamanların kendilerine ve çeşitli modellerle yapılmış türbanlı eşlerine aldıkları siyah büyük arabaları gördüğümde sinirleniyorum.


Küçük esnafın besmelesiyle açtığı kepengini siftahsız kapadıklarını duyduğumda içim sızlıyor.


Mahalle aralarında bir oy için dağıtılan erzaklarla açlık üzerinden siyaset yapıldığına tanık olup kahroluyorum. Gemiciklere eklenen pırlanta şirketlerini ve bunlara sağlanan imtiyazları işittiğimde tepemin tası atıyor.


Her gün yeni bir arkadaşımın işten atıldığı haberi geldiğinde ailelerini nasıl geçindirecekler kaygısı ile uykularım kaçıyor.


Soykırım suçlusu Ömer El Beşir'in Atatürk'ün masasında yemek yediğini öğrendiğimde midem bulanıyor.


Krizin bizi dibe çektiği şu günlerde memleket meselelerini bir kenara bırakıp meydanlarda vekilleriyle beraber laf yarıştırma telaşına kapılan bir başbakanı gördüğümde ise neden AKP'ye oy vermemem gerektiğini bir kez daha hatırlıyorum.
Tüm bunların dışında kocaman bir soru işareti var kafamda; laiklik karşıtı onca söylemi ve eylemi olan, demokrasiyi kendi kafasına göre yeniden tanımlayan, yazarlara çizerlere açtığı rekor sayıda davanın altına davacı olarak imza atan, kadını ikinci sınıf vatandaş haline getirmeye çalışan, insanlarını bizler ve onlar diye ikiye ayıran bir lidere sahip partiden, gerçek bir İzmirli neden ve nasıl aday olur?

İşte ben bunu anlayamıyorum.


SEVGİ VE SAYGILARIMLA...(A.B.K)”


Evet, mektup aynen böyle. Sakın kurmaca falan da zannetmeyin, Vatan’dan Mehmet Tezkan bile yayınladı köşesinde.


Bu İzmir ilginç bir şehirdir, örneğin İstanbul Hükümeti mütarekeyi imzalayıp İngiliz’e teslim olurken, İzmir emperyalizme ilk kurşunu sıkmıştır. 1985 yılında siyasi yasakların kalkması için yapılan referandumda en yüksek “evet” oyu İzmir’den çıkmıştır. 1982 Anayasası için yapılan halk oylamasında ise en yüksek “hayır” oyu Tunceli’den sonra İzmir’e aittir. Yolunuz Ramazan ayında İzmir’den geçerse aç kalmazsınız asla, hatta birçok meyhane, camekanına “Ramazanda nöbetçiyiz” tabelaları bile asar ve kimse o meyhaneleri taşlamaz, o meyhaneler bombalanmaz, tam tersine Veysel Çıkmazı’nda günlerce şamatası yapılır bu tabelaların. İnanılmaz bir hoşgörü sarar ortalığı günün her saatinde. Öyle uzun uzun küfretmez İzmir’li, en fazla “s..ktir et o p..ştu” der geçer gider. Kadını da, erkeği de harbidir, delikanlıdır, düğünde de, mevlitte de harem selamlık pek olmaz..Bütün yollar Konak Meydanı’na çıkar İzmir’de, Konak Meydanı ise, hem o “İlk Kurşun” u sıkmıştır emperyalist işgalciye, hem de Gazi’yi karşılamıştır. Yani bütün yollar aslında Gazi’ye çıkar İzmir’de. En son birkaç gün önce Recep Tayyip’in İzmir ziyareti öncesi, kendisi de bir İzmir’li olan Yılmaz Özdil ne güzel anlatmıştı Hürriyet’teki köşesinde bu şehri:


“Türkiye'den sıkıldığım zaman İzmir'e giderim ben.
Simite gevrek deriz biz...
Çekirdeğe çiğdem.
Kordon elektrik aleti değildir.
Kumru da kuş değildir bizim için...
Yengen'i yeriz.
Sen sigorta dersin...
Biz asfalya deriz.
Uzatmayız...
Gidiyom geliyom deriz.
Domates dediğin, domat işte.
Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...


Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.


Gülümseriz.
Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız,
Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider.
Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.
Özetle, arızayız!
Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi'dir... İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara'daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı teklif etmez hiç kimse.”


Dünyanın en büyük anti-emperyalist savaşlarından biri İzmir’de başlamış, İzmir’de bitmiştir. Demin de dedik ya, Buca’dan da gelsen, Kadifekale’den de, Eşrefpaşa’dan da insen, Karşıyaka’dan vapurla da geçsen, bütün yollar “Gazi”ye çıkar İzmir’de. 9 Eylül 1922 ‘ den bu yana bütün yol tabelaları hep “Gazi”yi gösterir.


İzmir hep direnmiştir, eskiye direnmiştir, haksızlığa direnmiştir, yalana dolana direnmiştir, işgale direnmiştir, karanlığa direnmiştir, gericiliğe direnmiştir, yobaza direnmiştir, dinciye direnmiştir, kadın erkek direnmiştir, ama en çok da kadınları direnmiştir.


İzmirli erkekler, işte o kadınların kocaları, ağabeyleri, kardeşleri, sevgilileridirler... Körfezin hemen yanında yaşarlar. Bir kadının saçlarında denizi koklar ve her seferinde şaşırıp, deniz bile böyle gerçek kokmaz diye düşünürler...Biraya hamallık derler, rakıyı çay bardağında içerler. Ve hep, ve daima, ve sonsuza kadar “zeybektirler”.


İzmir’in kadını hep bir başkadır, özgürlüğe tutkundur, erkeğinin üç adım arkasında değil de hep yanında yürümesindendir bu. Şairin dediği gibi, “Balkonları henüz yıkanmamış, kinini ve nefretini çeyiz sandığında yemenisini saklar gibi muhafaza eden İzmirli kadınlar, saçlarına ak düşmeden anlarlar İzmirli erkeklerin yaşlandığını.Çünkü ağlamak, hayata dokunmaktır...Güldüğünü önemsemez de İzmirli kadınlar - ağladıkları zaman İzmirli erkekleri kocalığa, ağabeyliğe, kardeşliğe, sevgililiğe kabul ederler. Erkekler... Dünyanın neresine giderseniz gidin aynıdırlar. Bir, İzmir hariç. Çünkü İzmirli erkeklere, İzmirli kadınlar dokunurlar.”


Ve işte o kadınlar ki, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl yapacaklarını hep iyi bilirler, bilmekle kalmaz, öğretirler. Çünkü İzmir’li erkekler, en çok İzmir’li kadınları “dinlerler”.


İyi ki varsın İzmir, İyi ki oradasın. Doğduğum, büyüdüğüm şehir, kimsenin karartamayacağı aydınlığını seviyorum senin. On gün kaldı topu topu, biliyorum, bu sınavdan da geçersin sen..

(HAYRİ GÜNEL)

 

***

 

GÂVUR İZMİRLİ

 

Anadolu’ nun çok yerinde İzmir’ e, İzmirlilere gâvur derler. Aşağılama, kendinden olmama anlamı taşıyan bu nitelemeyi sever İzmirliler. Başkaları gibi tutucu bağnaz olmaktansa çağdaş Avrupai görüntüsünün böyle aykırı bir niteleme doğurduğunun farkındadır. Güler geçer İzmirliler.

 

Bugünkü Hisar Camii çevresinde kurulan eski kent çekirdeğinin Ceneviz kolonisi olması daha sonraları ise Seferad Yahudilerinin gelip yerleştiği bugünkü Konak çevresi nedeniyle İzmir’ in merkezi yıllar boyunca Gâvur İzmir olarak adlandırılmıştır. Çarşının ve limanın merkezde yer alması nedeniyle bölgenin alışveriş ve ticaret mekânı uzun yıllar “ Gâvur İzmir ” diye adlandırılan bu bölge olmuştur. İşgal yaşamış, Kurtuluş Savaşı ve mübadele ile gayrimüslim nüfusunu büyük oranda yitirmiş olmasına karşın bazı özelliklerini yitirmemiştir. Kimilerine göre gâvurluk diye adlandırılsa da, ülkemizin batılı yüzü olmuştur İzmir.

Vatanseverdir İzmirliler.

İstanbul yönetimi mütareke imzalayıp teslim olurken onlar kurtuluş savaşının ilk kurşunu niyetine kendi insanını sürer namluya. Dönemin yönetimi için kabul edilmez bir başkaldırıdır, gâvurluktur İzmirlinin bu yaptığı.

Demokrattır İzmirliler.

1985 yılında yapılan referandumda ülke ortalamasının büyük oranda aksine siyasi yasakların kalkması yönünde oy kullanarak ülkemizde demokrasinin yara almasının önüne geçtiğinin bilincindedir. Kimilerine göre ise, yapmıştır yine gavurluğunu. Riyakâr değildir. Hoşgörüsü yüksektir İzmirlinin.

Kemeraltı semtinde meyhaneler sokağı olarak bilinen Veysel çıkmazında çoğu meyhane sahibi ramazan ayında “ meyhanemiz ramazan nedeniyle kapalıdır ” yazısı asarken, Ferit Baba’ nın meyhanesi camına “ meyhanemiz ramazanda nöbetçidir ” yazısı asar. Kızmaz, karışmaz kimse kimsenin yaşantısına. Kimileri için ise gâvurluğun dışavurumudur, bu hoşgörü.

Değerlerinin farkındadır. Vefakârdır, İzmirli.

Yunan işgalinden sonra çok büyük bir kısmı yanmış ve harap olmuş halde geri alınmıştır. Yangın yeri denen ve İzmir‘ in eski kent merkezi olan metruk alan o zamana kadar yapılan park alanlarının en büyüğü olarak 1937 yılında İzmir Fuarı adıyla açılmıştır. Fuar, yıkılmış, tükenmiş kentin insanlarının gayreti ile İzmir’ in yeniden kuruluşunun ve çağdaş kimliğinin göstergesi olmuştur. İzmir Fuarı' nın 30 Ağustos kapısından girdiğiniz zaman sizi sol tarafta küçük bir heykel karşılar. Bu heykel bir yalak başında üç adet at başından oluşmaktadır. Heykelin altındaki notta ise “ Bu heykel İzmir Fuarının yapımında çalışan ve çoğu bu çalışmalar sırasında can veren atların anısına yaptırılmıştır ” diye yazmaktadır. Kimilerine göre ise, bu ülkede heykeli dikilebilecek o kadar önemli şahsiyet varken yapmıştır yine gâvurluğunu, İzmirli.

Gâvurluk nitelemesini sever İzmirli.

Çağdaş, demokrat, aydın ve aykırı olmanın karşılığı olduğunun, bu nitelemenin, farkındadır. İnançların insanın vicdanında olduğunu, kimseye inancı için hesap vermek zorunda olmadığını bilir ve dahası kendini gâvur diye niteleyip kendinden saymayanları da bağrına basar İzmirli. Çünkü İzmirli, hayatın her şeyin önünde olduğunu, asıl olanın yaşamak olduğunu bilir ve bunu haykırır.

 

Gâvurluğu sever İzmirli...

 

Mehmet UHRİ, 21.12.2005       

Cumhuriyet Gazetesi Arşivi'ni Gezerken...

30/3/2009 · Kategori: Edebiyat Arastirmalari

Çok ödüllü şair Abdülkadir Budak

ARİF DAMAR

Şubat 2009 ve bu ayı kapsayan edebiyat dergilerinden Afrodisyas Sanat, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Alaz, Andız, Arkadaş, AZ Edebiyat, Berfin Bahar, Deliler Teknesi, Dize, Eliz, Evrensel Kültür, Forum Edebiyat, Gediz, Hayâl, H. Gösteri, Kitap-lık, Lâcivert, Mor Taka, Özgür Edebiyat, Patika, Sanat ve Edebiyat, Sanat Cephesi, Sıkıntı, Sincan İstasyonu, Sözcükler, Şehir, Şiirsanatı, Taflan, Tavır, Tay, Varlık, Yasakmeyve, Yazılıkaya ve Yedi İklim’de yayımlanan şiirleri okudum, inceledim. Abdülkadir Budak’ın, Sincan İstasyonu dergisinde yer alan “Lanet Okuma Hakkı” adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim. Belki bilmeyen vardır, bu dergiyi çıkaran da Abdülkadir Budak’tır. Budak’la 70’li yıllarda tanışmıştım.

Benim 1969’da açıp 1984’e kadar çalıştırdığım Üst Bostancı’daki Yeryüzü Kitabevi’ne Osman Serhat’la birlikte uğramışlardı. Osman Serhat zaten oralarda oturuyordu. Budak’la çok sonraları bir edebiyat etkinliği için Bodrum Bitez’e geldiğinde karşılaştık. Eh yeri geldi, anlatayım. Bir motorla bir grup arkadaş Karaada’ya gitmiştik. Benim ayağımda beyaz plastik terlikler vardı. Adanın içindeki mağarada yüzüp motora döndüğümde terlikler bıraktığım yerde yoktu. Kim aldı terliklerimi diye soruştururken Budak o terlikler benimdi, aldım dedi. Kardeşim dedim ben buraya yalın ayakla mı geldim! Biraz tartıştıktan sonra terliklerimi geri aldım. Meğer aynı terlikten onun da varmış. Birlikte kaldığımız yere gidince bulmuş doğal olarak. Şairler dalgın olurlar ama bu kadarı da fazla. Bu da hoş bir anı. Altı yıldır bu Ayın Şiiri çalışmasını sürdürüyorum. Seksene yakın şairi değerlendirdim Abdülkadir Budak kadar çok ödül almış hiçbir şaire rastlamadım. 1982’den 2008’e, Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne kadar tam beş ödül daha kazanmış. Bu Türkiye’de bir rekordur. Ben, ki 40 Kuşağı şairleri arasında sayılıyorum, topu topu bir buçuk ödül alabildim. Buçuk 1959’da Cemal Süreya ile paylaştığımız Yeditepe Şiir Ödülü. Bir de geçen yılın son günlerinde aldığım Sedat Simavi Ödülü. Bu ödül nedense çok önemseniyor. Ama M. C. Anday Ödülü üç bin lira verirken S. Simavi Ödülü bin beş yüz lira ödüyor. Biraz tuhaf gelmiyor mu sizlere de? Ekonomik kriz mi acaba nedeni? Bilemiyorum.

Budak’ın seçtiğim şiiri sınıfsal çelişkiyi yansıtıyor. Budak yönünden çok önemli bir bilinçlenme, gelişme bu. Kendisini kutlarım.

Cumhuriyet 17.03.2009

 

LANET OKUMA HAKKI

Kapatın kulakları sorular soracağım

Dillerinizi bileyin cevap vereceksiniz

Çeşmeden akan su hayat verirken

Niye köyler yıkan sel olur sizde

Uzanan el sanılan birer uçurumsunuz

Normal boy bir tabuta üç çocuk ölüsü koyup

Doğum günü partimize cenaze marşı olarak

Ah bu nasıl tesadüf, gelmiş bulunursunuz

Denizi tutuklamak o kadar kolay değil

Üstünde uçan martıya yeter sizin gücünüz

Klasik müzikle korna sesi eşittir

Suyun akış hızıyla taşın oturuş hızı

Her yerdesiniz ama sorarız acemice

Siren sesini aratmaz kapınızın zilleri

Yaralı bir şarkı izi gitarın gövdesinde

Korkunun çiçekleri geceleri kokuyor

Sayenizde kopuyor insan sabah olmaktan

Herkes birer Dostoyevski inişli-çıkışlı ruh

Hemingway’ın İspanya’da boğaya yenilmişi

Sayenizde efendim çıngıraklı yılanlar

Daha değer kazanıyor belgesellerde

Sayenizde ney yerine geçiyor neyzen

Bir ağaç, iki hızar, üç devriliş sol yana

Bir ırmak, iki köprü, üç çocuk cesedinden

Ne mümkün sizinle baş etmesi efendim

Derimizden bir harita çıkarıp

Yeni yollar, ülkeler bulsak ordasınız siz

Yola yolcu diken birer güzel terziydik

Yırttınız içimizdeki umut kumaşlarını

Hayatı giyme fırsatını heba ettiniz

Karanlık, bomboş, soğuk salonda

Teneke sesli sunucu sahneye davet eder

Altın Küre Ödülü’nü yine siz alırsınız

Ekmek arası bomba, kandan kızılcık şerbeti

Nasıl unuturuz sizi, ne kadar cömertsiniz

Vampir dudaktan değil boyundan öper

Her ağaç kurdunu kendisi üretirmiş

Alnımız duvar oldukça sizin çivileriniz...

ABDÜLKADİR BUDAK

Cumhuriyet 17.03.2009

 

Ayın şiiri ‘Yaprak Dökümü’

ARİF DAMAR

Ocak/2009 ayı ve bu ayı da kapsayan edebiyat dergilerinden Afrodisyas Sanat, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Alez, Arkadaş, AZ Edebiyat, Berfin Bahar, Deliler Teknesi, Dize, Eliz, Edebiyatta Üç Nokta (İkaros Yayınları), Evrensel Kültür, Forum Edebiyat, Gediz, Hayâl, H. Gösteri, Kitap-lık, Lâcivert, Mor Taka, Özgür Edebiyat, Patika, Sanat Cephesi, Sanat ve Hayat, Sincan İstasyonu (Abdülkadir Budak Sincan’da yayımlıyor.), Sözcükler, Şehir, Şiiristan, Şiirce, Şiirsaati, Taflan, Tavır, Tay, Varlık, Yasakmeyve, Yazılıkaya ve Yedi İklim dergilerinde yer alan şiirleri okudum, inceledim ve Metin Cengiz’in Kitap-lık’ta yayımlanan “Yaprak Dökümü” üç bölümden oluşan şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim.

Metin Cengiz’i yirmi yıldır tanırım. Müteveffa Enver Aytekin’in Sosyal Yayınlar yayınevinde çalışıyordu. O zamanlar bir ahbaplığımız yoktu. Asıl şair Turgat Kantürk’ün birkaç yıl çalıştırdığı Kadıköy’deki Benu-Sen içkievinde dostluğumuz başladı. 1935 Kars doğumlu olan şair, çevirmen ben Kars’tan ayrıldıktan 7 yıl sonra doğmuş. Ben altı ay kaldığım Kars’ı çok sevmiştim. Her yönden çeşitli etnik kökenli insanlar bir arada kardeşçe yaşıyorlardı. Rus kökenli Malakanlar vardı o zamanlar. Rusya’ya döndüklerini duydum, öğrendim. Acem, Kürt, tabii Türkler, Kara Papaklar, Ermenilerin evleri duruyor kendilerinden tek bir birey yoktu. Yeni bina olarak çirkin bir beton halkevi vardı. Rahmetli İsmet İnönü bir konuşma yapmak için gelmişlerdi. Kendilerini dinledim. Orada henüz DP kurulmamıştı. Caddeleri geniş, yapılar taştandı. 21 yaşındaydım. Kars Devleti Cumhurbaşkanı 120 yaşında dimdik yürüyordu. Sanıyorum bir ay kadar bağımsız bir Cumhuriyet yönetimi sürmüştü. Türkiye’mizin Cumhuriyet olması daha sonradır. İşte Metin’in Karslı olması ona yakınlığımın bir nedeniydi. Metin Cengiz’in 1996’da Behçet Necatigil ödülünü kazanan Şarkılar Kitabı’nı görmedim, okumadım. Fransızcası çok iyi sanıyorum. E. Guillevic’in dört şiir kitabını dilimize kazandırdı. Metin’in şiirlerini tanıdığımdan beri dergilerde okuyor, izliyordum. Benim öznel görüşüme göre bu şiirin çarpıcılığı yaşantısına dayanmasındandır. Devrimci bir geçmişi iki yıllık bir cezaevi konukluğu var yaşamında. Büyük laf etmiş olmayayım ama şiir yazanlar orada bir süre yattıktan sonra şair oluyorlar. Can Yücel bunun en iyi örneğidir. Can, Bir Siyasanın Şiirleri’yle şair oldu. Yani her şiir yazan şair değildir. Örneğin benden başka bilen yoktur, İsmet Bozdağ Bursa’da yaşarken 1930’lu yılların içinde çok güzel “Sen Şarkı Söylediğin Zaman” diye bir şiir yayımladı. Olağanüstü güzeldi. Ama o asla bir şair değildir. Ne laf ettim ama. İtiraz edeni Ümit Yaşar’ı okumaya mahkûm ederim. Onu şair addeden az insan yoktur, bilmez değilim. Aferin Memet bu yolda devam et. Biraz uzattım. Metin’den bundan sonra da böyle albenili şiirler bekliyoruz.

Cumhuriyet 04.03.2009

PORTRE/METİN CENGİZ

Metin Cengiz 1953 yılında Kars’ta doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Fransızca Bölümü ile İstanbul M. Üniversitesi Fransızca bölümünü bitirdi. 12 Eylül döneminde TCK’nin 141. maddesinden 2 yıl hapis yattı. Bir süre Fransızca öğretmenliği yaptı. Sonra değişik gazete ve yayınevlerinde redaktör, editör olarak çalıştı. Halen öğretmenlik ve çevirmenlik yapıyor. Pablo Neruda, Eugéne Guillevic, Jacques Prévert, Jules Laforgue, Aimé Cesaire vb. şairlerden yaptığı çeviriler kitaplaştı. “Baudelaire’den ‘Günümüze Modern Fransız Şiiri Antolojisi”ni hazırladı.

Cumhuriyet 04.03.2009

 

 

Yaprak Dökümü

1

Rüyaya benziyor yaşadığımız

Derdim hücrede sabah uyanınca

Yüzlerce savaş ve bozgun içinde

Başlardım saçma sapan bir koşuya

Kayıp bir şehir gibi görünürdü

Güneş düşümde, şehir ki gölgesi

Bardak bardak içilirdi, şehir ki,

Gün çalıp tele vururdu mahkûmlar

Günler örs gibi dövülerek geçti

Hücre bitti ama çekiç bitmedi

2

Ne çok zulüm yılı geçmiş aradan

Geçer gibi tünellerden trenler

Uzun yolları nişanlar trenler

Uzun yollar ardındadır memleket

Rüzgâr olur uzak en küçük haber

Böyle demir çelikleşir beraber

Ölüm ki terkidir dostların bizi

Ölümdür bir komünist cumhuriyet

Yüreğimde rayların iniltisi

Yüreğim sisi aşk denen illetin

3

Nice günler görmüş bir ulu dağım

Rüzgâr değil dört yanımdan çöl eser

Geçtiğim yol hiçliğin uğultusu

Şimdi kafaya bir kurşun sıkmak var

Bir de yaşamak kavim kardeş için

Şimşek gibi çarpsa da gelen yıllar

Aslolan hayat diyor gelen sesler

Kulağa hoş davul zurna sesidir

METİN CENGİZ

Cumhuriyet 04.03.2009

 

 

 

 

Ayın şiiri Yılmaz Gruda’dan...

ARİF DAMAR

Kasım 2006 ve bu ayı da kapsayan edebiyat dergilerinden: Afrodisyas Sanat, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Andız, Alaz, AZ Edebiyat, Berfin Bahar, Denizsuyu Kâsesi, Deliler Teknesi, Dize, Edebiyatta Üç Nokta, Evrensel Kültür, Forum Edebiyat, Gediz, Hayâl, Kertenkele, Kitap-lık, Lâcivert, Mor Taka, Özgür Edebiyat, Patika, Sanat Cephesi, Sanat ve Hayat, Sözcükler, Sincan İstasyonu, Şarköy Sanat, Şehir, Şiirsaati, Tavır, Tay, Yasakmeyve, Yazılıkaya ve Yedi iklim dergilerinde yayımlanan şiirleri okudum ve inceledim.

Ve sonunda Berfin Bahar dergisinde yer alan Yılmaz Gruda’nın “Reklamcı (Doğ. m.ö. 829)” adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim. Yılmaz Gruda bilindiği gibi şairliğinin yanı sıra aktördür (oyuncu) aynı zamanda. Yılmaz’ı ben Ankara’da yaşadığım yıllarda tanıdım. Yıl 1945 ya da 46 olabilir. Ahmet Oktay’la yakın arkadaştılar. Ben 20-21, onlar benden 8 yaş küçük olduklarına göre 12, 13, bilemedin 14 yaşlarında çocuklardı. O yaşlarda bu yaş farkı çok önemli oluyor. Olgunluk yaşından sonra bu fark önemini yitiriyor. Daha sonraları önemi kalmıyor, önemini yitiriyor. Aradan bir on yıl kadar geçince ikisi de İstanbul’a göçtüler. Yılmaz’ı daha az ama Ahmet Oktay’ı daha çok görüyordum.

Yılmaz’ın aktörlüğü İstanbul’a geldikten sonradır. Ahmet kendini bütünüyle edebiyata verdi. Yılmaz daha seyrek şiir yayımlıyordu. Yalnız birkaç yıl önce bir şiir kitabıyla Yunus Nadi Ödülü’nü aldığını anımsıyorum. İkisi de toplumcu şiir anlayışını paylaşıyorlardı. Ahmet Oktay şiirini daha bir geliştirdi. İnceltti. İkinci Yeni’ci olmadı ama o anlayışı göz önünde tuttu. Yılmaz’ın bir yandan aktörlük çalışmaları çok zamanını aldığından şiir konusunda fazla çaba gösteremedi. Fakat benim seçtiğim ve okuduğunuz bu şiir ödül alan kitabındaki şiirlerin çok üstünde. İşte bu şiirini ben çok sevdim, çok beğendim.

Görüldüğü gibi çok güzel, üstünde çok çalışılmış bir şiir, kapitalizmin açık eleştirisi. Yazılması gerekli, fakat neden hiç yazılmayan, özlemini çektiğimiz, devrimci bir şiir. Gönül isterdi ki bu ya da benzeri bir şiiri genç bir şair yazsaydı. Ne yazık ki yaşı 70’i aşmış bir şair Yılmaz Gruda yazdı. Eski dostumu kutluyorum.

Cumhuriyet 29.12.2008

 

PORTRE/YILMAZ GRUDA

Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, şair, oyun yazarı, çevirmen Yılmaz Gruda’nın şiirleri, 1950’li yıllarda çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladı.Tiyatrocu ve sinema oyuncusu olarak bugüne dek sanat yaşamını sürdüren Gruda, aynı zamanda Attila İlhan ile beraber Mavi hareketini yaratan şairlerdendir. Gruda, gazetemizin düzenlediği Yunus Nadi Ödülleri’nde 2003’te Marathon “Bir Uzun Koşu” ile şiir ödülünü, 1999’da ‘Çerçi Zeus’ ile “Behçet Aysan Şiir Ödülü”nü aldı.

Cumhuriyet 29.12.2008

 

REKLAMCI (Doğ. m.ö. 829)

 

Direnme

ne diyorsam: ‘evet!’ de

korkunçtur öfkesi para’nın

“ezin!” dedi mi

taun vurur, vurur açlık, yıkım

mağması yüze döner yedi kat yerin

ey yazgısı tüketici olan

direnme, tut ellerimi

para’nın aracı oğluyum ben

tuttun mu

bilmezsin nedir karanlık

(bırak ulus çırpınan uzun abdalı

bırak yansın kendi âteşinde!)

arkaik bir deyim artık sınırlar

usa aykırı, çağda ters

(...)

direnme boşuna

denizin gelgitleri bile elinde

şimşek onun, fırtına ondan

yağmur onunla

elektroniğin çarı o

direnme artık

ya iktidarı satın alır

ya yeni bir iktidar

“evet” de: cennet!

Sunu:

Duyur musun ey ulu para

sürüyor kutsal görevim

yine iniyor yırtarak toprağın etini

iniyor uzun suları

bir kırbaç gibi çarparak suratına

ülkelerin

iniyor tüketim kültüyle

yoğurarak insanoğulunu

sana yeni sunaklar yaratmak için

altın ve füzyon halinde!

(-çek’i yine zürih’e!)

 

Cumhuriyet 29.12.2008

 

Ayın şiiri Sarıoğlu’dan

ARİF DAMAR

Haziran 2008 ayı edebiyat dergilerinden; Airodisyas Sanat, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Andız, Alaz, Aşkar, AZ Edebiyat, Berfin Bahar, Dramaffon, Dize, Evrensel Kültür, Edebiyat ve Eleştiri, Formum Edebiyat, Gediz, H. Gösteri, Hayal, Kertenkele, Kitap-lık, Kum, Lâcivert, Sanat Cephesi, Sincan İstasyonu, Sonra, Sözcükler, Şehir, Tavır, Tay, Edebiyatta Üç Nokta, Varlık, Yasakmeyve, Yedi İklim’de yer alan şiirleri okudum, inceledim. Yasakmeyve dergisinde yayımlanan Sezai Sarıoğlu’nun “Ah Min’el Hatır” adlı 10 bölümden oluşan uzun ve büyük şiirini (çalışmasını) Ayın Şiiri olarak değerlendirdim. Görüldüğü gibi Sezai şiirini edip Cansever’in Fethi Naci için yazdığı bir şiirin bir bölümün aktarılması ile sunuyor. Yukarıda da söylediğim gibi 10 bölümlük şiir dergisinin 5 sayfasını silme kaplıyor. Açıkça görüleceği gibi bu büyük şiir uzun bir çalışmanın, çabanın başarılı bir ürünüdür. Edebiyat çevrelerinince bilindiği gibi ünlü eleştirmen Fethi Naci son birkaç yıldır maalesef pek iyiye doğru gelişmeyen bir sayrılığın pençesindedir. Yakın zamana kadar değerli eşi Lâle Hanım’ın refakatinde ünlü Cuma toplantılarına katılıyordu. Şimdilerde ne yazık ki canı çekmiyor, evden çıkmak istemiyormuş. İşte Sezai Sarıoğlu da Naci’nin bu durumundan derinden duyduğu keder ve üzüntüyü dile getiriyor. Şiiri her okuyan da aynı üzüntüyü derinden duyacak, kederlenecektir. Kuşkusuz özellikle dostları, geniş okur kitleleri ve memleketteki yani Giresun’daki arkadaşları, akrabaları, Naci’nin değerini bilen Giresun halkı. Ataç’ın yitiminden sonra Fethi Naci onun bıraktığı boşluğu elinden geldiğince doldurmaya çalıştı. Şimdi Naci’nin kalemi sustu. Artık taşıdığı ağır yük ve sorumluğu Semih Gümüş yüklenecek görünüyor. Kardeşim Lâle’ye telefon edip Sezai Sarıoğlu’nun şiirini okumasını ve Naci arkadaşımıza da dinletmesini önerdim. Daha önce de yazmış, söylemiştim, değeri toplumca onaylanmış kişileri yaşarken onurlandırmalıyız. Ama bizde ne yazık böyle olmuyor. Cemal Süreya’ya Dr. İhsan Ünlüer’e yitip gittiklerinden sonra yaşadığı sokakların adları verildi.

Tek istisna Dağlarca’ya (O da yaşı 90’a dayanınca) yaşadığı kısa sokağa adı verildi. İstanbul için konuşuyorum. Örneğin İzmir’e bunun güzel örnekleri var. Yıllardır İlhan Berk’in Bodrum’da oturduğu Şalvarağa Sokağı’na adının verilmesi için yetkili kimselere rica üstüne ricada bulundum. Maalesef şimdiye dek bir sonuç vermedi. Ama Zeki Müren Caddesi var. düşünebiliyor musunuz? Zeki Müren, İlhan Berk. İnsanın kolları iki yana düşüyor. On yıllarca Nâzım Hikmet’e kan kusturan yetkin (!) insanlardan ne beklenir ki!.. (Not: Şiir çok uzun olduğundan yalnızca ilk bölümüne yer verebiliyoruz.)

Cumhuriyet 04.08.2008

 

PORTRE/ SEZAİ SARIOĞLU

Sezai Sarıoğlu, 1950 Ordu, Ünye’de doğdu. 1979 yılına kadar öğretmenlik yaptı. 1983-88 yılları arasında çeşitli cezaevlerinde tutuklu kaldı. Yeni Öncü dergisinin yayın kurulundan sonra Özgür Gündem gazetesinde çalıştı. Pencere Yayınları’ndan ‘Terspektifler’ isimli denemeleri, Çiviyazıları’ndan ‘Doğusu-Batısı Olmayan Sözcükler’ isimli ÇGH ve Musa Anter Ödülü alan söyleşi ve denemeleri yayımlandı. Sombahar, Ludingirra isimli dergilerde şiir üzerine yazıları ve şiirleri yayımlandı. Bir ara Öküz dergisinde ‘Şehir Aşkiyasi’ adıyla yazılar yazdı. Söz ve V Özgürlük dergilerinde çalıştı. Yurtiçinde ve değişik Avrupa ülkelerinde ‘Annemin Şarkı Sandığı’ isimli anlatı-dinletiler yaptı. ÖDP kurucularından olan Sarıoğlu, bir dönem parti meclisi üyeliği yaptı.

Eserleri: Nar Taneleri Gayriresmi Portreler(2001), Doğusu Batısı Olmayan Sözcükler(1996), Terspektifler(1994).

Cumhuriyet 04.08.2008

 

Ah Min’el Hatır

“.... / Günbatımı! / Günbatımı! yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun diliyle / Kolumu tutuyor Fethi Naci, şu manzaraya bak, diyor / Tam Galata Köprüsü’nün üstünde / Diyor ya, biz alıştık, yüreklerimize bakıyoruz gene de / Uykusuz gecelerimize bakıyoruz: onurun uykusuzluğu / Susturulmanın / Ve günbatımında leylek sürüsü / Hüzünlü bir görüntüyü akıtıyorlar Naci’nin yüzüne / Kırılmak ama birlikte / Birlikte, ama kırılmamak / Ve sanki kalplerimiz her yanı dökülen bir otobüste / Öyle/./ ”

(Edip Cansever, “Dostlar”, Fethi Naci’ye)

I.

günün hülasası şuydu sanki;

hatırın emri, hatıranın kavliyle giresun’dan

gülcemal vapuruyla seyrüsefer yapıldı

dünyada söz fazlalığı, öz azlığı vardı

dışlarından oluşan çoğunluklar

içlerinden oluşan azınlıklar geçildi

hevesnefes kerasuslu naci amca’ya gidildi,

su’suz ve uykusuz kitapların huzurunda

ikindi bir vakte kadar söz-söze gelindi

göz ve gönül ucuyla sorulara aracılık edildi

sahafa düşmüş tıpkıbasım eleştirmendi sanki

suçsuz sular içen ötümlü kuşların derdi anlaşıldı

noktası noksan hattın iması ve imlası anlaşıldı

beni eleştirilerim unutkan yaptı, demeye getiren

naci abi’nin yüz sorulu derdi anlaşılamadı

Sezai Sarıoğlu

Cumhuriyet 04.08.2008

TÜRK EDEBİYATI İÇİN BİR TAKVİM ÇALIŞMASI TASLAĞI*/ ALİ ŞAHİN

30/3/2009 · Kategori: Edebiyat Arastirmalari

TÜRK EDEBİYATI İÇİN BİR TAKVİM ÇALIŞMASI TASLAĞI*
ALİ ŞAHİN
____________________________________________


EDEBİYAT TAKVİMİ / OCAK
______________________

2 OCAK -1852 Abdülhak Hamit Tarhan doğdu.
2 OCAK -1980 Mustafa Nihat Özön öldü.
2 OCAK -1981 Eflatun Cem Güney öldü.
3 OCAK -1501 Ali Şir Nevai öldü.
3 OCAK -1799 Şeyh Galip doğdu.
4 OCAK -1927 Süleyman Nazif öldü.
5 OCAK -1975 Arif Nihat Asya öldü.
5 OCAK -1983 Ressam Ibrahim Safi öldü.
8 OCAK -1967 İlhan Tarus öldü.
8 OCAK -1979 Vehbi Cem Aşkun öldü.
9 OCAK -1945 Osman Cemal Kaygılı öldü.
9 OCAK -1964 Halide Edip Adıvar öldü.
9 OCAK -1990 Cemal Süreya (Seber) öldü.
10 OCAK -1635 Nevizade Atayi öldü.
11 OCAK - 1995 Onat Kutlar öldürüldü.
12 OCAK - 1900 Abdülbaki Gölpınarlı doğdu.
13 OCAK -1973 Sabahattin Eyüboğlu öldü.
14 OCAK -1944 Mehmet Emin Yurdakul öldü.
14 OCAK -1987 Film yapımcısı ve yönetmeni Turgut Demirağ öldü.
17 OCAK -1954 İsmail Habib Sevük öldü.
17 OCAK -1957 Edip Ayel öldü.
17 OCAK -1983 Tiyatro sanatçısı Melahat Içli öldü.
18 OCAK -1960 Nahit Sırrı Örik öldü.
22 OCAK -1983 Yazar Kemal Bilbaşar öldü.
24 OCAK -1993 Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu bir suikast sonucu öldürüldü.
25 OCAK -1962 Ahmet Hamdi Tanpınar öldü.
26 OCAK -1912 Mehmet Celal öldü.
27 OCAK -1635 Nef’i öldü.
27 OCAK -1913 Ebüzziya Tevfik öldü.
28 OCAK -1953 Neyzen Tevfik öldü.
28 OCAK -1981 Şair Özdemir Asaf öldü.
28 OCAK -1989 Tiyatro sanatçısı Gürbüz Bora öldü.
29 OCAK -1957 Ziya Osman Saba öldü.
31 OCAK -1914 Recaizade Mahmud Ekrem öldü.


EDEBİYAT TAKVİMİ / ŞUBAT
______________________

08 Şubat 2001 Ahmet Kabaklı öldü.
13 Subat 1934Cenap Şahabettin öldü.
13 Şubat 1993İhsan Ozanoğlı öldü.
23 Şubat 1971Halit Fahri Ozansoy öldü.
24 Şubat 1946Ömer Bedrettin Uşaklı öldü.
24 Şubat 1978Cahit Öztelli öldü.
25 Şubat 1495Cem Sultan öldü.
26 Şubat 1961Hasan Ali Yücel öldü.
27 Şubat 1644 Seyhülislam Yahya öldü.
27 Şubat 1945 Hüseyin Siret Özsever öldü.
28 Şubat 1884 Ömer Seyfettin doğdu.


EDEBİYAT TAKVİMİ / MART
______________________

01 MART -1874 Recaizade Ekrem doğdu.
01 MART -1982 Erol Toy'un "Aydınımız, İnsanımız, Devletimiz" adlı kitabı yasaklandı.
01 MART -1985 A. Kadir öldü.
02 MART -1944 Edip Cansever'in yayımlanan ilk şiiri, İstanbul dergisinde.
04 MART -1995 Şair ve sinema yazarı Mustafa Irgat öldü. Aktör ve şair Cahit Irgat ile yazar, çevirmen ve İngiliz edebiyatı "duayen"imiz Mîna Urgan'ın oğluydu.
06 MART -1920 Ömer Seyfettin öldü.
06 MART -1935 Tarihçi İbnürrefik Ahmet Nuri (Sekizinci) öldü.
06 MART -1948 Şair Kemalettin (Kâmi) Kamu öldü.
06 MART -1986 Sinema ve tiyatro sanatçısı Gülistan Güzey öldü.
06 MART -1986 Organizatör Egemen Bostancı öldü.
06 MART -1987 6 Mart 1988 : Ses sanatçısı Mediha Demirkıran öldü
06 MART -1989 Şarkı sözü yazarı ve şovmen Fecri Ebcioğlu öldü.
08 MART -1944 Hüseyin Rahmi Gürpınar öldü.
08 MART -1986 Edebiyat Fükültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü emekli öğretim üyesi Prof.Dr.Mehmet Kaplan öldü.
08 MART -1986 "Barış Derneği" davasında tutuklu olan Dr.Erdal Atabek, gazeteci Ali Sirmen, Hüseyin Baş, yönetmen Ali Taygun, ressam Orhan Taylan ve mühendis Ergun Elgün tahliye oldular.
09 MART -1967 Vâlâ Nurettin, Vâ:Nû öldü.
11 MART -1892 Enis Behiç Koryürek doğdu.
11 MART -1962 Yusuf Ziya Ortaç öldü.
11 MART -1994 Ionesco öldü.
13 MART -1970 Adalet Cimcoz öldü.
14 MART -1604 Kınalızade Hasan Çelebi öldü.
14 MART -1883 Karl Marx öldü.
14 MART -1941 Şair Metin Altıok doğdu.
15 MART -1971 Cevat Fehmi Başkut öldü.
15 MART -1981 Yaşar Nabi Nayır öldü.
16 MART -1694 Mutasavvıf şair Niyazi:i Mısri öldü
16 MART -1989 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü "Dışarıda Kötülük Vardı" adlı öyküsüyle Kürşat Başar, Ceyhun Atıf Kansu Şiir Ödülü'nü ise "Peryavşan" adlı kitabıyla Müslim Çelik kazandı.
17 MART -1509 Şair Necati Bey öldü.
17 MART -1978 Ceyhun Atuf Kansu öldü
17 MART -1993 Gazeteciler Cemiyeti'nin 25 yıl aralıksız başkanlığını yapan gazeteci, eski kontenjan senatorü Beyhan Cenkçi öldü.
18 MART -1892 Ruşen Eşref Ünaydın doğdu.
18 MART -1981 Film yıldızı Cahide Sonku öldü.
19 MART -1984 Yazar Kerime Nadir öldü.
19 MART -1988 1'inci Ankara Film Şenliği'nin "ilk filmler" yarışmasında Orhan Oğuz'un "Herşeye Rağmen" filmi birinci oldu.
20 MART -1828 Henrik Ibsen doğdu.
20 MART -1971 Falih Rıfkı Atay öldü.
21 MART -1942 Hüseyin Suat Yalçın öldü.
21 MART -1973 Âşık Veysel öldü.
22 MART -1832 Goethe öldü.
22 MART -1988 İstanbul 2'nci Asliye Ceza Mahkemesi, Henry Miller'in "Oğlak Dönencesi" ve Ahmet Altan'ın "Sudaki Iz" romanlarının toplatım ve imhasına karar verdi.
23 MART -1842 Stendhal öldü.
23 MART -1876 Ziya Gökalp doğdu.
24 MART -1901 İsmail Safa öldü.
24 MART -1962 Behiç Ak doğdu.
25 MART -1611 Evliya Çelebi doğdu.
27 MART -1889 Yakup Kadri Karaosmanoğlu doğdu.
27 MART -1945 Halit Ziya Uşaklıgil öldü.
27 MART -1986 Ressam İhap Hulusi Görey öldü.
29 MART -1868 Maksim Gorki doğdu.
29 MART -1883 Memduh Şevket Esendal doğdu.
29 MART -1966 Aptullah Ziya Kozanoğlu öldü.
29 MART -1984 İlhami Bekir Tez öldü.
29 MART -1984 Gazeteci Ömer Sami Coşar öldü.
29 MART -1988 Şair Emin Ülgener öldü.
30 MART -1956 Mithat Cemal Kuntay öldü.
31 MART -1809 Nikolay Vasilyeviç Gogol doğdu.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE/ NİSAN
___________________________

01 NİSAN -1918 Şair Nigâr Hanım öldü.
01 nNİSAN -1978 Eğitimci yazar Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu öldü.
01 NİSAN -1984 Vecdi Seyhun öldü
02 NİSAN -1840 Emile Zola doğdu.
02 NİSAN -1891 Ahmet Vefik Paşa öldü.
02 NİSAN -1948 Sabahattin Ali öldürüldü.
02 NİSAN -1985 Behiç Duygulu öldü.
07 NİSAN -1600 Baki öldü.
07 NİSAN -1770 William Wordsworth doğdu.
08 NİSAN -1763 Ragıp Paşa öldü.
09 NİSAN -1821 Charles Baudelaire doğdu.
09 NİSAN -1985 Gazeteci-yazar, Vedat Nedim Tör öldü.
09 NİSAN -1985 Tiyatro ve sinema sanatçısı Şaziye Moral öldü.
09 NİSAN -1988 Şevket Rado öldü.
09 NİSAN -1993 Tercüman gazetesi sahibi Kemal Ilıcak öldü.
10 NİSAN -1988 Yayıncı Şevket Rado öldü.
11 NİSAN -1980 Yazar Ümit Kaftancıoğlu öldürüldü.
11 NİSAN -1989 Oyuncu, ozan, senaryo yazarı ve yönetmen Orhon Murat Arıburnu öldü.
12 NİSAN -1712 Şair Nabi öldü.
12 NİSAN -1937 Abdülhak Hamit Tarhan öldü.
12 NİSAN -1967 İsmail Hami Danişmend öldü.
13 NİSAN -1893 Muallim Naci öldü.
13 NİSAN -1896 Mustafa Nihat Özön doğdu.
13 NİSAN -1914 Orhan Veli Kanık doğdu.
13 NİSAN -1942 Ataol Behramoğlu doğdu.
15 NİSAN -1945 Pınar Kür doğdu.
15 NİSAN -1980 Jean Paul Sartre öldü.
15 NİSAN -1981 Mizah yazarı Süavi Süalp öldü.
16 NİSAN -1916 Behçet Necatigil doğdu.
16 NİSAN -1988 "Madaralı Roman Ödülü" nü "Turnalar" adlı romanıyla Öner Yağcı aldı.
17 NİSAN -1790 Benjamin Franklin öldü.
17 NİSAN -1981 Besteci Şekip Ayhan Özışık öldü.
18 NİSAN -1980 Suut Kemal Yetkin öldü.
18 NİSAN -1988 Şair Oktay Rifat öldü.
19 NİSAN -1993 Şair, öykü yazarı Sabahattin Kudret Aksal öldü.
19 NİSAN -1993 Sabahattin Kudret Aksal öldü.
20 NİSAN -1923 Oktay Akbal doğdu.
21 NİSAN -1973 Kemal Tahir öldü.
21 NİSAN -1984 Gazeteci Sadık Atmaca (Arap Sadık) öldü.
22 NİSAN -1986 Gazeteci Hayri Alpar öldü..
24 NİSAN -1986 Gazeteci-çevirmen Aydın Emeç öldü.
25 NİSAN -1946 Sadettin Nüzhet Ergun öldü
25 NİSAN -1976 Şevket Süreyya Aydemir öldü.
26 NİSAN -1936 Sami Paşazade Sezai öldü.
27 NİSAN -1981 Türk Müziği sanatçısı Münir Nurettin Selçuk öldü.
29 NİSAN -1908 Sümbülzade Vehbi öldü.
29 NİSAN -1988 Gazeteci-yazar Ertuğrul Soysal öldü.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE/ MAYIS
__________________________

03.05.1963 Abdülhak Şinasi Hisar öldü.
05.05.1895 Mahmut Yesari doğdu.
11.05.1954 Sait Faik Abasıyanık öldü.
16.05.1952 Memduh Şevket Esendal öldü.
17.05.1880 Ziya Paşa öldü.
17.05.1957 Nurullah Ataç öldü.
19.05.1927 Ahmet Hikmet Müftüoğlu öldü.
20.05.1878 Ali Suavi öldü.
23.05.1943 Kenan Hulusi Koray öldü.
24.05.1957 İbnülemin Mahmut Kemal İnal öldü.
24.05.1973 Selahattin Batu öldü.
25.05.1895 Cevdet Paşa öldü.
25.05.1983 Necip Fazıl Kısakürek öldü.
26.05.1905 Necip Fazıl Kısakürek doğdu.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE / HAZİRAN
____________________________

1 Haziran 1826 Şaire Adile Sultan doğdu.
2 Haziran 1970 Orhan Kemal öldü.
2 Haziran 1991 Ahmed Arif öldü.
3 Haziran 1870 Ahmet Hikmet Müftüoğlu doğdu
3 Haziran 1963 Nâzım Hikmet öldü.
4 Haziran 1933 Ahmet Haşim öldü.
5 Haziran 1871 Aktör ve şair Cahit Irgat öldü.
5 Haziran 1947 Ebubekir Hazım Tepeyran öldü
7 Haziran 1979 Oğuz Özdeş öldü
8 Haziran 1986 Gazeteci ve yazar Hasan Refik Ertuğ öldü.
8 Haziran 1987 Şair Cahit Zarifoğlu öldü.
10 Haziran 1966 Hamdullah Suphi Tanrıöver öldü.
10 Haziran 1984 Halide Nusret Zorlutuna öldü
11 Haziran 1942 Selahattin Enis öldü.
13 Haziran 1987 Cemil Meriç öldü.
15 Haziran 1961 Peyami Safa öldü.
15 Haziran 1966 İzzet Melih Devrim öldü.
18 Haziran 1982 Gazeteci Ülkü Arman öldü.
19 Haziran 1973 Halkbilimci Tahir Alangu öldü.
20 Haziran 1989 Hasan İzzettin Dinamo öldü.
20 Haziran 1997 Şair Cahit Külebi öldü.
21 Haziran 1980 Ahmet Muhip Dıranas öldü.
23 Haziran 1901 Ahmet Hamdi Tanpınar doğdu.
24 Haziran 1599 Şair Nev'i öldü.
27 Haziran 1921 Yusuf Atılgan doğdu.
28 Haziran 1952 Enis Batur doğdu.
28 Haziran 1966 Fuat Köprülü öldü.
29 Haziran 1989 Tahsin Saraç öldü.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE / TEMMUZ
___________________________

1 Temmuz 1904 Kamus-ı Türkî ve Kamusü'l Âlâm yazarı Şemsettin Sami öldü.
1 Temmuz 1955 Halide Edip Adıvar'ın kocası Dr. Adnan Adıvar öldü.
1 Temmuz 1993 Pir Sultan Abdal Kültür ve Sanat etkinlikleri için Sivas'da bulunan Aziz Nesin'in bir gün önce yaptığı konuşma üzerine Cuma Namazı'ndan çıkan bazı gruplar slogan atıp, yürüyüşe geçerek vilayet önünde toplandılar. Aziz Nesin ve arkadaşlarının Madımak Oteline geldiği haberini alan 10 bini aşkın gösterici otelin önünde toplanınca, güvenlik kuvvetleri kalabalığı dağıtmak için havaya ateş açtı. Bu sırada bazı kişiler otelin önünde bulunan araçları yaktılar ve otelin girişini benzin dökerek ateşe verdiler. Otelde bulunanlardan 36'sını dumandan boğularak öldü. Olaylarda 14'ü polis 60 kişi yaralandı. 35 kişi gözaltına alındı. Ölenler arasında eleştirmen Asım Bezirci, şair Behçet Safa Aysan, ozan Hasret Gültekin ve Nesimi Çimen'inde bulunduğu belirlendi. Kentte sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
2 Temmuz 1904 Anton Çehov öldü.
2 Temmuz 1980 Edebiyat tarihçisi Mehmet Behçet Yazar öldü.
3 Temmuz 1946 Muzaffer Tayyip Uslu
3 Temmuz 1972 Hasan Âli Ediz öldü.
5 Temmuz 1995 Aziz Nesin öldü.
6 Temmuz 1987 Prof. Dr. İdris Küçükömer öldü.
7 Temmuz 1975 Reşat Ekrem Koçu öldü.
7 Temmuz 1993 Şair ve yazar Rıfat Ilgaz öldü.
7 Temmuz 1993 Rıfat Ilgaz öldü.
8 Temmuz 1621 La Fontaine doğdu.
8 Temmuz 1981 E Yayınları'nın kurucusu Cengiz Tuncer öldü.
10 Temmuz 1992 "Yedi Meşaleciler"in sonuncusu, şair, eleştirmen ve edebiyat tarihçisi Cevdet Kudret öldü.
11 Temmuz 1978 Eleştirmen ve çevirmen Bedrettin Cömert öldürüldü.
13 Temmuz 1959 Ekrem Reşit Rey öldü.
13 Temmuz 1986 Gazeteci ve yazar Mehmet Şeyda Çeliker öldü.
13 Temmuz 1986 Öykü ve roman yazarı Mehmet Seyda öldü.
14 Temmuz 1944 Ruhi Su Ankara Halkevi'nde ilk "Türküler Resitali"ni verdi.
14 Temmuz 1995 Roman, öykü ve deneme yazarı, çevirmen Bilge Karasu öldü.
15 Temmuz 1933 Yaşar Nabi (Nayır) Varlık'ın ilk sayısını çıkardı.
15 Temmuz 1977 Romancı Esat Mahmut Karakurt öldü.
15 Temmuz 1983 Sinema ve tiyatro sanatçısı, yazarı Ahmet Üstel öldü.
17 Temmuz 1790 Adam Smith öldü.
17 Temmuz 1961 Vasfi Mahir Kocatürk öldü.
18 Temmuz 1965 Refik Halit Karay öldü.
20 Temmuz 1959 Oyun yazarı Musahipzade Celal öldü.
22 Temmuz 1983 Mithat Sadullah Sander ile Şükûfe Nihal'in oğlu, Sander Kitabevi ve Sander Yayınları'nın kurucusu Necdet Sander öldü.
22 Temmuz 1987 Gazeteci Örsan Öymen öldü.
23 Temmuz 1908 Behçet Kemal Çağlar doğdu.
23 Temmuz 1925 Arif Damar doğdu.
23 Temmuz 1967 Ahmet Kutsi Tecer öldü.
23 Temmuz 1972 Fosforlu Cevriye'nin yazarı Suat Derviş öldü.
24 Temmuz 1802 Baba Alexandre Dumas doğdu.
24 Temmuz 1989 Ressam Cevat Dereli öldü.
25 Temmuz 1929 Safveti Ziya öldü.
25 Temmuz 1974 Oyun yazarı İsmet Küntay öldü.
27 Temmuz 1984 Şair İbrahim Zeki Burdurlu öldü.
27 Temmuz 1989 Gazeteci-yazar Nimet Arzık öldü.
28 Temmuz 1986 Oyun yazarı Sadık Şendil öldü.
29 Temmuz 1983 Tiyatro sanatçısı Mürüvvet Sim öldü.
29 Temmuz 1983 Opera sanatçısı Özcan Sergen öldü.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE / AĞUSTOS
____________________________

4 Ağustos 1993 Ressam Sabir Berkel öldü.
5 Ağustos 1850 Guy de Maupassant doğdu.
5 Ağustos 1991 Orhan Hançerlioğlu öldü.
6 Ağustos 1893 Nabizade Nazım öldü.
8 Ağustos 1918 "Pardayanlar" dizisinin yazarı Michel Zevaco öldü.
8 Ağustos 1928 Edip Cansever doğdu.
8 Ağustos 1985 Abdülkadir Bulut öldü.
11 Ağustos 1989 Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı gazeteci Rafet Genç öldü.
12 Ağustos 1999 Can Yücel öldü.
14 Ağustos 1956 Şair, oyun yazarı ve tiyatro kuramcısı Bertolt Brecht öldü.
14 Ağustos 1974 Nihad Sami Banarlı öldü.
14 Ağustos 1988 Cumhuriyet Gazetesi Yazıişleri eski müdürlerinden Kayhan Sağlamer öldü.
15 Ağustos 1938 Romancı Ayla Kutlu Antakya'da doğdu.
16 Ağustos 1945 Romancı Mahmut Yesari öldü.
16 Ağustos 1993 Felsefeci Macit Gökberk öldü.
17 Ağustos 1864 Hüseyin Rahmi Gürpınar doğdu.
17 Ağustos 1968 Necmettin Halil Onan öldü.
18 Ağustos 1850 Balzac, Paris'te Fortunee Sokağı'ndaki (bugün Balzac Sokağı) konağında öldü.
18 Ağustos 1984 Tarih profesörü İbrahim Kafesoğlu öldü.
19 Ağustos 1915 Tevfik Fikret öldü.
20 Ağustos 1979 Şair Ömer Faruk Toprak öldü.
21 Ağustos 1992 Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu öldü.
21 Ağustos 1972 Orhan Seyfi Orhon öldü.
22 Ağustos 1920 Bilimkurgu yazarı Isaac Asimov Rusya'da Petroviçi'de doğdu.
22 Ağustos 1985 Turgut Uyar öldü.
22 Ağustos 1989 Gazeteci yazar Afıf Yesari öldü.
23 Ağustos 1896 Nurullah Ataç doğdu
25 Ağustos 1982 Abdülbaki Gölpınarlı öldü.
25 Ağustos 1982 Sinema ve tiyatro sanatçısı Muazzez Arca öldü.
27 Ağustos 1770 Georg Wilhelm Friedrich Hegel doğdu.
27 Ağustos 1937 Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bolayır öldü.
28 Ağustos 1749 Goethe doğdu.
28 Ağustos 1993 Ressam Ali Avni Çelebi öldü.
28 Ağustos 1993 Yönetmen ve yazar Oben Güney öldü.
30 Ağustos 1993 Türk Sanat Müziği Sanatçısı Taner Şener öldü.
31 Ağustos 1867 Charles Baudelaire, Paris'te 46 yaşında öldü.
31 Ağustos 1873 Ahmed Resmi Efendi öldü.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE / EYLÜL
_________________________

1 Eylül 1904 Abdullah Cevdet İçtihad'ın ilk sayısını çıkardı.
2 Eylül 1907 Pertev Naili Boratav doğdu.
4 Eylül 1990 Turan Dursun öldürüldü.
5 Eylül 1905 Arthur Koestler Budapeşte'de doğdu.
5 Eylül 1993 Hikaye ve roman yazarı Samim Kocagöz öldü.
6 Eylül 1982 Yazar ve çevirmen Azra Erhat öldü.
8 Eylül 1974 Celâl Sılay öldü.
9 Eylül 1828 Tolstoy doğdu.
9 Eylül 1869 Abdullah Cevdet doğdu.
9 Eylül 1984 Yılmaz Güney Paris'te kanserden öldü.
10 Eylül 1985 Tiyatro ve sinema sanatçısı Erkan Yücel öldü.
13 Eylül 1592 Montaigne ünlü Denemeler'inin yeni baskısını hazırlarken öldü
13 Eylül 1871 Gazeteci Şinasi, Babıali yakınlarında hem matbaa hem ev olarak kullandığı bir odada, sözlüğünü tamamlamaya uğraşırken, yakalandığı beyin hastalığından kurtulamayarak öldü.
14 Eylül 1321 Dante, İlahi Komedya'nın son bölümü "Cennet"i bitirdikten birkaç saat sonra, sıtmadan öldü. 56 yaşındaydı.
15 Eylül 1901 Kemalettin Kamu doğdu.
15 Eylül 1914 Orhan Kemal doğdu.
15 Eylül 1972 Baki Süha Ediboğlu öldü.
18 Eylül 1993 Türk Halk Müziği ustalarından Nida Tüfekçi öldü.
20 Eylül 1985 Türk Halk Müziği yorumcusu Ruhi Su öldü.
21 Eylül 1932 Ahmet Rasim öldü.
21 Eylül 1959 Ruşen Eşref Ünaydın öldü
21 Eylül 1975 Bedri Rahmi Eyüboğlu öldü.
22 Eylül 1890 Çingeneler'in yazarı Osman Cemal Kaygılı doğdu.
24 Eylül 1973 Şukufe Nihal öldü.
25 Eylül 1897 William Faulkner doğdu.
26 Eylül Dil Bayramı
26 Eylül 1888 T.S. Eliot doğdu.
28 Eylül 1917 Süleyman Nesip öldü.
29 Eylül 1547 Cervantes doğdu.
29 Eylül 1883 Celal Sahir Erozan doğdu.
30 Eylül 1207 Mevlana Celaleddin Rumi doğdu.
30 Eylül 1936 Sevgi Soysal doğdu.
30 Eylül 1978 Ali Nihat Tarlan öldü.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE / EKİM
________________________

01 Ekim 1950 Faik Ali Ozansoy öldü
01 Ekim 1964 Safiye Erol öldü.
03 Ekim 1984 Yazar Muazzez Tahsin Berkant öldü.
03 Ekim 1993 Barış Derneği Başkanı Mahmut Dikerdem öldü
04 Ekim 1910 Cahit Sıtkı Tarancı doğdu
06 Ekim 1657 Kâtip Çelebi öldü.
06 Ekim 1968 Sabri Esat Siyavuşgil öldü.
07 Ekim 1849 Edgar Allan Poe, Baltimore'da bir hastanede 40 yaşında öldü.
09 Ekim 1989 Yusuf Atılgan öldü
11 Ekim 1985 Şair Metin Eloğlu öldü.
11 Ekim 1987 Kapatılan TİP'in Genel Başkanı Behice Boran Belçika'da öldü.
12 Ekim 1982 Aktör Yıldırım Önal öldü.
13 Ekim 1956 Cahit Sıtkı Tarancı öldü
13 Ekim 1973 Halikarnas Balıkçısı öldü.
14 Ekim 1969 Şair Mustafa Seyit Sutüven öldü
14 Ekim 1999 Yazar Fakir Baykurt Almanya'da öldü.
15 Ekim 1844 Nice (Nietzsche) doğdu.
15 Ekim 1928 Yusuf Ziya Ortaç Meşale dergisini kapattı. Böylece, birkaç ay önce bu dergide başlayan ve yedi genç şairin ortak kitabı Yedi Meşale ile süren "Yedi Meşaleciler" akımı da sona ermiş oldu.
15 Ekim 1958 Asaf Hâlet Çelebi öldü.
15 Ekim 1982 Yaşar Kemal, "İnce Memed" romanıyla uluslararası "Del Duca" Edebiyat ödülünü kazandı.
16 Ekim 1854 Oscar Wilde doğdu
18 Ekim 1949 Enis Behiç Koryürek öldü
18 Ekim 1957 Hüseyin Cahit Yalçın öldü.
18 Ekim 1985 Sabri Altınel öldü
19 Ekim 1996 Kemalettin Tuğcu öldü.
20 Ekim 1854 Rimbaud doğdu.
20 Ekim 1985 Şair Sabri Altınel öldü.
21 Ekim 1860 Agâh Efendi'nin Tercüman-ı Ahval gazetesinin ilk sayısı çıktı.
21 Ekim 1971 Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
23 Ekim 1582 Latifi öldü
23 Ekim 1817 Fransız gramerci, ansiklopedist ve sözlükçü Pierre Larousse doğdu.
24 Ekim 1924 Ziya Gökalp öldü
24 Ekim 1969 Behçet Kemal Çağlar öldü.
27 Ekim 1978 Agâh Sırrı Levend öldü.
29 Ekim 1789 Muhayyelat yazarı Aziz Efendi öldü.
29 Ekim 1871 Paul Valéry doğdu.
29 Ekim 1935 Füruzan doğdu.
29 Ekim 1949 İbrahim Alaaddin Gövsa öldü
30 Ekim 1993 Türk Dil Kurumu'nun eski genel yazmanlarından Ömer Asım Aksoy öldü.
30 Ekim 1994 Halkbilimci ve şair Oğuz Tansel öldü.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE / KASIM
__________________________

01 Kasım 1958 Yahya Kemal Beyatlı öldü.
02 Kasım 1982 Ataol Behramoğlu, Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nce verilen "Lotus" Edebiyat Ödülü'nü kazandı.
03 Kasım 1988 Türk-PEN Yazarlar Derneği, 13 yazar tarafından yeniden kuruldu ve başkanlığına Yaşar Kemal seçildi.
05 Kasım 1982 Gazeteci Burhan Felek öldü.
05 Kasım 1984 Şair Ümit Yaşar Oğuzcan öldü.
07 Kasım 1958 Aka Gündüz öldü.
07 Kasım 1963 Hakkı Süha Gezgin öldü.
08 Kasım 1973 Faruk Nafiz Çamlıbel öldü.
08 Kasım 1979 Nevzat Üstün öldü.
10 Kasım 1938 Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk İstanbul’da öldü.
11 Kasım 1312 Sultan Veled öldü.
12 Kasım 1943 Sadri Ertem öldü.
14 Kasım 1950 Orhan Veli Kanık öldü.
14 Kasım 1971 Celal Esat Arseven öldü.
16 Kasım 1935 Celal Sahir Erozan öldü
16 Kasım 1974 Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu öldü.
17 Kasım 1982 Tiyatro sanatçısı, şair ve çevirmen Suat Taşar öldü.
19 Kasım 1984 Ressam Eşref Üren öldü.
25 Kasım 1982 "Ekonomiye Giriş" adlı ders kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu yargılanan Sadun Aren beraat etti.
27 Kasım 1819 Mütercim Asım öldü.
28 Kasım 1932 Abdullah Cevdet öldü.
28 Kasım 1986 Kültür Bakanlığı Büyük Sanat Ödülü Ressam Şefik Bursalı'ya verildi.
29 Kasım 1942 Emin Bülent Serdaroğlu öldü.


EDEBİYAT TAKVİMİNDE / ARALIK
__________________________

01 Aralık 1884 Yahya Kemal Beyatlı doğdu.
01 Aralık 1888 Namık Kemal öldü.
01 Aralık 1942 Rüştü Onur öldü.
01 Aralık 1988 Kemani Necati Tokyay öldü.
02 Aralık 1983 Türkan Şoray ve Cihan Ünal, Kastamonu'da evlendi.
02 Aralık 1993 Madaralı Roman Ödülü'nün kurucusu ve eğitimci Fikret Madaralı öldü.
04 Aralık 1967 Fazıl Ahmet Aykaç öldü
05 Aralık 1972 Adnan Veli Kanık öldü.
06 Aralık 1936 Leyla Hanım öldü.
07 Aralık 1874 Hüseyin Cahit Yalçın doğdu.
07 Aralık 1956 Reşat Nuri Güntekin öldü.
07 Aralık 1979 Cavit Orhan Tütengil öldürüldü.
07 Aralık 1993 Ressam, yazar, Abidin Dino Paris'te öldü.
11 Aralık 1975 Nihal Atsız öldü
11 Aralık 1983 Sedat Simavi öldü.
12 Aralık 1945 Selim Nüzhet Gerçek öldü.
12 Aralık 1987 Adile Naşit öldü.
12 Aralık 1988 Ressam Zeki Faik İzer öldü.
13 Aralık 1977 Oğuz Atay öldü
13 Aralık 1979 Behçet Necatigil öldü.
15 Aralık 1989 Sinema ve tiyatro oyuncusu Ali Şen öldü.
16 Aralık 1956 Ercüment Ekrem Talu öldü.
17 Aralık 1273 Mevlana Celaleddin Rumi öldü
18 Aralık 1967 İsmail Hikmet Ertaylan öldü.
18 Aralık 1989 Şair ve yazar Sunullah Arısoy öldü.
19 Aralık 1988 Sosyal bilimci Niyazi Berkes öldü.
21 Aralık 1840 Namık Kemal doğdu.
23 Aralık 1931 Mehmet Rauf öldü.
24 Aralık 1867 Tevfik Fikret doğdu
26 Aralık 1530 Babür Şah öldü
27 Aralık 1936 Mehmet Akif Ersoy öldü
28 Aralık 1912 Ahmet Mithat Efendi öldü.
28 Aralık 1964 Umran Nazif Yiğiter öldü.
31 Aralık 1949 Rıza Tevfik Bölükbaşı öldü.
______________________________________________

(* ) Genel olarak şair ve yazarlarımızın ölüm günleri esas alınmıştır. Edebiyat dışında bazı akraba sanat dallarında emek veren kültür, sanat adamlarımıza da yer verilmiştir. (AlsahBlog/  Ali ŞAHİN)

E-Mail: bariscanogul@gmail.com


20090327 SEÇİM/GEÇİM DERKEN… / ALİ ŞAHİN

27/3/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_Alsah_ Yazilari

20090327 SEÇİM/GEÇİM DERKEN… / ALİ ŞAHİN

Dün şöyle bir kitapçıları kolaçan ettim. Epeyce bir dergi ile döndüm eve. İlk sayıları ile tanışma olanağı bulduğum Türkiye’nin ilk öykü gazetesi “Kül Öykü” nün sayfalarını karıştırırken içinde ne göreyim…”Yaprak… Fikir-Sanat Gazetesi” Birkaç kez çeşitli dergilerin tıpkı basım ek olarak verdiği gibi Nostaljik bir ek diye sevinmeme ramak kala , bir de baktım ki Özlem Sezer’in koca bir sayfa şiiri. Allah Allah… Sağını solunu kurcalarken en tepede: Mart 2009 Sayı: 2 “Kül Öykü Gazetesinin Ücretsiz Ekidir” yazısını gördüm. İlginçti ekin sayfaları da gazetenin tam ortasındaydı ve 21–28 sayfa numaralarını almıştı.

 

Evet, 1940’lı yılların sonundaki Yaprak (*)  günümüzde çıksa neler yazılırdı dercesine çok güzel bir çalışma yapmışlar. Kutluyorum onları. Büyük bir zevkle okudum. Gerçi paylaşılacak şey çok ama güncel olması nedeniyle aşağıdaki yazıyı paylaşmadan edemedim.. Bakalım siz neler düşüneceksiniz?

 

Yaprak Dergisi Haber Ajansı Olarak Ana Muhalefet Partisi CHP’ye Akıl Veriyoruz…

 

Evet, CHP’ye akıl veriyoruz, çünkü artık Deniz Baykal’dan umudumuzu kestik ve ona akıl vermekten vazgeçtik. Ona ”Allah akıl versin artık…”

 

Evet, CHP’yi uyarıyoruz, çünkü zavallı bir oy oranı ile Ana muhalefette kalmaktan ve oranın nimetlerini yemek yolundaki kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen bu adamların her türlü akıla gereksinim var…

 

‘Kur-an Türkçe okunursa, Kur-an kursuna da gerek olmaz. Siz hiç İncil Kursu verildiğini duydunuz mu?’”

 

Ne dersiniz? Tartışılması gereken bir konu değil mi? Ben yorumsuz aktardım sadece. Başka da bir şey demiyorum.

 

“Çarşafa açılınmaz, çarşafa dolanılır… Dikkatli olun”

 

(…)

 

“Bir kuyunun dibinde bile

Gökyüzüne merdiven dayayanlar

Onlar ki kırmızı ve beyazla doğanlar

Hiç kader deyip kabullenir mi

Hayatları bir ayıpmış gibi kara kefenle

Balçığa gömülmeyi?”

 

Özlem Sezer’in "Beyaz, Kırmızı ve Kara: Çarşaf“ şiiri hatta şiirden öte destanı da aynı güncel konuyu işliyor. Ekteki diğer imzalara gelince: Bülent Turhan Gündüz(Nazım Hikmet’le Söyleşi) ve (Dalkavukluğa Övgü), Sadık Yalsızuçanlar (Gazze ya da Acı Kutsal Vahşidir), Kıymet Nadir Bindebir (Geçer mi Bu Şarap Boğaz’ımızdan)

 

Nostaljiden Günümüze taşınan bu güzel Yaprak’ın yanında. yine güzel bir “Kül Öykü” bedava diye bir espri ile noktalayayım yazıyı ben de.

 

İyi Seçimler..

 

***

 

Bu arada bu ay dergilere boğuldum. Ekin Sanat Külliyatı yanında; Afrodisyas-Sanat, Alaz, Ankara Edebiyat, Düğüm, Kitap-lık (Şiir Yıllığı 2008 veriyor yanında), Kül Öykü, Lacivert (Enver Gökçe Dosyası), Notos,  Sunak, Türk Dili (Ocak-Şubat/ Dağlarca Özel Sayısı)…

 

2008 Şiirimizin 2 büyük ustasını da alıp götürdü giderken. Fazıl Hüsnü Dağlarca(1914), İlhan Berk (1918), bir de Ali Püsküllüoğlu (1935)’nu. Yıllıklarda yaşa hürmet en ilk sırada yer alırlardı, bu arada şiirlerine, sanatlarına saygısızlık anlaşılmasın, bu çalışmalarda şair ve yazarlar genellikle alfabetik değil de Doğum yıllarına göre alınırlar. Anısına diyerek yine ilk iki sırayı vermiş yıllık geçmiş yıllarda dergilerde çıkan birer şiirleriyle. Yıllığa bu açıdan göz attım. Onlardan sonra Sırası ile: Arf Damar (1925), Gülten Akın (1933), Cevat Çapan (1933), M. Sadık Kırımlı (1934), Kemal Özer (1935), Özdemir İnce (1936)

 

“Adımizi, Afrodisyas Sanat, Akatalpa, Akdeniz Edebiyat, Akşam Kitap, Alaz, Andız, Arkadaş, Asırlık Çağdaş Türkiye'deki Hisar, Aşkar, Ay Vakti, Az Edebiyat, Berfin Bahar, Bireylikler, Birgün Kitap, Bir Nokta, Buruciye Edebiyat, Cumhuriyet Kitap, Ç.N., Çağla, Dar Sokak, Deliler Teknesi, Denizsuyukasesi, Dergah, Deyiş, Dize, Dünya Kitap, Düş Kent, Edebiyat Ortamı, Edebiyat ve Eleştiri, Etken, Evrensel Kitap, Evrensel Kültür, Evvel, Fayrap, Forum Edebiyat, Gak, Gösteri, Gri, Hariçten Gazel, Hayal, Hece, Her Şeye Karşın, Heves, İkindiyağmuru, İle, İnsancıl, İtaki, K, Kanat, Karagöz, Karakalem, Karalama, Karayazı, Kertenkele, Kırknur, Kıyı, Kitap-lık, Kitap Zamanı, Koridor, Kritik, Kuşak Edebiyat, Lacivert, Mahfil, Mahsus Mahal, Merdiven Şiir, Mesele, Milliyet Kitap, Milliyet Sanat, Mor Taka, Mühür, No, Onaltıkırkbeş, Özgür Edebiyat, Palimpsest, Patika, Radikal Kitap, Rüzgar, Sabah Kitap, Serenat, Sınırda, Sincan İstasyonu, Sonra Edebiyat, Sözcükler, Star Kitap, Sühan, Süveyda, Şehir, Şiiri Özlüyorum, Şiiristan, Şiirsaati, Taflan, Tay, Temrin, Türk Dili Dergisi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Uhde, Üç Nokta, Varlık, Vatan Kitap, Virgül, Yaba, Yağmur, Yaratım, Yasakmeyve, Yazgı, Yazılıkaya, Yedi İklim, Yenişafak Kitap, Yeniyazı, Yokluk.” ‘Dergi ve Ekler’  taramış Baki Asiltürk “YKY Şiir Yıllığı 2008” i hazırlarken.

 

***

 

Alaz’a Gelen Dergiler: Akatalpa, Akköy, Ankara Edebiyat, Arkadaş, Bireylikler, Bizim Ece, Cep Sanat, Dar Sokak, Denizsuyukasesi, Dize, Kar, Mavi, On Altı Kırkbeş, Öğretmen Dünyası, Şehir, Şiirce, Yazılıkaya

___________________________________________________________

 e-posta: bariscanogul@gmail.com

___________________________________________________________________

(*) Yaprak (dergi). 15 günlük sanat-edebiyat dergisi olan Yaprak, Orhan Veli Kanık yönetiminde Ocak 1949'da yayımlandı. 28 sayı çıktı, Orhan Veli'nin ölümünden sonra 1951 Şubat sayısı Son Yaprak adıyla çıktı. İlk sayıda sunulan şiir şöyledir:

Gül verir yonca alırız

Bülbül verir serçe alırız

Edebiyat verir yalınsöz alırız

Şarkı verir türkü alırız

Tek ses verir çok ses alırız

Halı verir kilim alırız

Kara tahta verir hayat alırız

Diploma verir değer alırız

Lisan verir dil alırız

Tesbih verir pergel alırız

Hacıyağı verir zeytinyağı alırız

Meta verir fizik alırız

Turan verir memleket alırız

Hemşeri verir yurttaş alırız

Salon verir sokak alırız

Hazırlop verir alınteri alırız

Canan verir dost alırız

Gözyaşı verir ümit alırız.

"Garip" akımı dergide göründü, Nazım'ı Kurtarma kampanyasına katıldı. Kadroda Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Kemal, Necati Cumalı, Cahit Sıtkı, Cahit Külebi, Abidin Dino, Sabahattin Kudret vardı.

Derginin tıpkıbasımı Milliyet Sanat Dergisi'nce 1981'de ek olarak verildi.

Şair sıfatıyla tanıdığımız Orhan Veli, "Yaprak"ta makalelerine de yer verdi. Bu makalelerde ülke sorunlarını ele aldı, sorunların üzerine yürüdü.

Günümüzde, Orhan Veli'nin bu mücadelesi, www.yaprakdergi.com adresinde yayınlanan "Yaprak" ile Orhan Veli'nin bıraktığı yerden, ona ve yaptıklarına duyulan saygı ile, aynı heyecan aynı duyarlıkla Bülent Turhan Gündüz tarafından sürdürülmektedir

E-Mail: bariscanogul@gmail.com

DERGİLER ve ŞİİR SEÇKİLERİ (ALFABETİK SIRAYA GÖRE)

25/3/2009 · Kategori: Edebiyat Arastirmalari

DERGİLER ve ŞİİR SEÇKİLERİ (ALFABETİK SIRAYA GÖRE)

ADAM SANAT
aylık sanat dergisi
Sahibi :Adam Yaımcılık A.Ş. adına Nazar Büyüm
Yay. Yön. Sor.Yazı İşleri Md : A. Turgay Fişekçi
Yazışma Adresi :Küçükparmakkapı Sok. No: 17 80060 Beyoğlu / İSTANBUL
E-mail Adresi :
tfisekci@hotmail.com

ADI YOK DERGİSİ
3 Aylık Edebiyat Dergisi
Sahibi : Sibel Atalay
Yazışma Adresi :: Bankalar Cad. Kent İş Mer. K:2 No:65 SAKARYA
tel: 281 22 88

AGORA
iki aylık yeni bin yıl kültür sanat edebiyat dergisi
Sahibi : Özgür Kılıçlar
Yay.Yön. ve Yz. iş. Md. : Hasan Özkılıç
Yazışma Adresi : Hasan Özkılıç / P.K. 91 35241 Basmane / İZMİR
E-mail Adresi :
agoradergi@hotmail.com
İnretnet Adresi :

AĞIR OL BAY DÜZYAZI
iki aylık şiir dergisi
Sahibi : Emsal Kılıç
Yazı İşleri Md : Fatih Yamen (Selçuk)
Yazışma Adresi : Efendi Cad. 1225 Sokak. 13 / 2 GEBZE
E-mail Adresi :
agirolbayduzyazi@yahoo.com
İnternet Adresi :
tel - faks : 0262 646 33 88

AKATALPA
aylık edebiyat dergisi
Sahibi ve yazı işleri müdürü :Melih Elal
Yayın yönetmeni :Ramis Dara
Yazışma adresi : Ramis Dara P.K. 68 16361 Ulucami - BURSA
E-mail adresi : akatalpa@ hotmail.com
İnternet Adresi :www.akatalpa.com
faks : 0224 225 40 52

AMİK DERGİSİ
İki Aylık Kültür Dergisi
Sahibi : Nazlı Güldiker
Yazışma adresi : Atatürk Cd. Kızılay İşh. K:1 No:24 HATAY
tel : 213 96 49

AYLAK
iki aylık öykü dergisi
Aylak; beş tane öykü sevdalısının çıkardığı amatör bir öykü dergisidir.
Aylak; başka öykü sevdalılarıyla buluşmak için bir platformdur.
Aylak; öyküyü öğrenmek isteyip gelecekte de öyküyle ilişkisini sürdürmek isteyenlerin kendilerini görmek ve göstermek için fırsat buldukları, bulacakları bir dergidir.
Aylak; kendisine her şekilde destek verecek (öykü yazan, öykü okuyan, öykü yayan) insanları yüzüstü bırakmayacak kadar ciddi bir dergidir.

İletişim:
aylakdergi@yahoo.com

BAŞKA
şiir seçkisi
Yazışma Adresi :Kadir Aydemir, Pk. 141 Kadıköy / İstanbul
İnternet Adresi :www.yitikulke.com

BUDALA
şiir ağırlıklı ortak kitap
editör :Bâki Ayhan T.
E-mail :budala_siir@hotmail.com
kaanoguzcan@mynet.com

ÇİZGİ
iki aylık kültür sanat ilim ve düşünce dergisi
Sahibi : Cüneyt Murat Tolan
Yaz. İşl. Md : Cem Kolçak
Yazışma Adresi : Kongre Cad. Özel İdare İşhanı No: 11 ERZURUM
E-mail Adresi :
cmtolan@mynet.com
İnternet Adresi :
tel - faks :0442 213 41 61

DAMAR
aylık kültür sanat edebiyat dergisi
Sahibi ve Gen. Yay. Yönt : Damar San.Tic. Ltd. adına Özgen Seçkin
Yayın Yönt. : Alaattin Topcu
Yazışma Adresi :Özveren Sokak No: 3 / 8 Demirtepe - ANKARA
E-mail Adresi : oseckin@ttnet.net.tr
alaattintopcu@dostmail.com
tel - faks :0312 232 01 11

DAVETSİZ MİSAFİR
Mevsimlik Bilimkurgu, Eleştiri, Çizgiroman Dergisi
Yazışma Adresi : T. Balca Arda, Boğaziçi Üniversitesi Bilim Kulübü, Kuzay Kampüs,
Beşiktaş / İSTANBUL
E-mail Adresi :
davetsiz_misafir@yahoo.com
İnternet Adresi :


DEFNE DERGİSİ
2 Aylık Mesleki
Sahibi : Yaşar Özcan
Yazışma Adresi : Cedidiye Mah.M.Sinan Cad.Ruhi Bey Psj. DÜZCE
tel : 514 12 67

DİZE
aylık şiir postası
Hazırlayan : Bilge Cinel Çolak
Danışman : Veysel Çolak
Yazışma Adresi :1851 Sokak. No 52 /3 Bahçelievler -Karşıyaka 35600 İZMİR

DÜŞE-YAZMA
Düş ve Düşünsel Yazın Dergisi Dergisi
Yazışma Adresi : Süngübayırı Sokak No: 22/2 Cebeci / Ankara
E-mail Adresi :ae_coban@yahoo.co.uk

E
aylık kültür ve edebiyat dergisi
Sahibi : Gendaş A.Ş adına Turan Metin Kaya
Yazı işleri koordinatörü :Nazan Kurtuldu
Yazı İşl. Md. : Uğur Aktaş
Yazışma adresi :Çatalçeşme Sokak No: 19/3 Cağaloğlu / İSTANBUL
E-mail Adresi :
gendas@ixir.com
tel :0212 527 10 20 - 512 94 67
faks : 0212 520 82 12

EDEBİYAT ELEŞTİRİ
iki aylık edebiyet eleştiri dergisi
Genel yayın yönetmeni : Ahmet Yıldız
Yazışma adresi : G.M.K. Bulvarı Fevzi Çakmak Sokak No 36 / 20 06440 Kızılay ANKARA
E-mail Adresi :
edebiyat@interaktif.gen.tr
İnternet Adresi :www.edebiyatelestiri.com.tr
tel : 0312 230 16 72
faks: 0312 231 00 61

EVRENSEL KÜLTÜR
Aylık kültür sanat edebiyat dergisi
Yayın Yönetmeni: Aydın Çubukçu
Yazışma adresi : İstiklal cad. Aznavur Pasajı 212/6 Galatasaray/İSTANBUL

HAYAL
aylık şiir dergisi
Sahibi: Hayal Yayıncılık LTD.STİ
Genel Yay. Yönt: Özgen Kılıçarslan
Yazı İşleri Müdürü : Ahmet Duran
Editör: Savaş Savaşoğlu
Yazışma adresi : Konur sok 59/4 Kızılay
ANKARA-hayal_dergisi@yahoo.com
İnternet Adresi :
tel : 0312 – 417 47 09
faks : 0312 -417 37 94

HECE
Aylık Edebiyat Dergisi
Sahibi : Hece Yayıncılık adına Ömer Faruk Ergezen
Yayın Yönetmeni : Hüseyin Su
Yaz. İşleri Mdr. : İbrahim Çelik
Yazışma Adresi : PK 79 Yenişehir ANKARA
İnternet Adresi :

E- mail Adresi : hecedergi@yahoo.com
hece@hece.com.tr
Tel : 0312 419 69 13
Faks : 0312 419 69 14

ISLIK
iki aylık şiir dergisi
Sahibi ve Yayın Sorumlusu : Özkan Gültaş
Yayın Kurulu : Mesut Aşkın, Ayşe Aydoğan, Celal Soycan
Yazışma Adresi : Celal Soycan Denizhan 2 Sitesi B 3 Blok No: 9 Mezitli / MERSİN
E-mail Adresi :
csoycan@hotmail.com
İnternet Adresi :

Tel : (0532) 407 45 45

İMLASIZ
iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi
Sahibi / Yazı işleri müdürü : Mustafa İbakorkmaz
Yazışma adresi : Halim Şafak P.K. 271 38002 KAYSERİ
E- mail Adresi :
imlasizyazisma@hotmail.com
İnternet Adresi :

İSPİNOZ
İki Aylık Şiir Dergisi
Yazışma Adresi : Hasan Güneş, Atatürk Bulv. Çimen Apt., Kat:1 No:10 Ortaca / Muğla
E-mail Adresi :
hasangunes1972@superonline.com

İZLEK-edebiyat
aylık sanat edebiyat dergisi
E-mail Adresi
izlekedebiyat@mynet.com

KANAT
bilkent üniversitesi eedebiyat dergisi
İnternet Adresi :


KIYI
aylık kültür ve sanat dergisi
Sahibi : M. Naci Özkan
Genel Yayin Yönetmeni : Gündogdu Sanimer
Yazin Kurulu: Baki Akgül, Ibrahim Dizman, Çigdem Sezer
Yazisma adresi: P.K. 183 61001 TRABZON
E-mail adresi :
kiyi_dergisi@yahoo.com

KİTAP-LIK
Yapı Kredi Yayımları'nın, telif hakkı elinde bulunan şairlerin internet üzerinde okunabilen şiirlerine 5 ocak 2007 tarihinden itibaren yayın yasağı getirmesi nedeniyle dergi tanıtımı silindi...

KUZEY YILDIZI
iki aylık edebiyat dergisi
Sahibi / Yaz. İşl. Mdr. : Zafer Yalçınpınar
Yazışma Adresi : PK 200 34711 Kadıköy / İSATANBUL
E-mail Adresi :
kuzeyyildizi@kuzeyyildizi.com
İnternet Adresi :

KÜL
aylık edebiyat sanat ve düşünce seçkisi
Sahibi ve editörü : Bilal Kolbüken
Yazışma Adresi : P.K. 31 Yenişehir / ANKARA
E-mail Adresi :
bkolbuken@hotmail.com
bilalkolbuken@yahoo.com
kuledebiyat@yahoo.com
tel : 0312 223 63 15 - 0 536 652 48 73

LA POETE TRAVAİLLE
Yazışma Adresi : Üniversite Kitabevi, Ordu Cad. Ordu İş Merkezi
No:2-101 ERZİNCAN
E-mail Adresi :
lapoetr@hotmail.com

NİKBİNLİK
ODTÜ şiir topluluğu'nun yayın organı
İletişim Adresi : Kenedi Cad. No : 109 - 5 Gazioasmanpaşa / ANKARA
E-mail Adresi :
efeduyan@yahoo.com
ah****ntmen@yahoo.com
nikbinlik_oet@yahoo.com

PENCERE
kültür düşün sanat dergisi
Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: M. Mahzun Doğan
Şiir ve Metin Değerlendirme: Tuğrul Asi Balkar, Osman Namdar, M. Mahzun Doğan.
Yazışma Adresi : P.K. 177 06442 Yenişehir ANKARA
E-mail Adresi :
pencere@penceredergisi.com
mahzun@penceredergisi.com
İnternet Adresi :

tel : 0312 441 7227 / 533 310 1624

PENTÜRK
Fanzin
Yazışma Adresi : İbrahim Çiftçioğlu, Moda Cad., No: 255/1
Kadıköy / İstanbul

SİMGE
iki aylık kültür edebiyat seçkisi
Sahibi ve sorumlu yönetmeni : Emine Tutar
Yayın Danışmanı : Cansever Eyüboğlu
Yazışma Adresi : Akdeniz Kitapevi Cumhuriyet Cad. 22.Sokak No: 8
E-mail Adresi :
simgedergisi@siirkenti.com
tel - faks : 0242 243 10 46

ŞİİR OKU
iki aylık şiir yaprağı
Yayıma Hazırlayan : Mustafa Köz
Yazışma adresi: Yazı Kitapevi Caferağa Mah. Sarraf Sk. No: 31/1 Kadıköy /İSTANBUL
Mustafa Köz P.K 232 81302 Kadıköy- İSTANBUL
Tel : 0216 347 24 13
Faks : 0216 349 26 30

ŞİİRİ ÖZLÜYORUM
şiir dergisi
Yazışma Adresi : Fuat Çiftçi, Pk. 5, Avanos / Nevşehir
E-mail Adresi :
ciftcifuat@mynet.com

TASFİYE
iki aylık Edebiyat-Düşünce Dergisi
Sahibi ve Yazı İşleri Sorumlusu : Mustafa Kıyak
Genel Yayın Yönetmeni: Mustafa Uçurum
Yayın Kurulu : Mustafa Karamanoğlu, Mustafa Uçurum, Ahmet Örs, Mustafa Kıyak
Yazışma Adresi : PK.54 Tokat
E-mail Adresi :
tasfiye@tasfiyedergisi.com
İnternet Adresi :

TÜRK DİLİ
aylık dil ve edebiyat dergisi
Sahibi / Yz.İş. Md. : T.D.K. adına Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın
Yazı İşl. tel : 0312 427 28 79
faks : 0312 428 52 88

UZAK
aylık şiir seçkisi
Hazırlayanlar : Çoşkun İrmak - Eren Erdem - Tayfun Fırtına
Yazışma Adresi :Yerebatan Cad. Salkımsöğüt Sk.Keskinler İşmerk.No 8/305 Cağaloğlu /İST

3 NOKTA
üç aylık edebiyat dergisi
Sahibi : Atasever Öztürk
Yz. İş. Md : Çetin Ova
Editör : Cenk Gündoğdu
Yaışma Adresi : Moda Mah. Sarraf Ali Sok. No: 31 Kadıköy / İSATANBUL
E-mail Adresi :
ucnokta@hotmail.com
ucnoktaedebiyat@yahoo.com

WESVESE
Kültür Edebiyat Felsefe Dergisi
Yazısma Adresi : Görünüm Gazetesi, Lüleburgaz / Kirklareli
E-mail Adresi :
wesvese@mynet.com

VARLIK
aylık edebiyat ve kültür dergisi
Sahibi : Ekin Nayır
Yazıişleri Md. : Filiz Nayır Deniztekin
Genel Yayın Yönetmeni : Enver Ercan
Yazışma Adresi : Varlık Yayınları A.Ş. Piyerloti Cad. Ayberk Apt. 7-9 Çemberlitaş/ İST.
E-mail Adresi :
varlik@varlik.com.tr
internet Adresi :
Yaz.İş. tel-faks : 0212 516 20 04 - dahili 17


VİRGÜL
Genel Yayın Yönetmeni: Orhan Koçak
Yazışma Adresi :Büyükparmakkapı Sokak, 1/2 80060 Beyoğlu-İSTANBUL
E-mail Adresi :
pusula@pusula.com

YASAKMEYVE
iki aylık şiir dergisi
Sahibi : Enver Ercan e-mail:
enverercan@yasakmeyve.com
Yazıişleri Md : İdil Önemli e-mail : idilonemli@yasakmeyve.com
Yayın koordinatörü : Alper Çeker
Yayın Md : Mehmet Erte e-mail :
mehmeterte@yasakmeyve.com
Yazışma Adresi : Ankara Cad. Ankara İşhanı No: 74 Sirkeci / İSTANBUL
İnternet Adresi :
tel : 0212 522 16 22

YARATIM
Sanat ve Edebiyat'ta yaratım dergisi
Yazışma Adresi : Ahmet Çakmak, Pk. 218, 21100, Diyarbakır
E-mail Adresi :
yaratisiir@yahoo.com

YOM SANAT
iki aylık kültür sanat ve edebiyat dergisi
Sahibi : İmam Demir e-mail : imamdemir@mynet.com
Yayın Kordinatörü : Cuma Duymaz
Yazışma Adresi : Galeria İş Merkezi No: 462 Seyhan / ADANA
E-mail Adresi : yom-sanat@yahoo.com

******************************************************************

e-posta: bariscanogul@gmail.com

Gazetelerde Manşet ve

25/3/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_Alsah_ Yazilari

Gazetelerde Bugün

 

Günlük basının gündemi hep ilginç gelmiştir bana. Kendi dar olanaklarımla bunca gazeteyi yan yana dizip incelememe imkân yok elbette. Ben genelde en çok 3–5 gazeteyi bir arada görebiliyorum, onları da ye bir dernek lokalinde, öğretmen evinde ya da bir çayevi vb yerlerde. Şunu da itiraf edeyim ki en çok gazeteyi bir arada gördüğüm yer Tokat’ın Turhal Öğretmen evi olmuştu.2003 yılı boyunca Pazar’dan dönüşte her akşam elden geçirirdim onları tek tek.

 

Bununla sınırlı değil elbette gazete başlıkları izleme. Her gün çeşitli kanalların günlük basını kolaçan etmelerini de kaçırmam genelde. Fakat onların bakış açıları biraz daha farklı oluyor.. Manşetten sapıyorlar çoğu zaman. Kimi siyasal nedenlerle kimi de aynı konuyu tekrarlamaktan kaçındığından gündemi yakalamak yerine küçük haberlere kayabiliyorlar.

 

Nette Cumhuriyet yapıyor bu işi bir süredir. Oradaki portal bu açıdan da ilginç geliyor bana. Abonelere mahsus sayfalarına dalmadan bu bölümü kolaçan ederim önce. Nette bunu başka şekillerde de gözlemek mümkün elbette. Gazetelerin birinci sayfaları ile sınırlı kalmakla yetinirseniz, ilk sayfaları yan yana açıp “Memleketimden İnsan Manzaraları” izleyebilirsiniz.

 

Bugün Cumhuriyetin gözü ile bakalım güzide basınımızı manşetlerine hep birlikte diyorum:

 

Cumhuriyet, bugünkü manşet haberinde Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci Mustafa Balbay'ın yazılarının engellenmesinin, hukukçular ve İnsan Hakları Komisyonu üyeleri tarafından tepkiyle karşılandığını yazdı. Akşam'ın ise manşetinde Cumhurbaşkanı Gül'ün 'Kürdistan' sözü var.

 

İşte Türkiye'nin önde gelen gazetelerinin manşet haberleri...

 

‘Guantanamo uygulanıyor’/ Mustafa Balbay’ın “tecritte” tutulması ve yazılarının engellenmesi “insan hakları ihlali ve sansür” olarak değerlendirildi. Cezaevi yöneticilerinin emir aldığını ve keyfi davrandığını belirten Prof. Azrak, “Amaç tamamıyla susturmak” dedi. YARSAV Başkanı Eminağaoğlu da Guantanamo’da rastlanabilecek olayların Türkiye’de gündeme gelmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. CUMHURİYET

 

Roman havası/ Sulukule'den sürülen Romanlar taksitleri ödeyemedikleri için Taşoluk'taki TOKİ evlerinden çıkmak zorunda kaldılar. 300 aileden sadece 27'si oturuyor. HÜRRİYET

Cizre'de dehşet ifadeleri/ Cizre'de 13 kemik parçasının bulunmasıyla sonuçlanan kazıların yapılmasına ve Kayseri İl Jandarma Komutanı'nın gözaltına alınmasına neden olan süreci başlatan ifadelere Milliyet ulaştı. İfadelerde, 5 cinayetin dehşet dolu ayrıntıları var. MİLLİYET

Ankara'da sürpriz/ Son araştırmaya göre MHP'li Yavaş, CHP'li rakibi Karayalçın'ı geride bırakıp AKP'li Gökçek'i zorlamaya başladı. İstanbul'da Topbaş önde gidiyor. RADİKAL

Kürdistan'a tornistan/ Seçimi unutturan 'Kürdistan' sözüyle işler karıştı. Cumhurbaşkanı, Bağdat'tan döner dönmez 'Ben o ifadeyi kullanmadım' dedi ama gazeteciler aksini söylüyor. AKŞAM

Şahin teyzeler/ Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin seçim bölgesi Antalya'da 4 gün arayla 2 teyzenin hışmına uğradı. İlk teyze bakana " Deniz Feneri ne oldu? Size oy moy yok!" demişti. Dün de bir başka teyze elinde mikrofon oy isteyen Bakan Şahin'e camdan şöyle seslendi. POSTA

Profesörün isyanı/ Serdar Kepenek'i İSFALT'a istifa ettiği iddia edilen asfalt uzmanı Prof. Ronald Blab, "Çok kızgınım. 3 gündür Eurasfalt'tan arayıp beni sakinleştirmeye çalışıyorlar. Ben bir yolsuzluğun parçası olmadım" dedi. VATAN

Kızlarla geyik 'Ren geyiği' oldu/ AB Komiseri Rehn, iki kadın sunucuyla "10 Rum esir öldürdüm" diyen Atilla Olgaç'ın Türkiye'ye Lahey yolunu açtığını ima etti. HABERTÜRK

Anayasa Kürtlere çok dar geliyor/ Gül'ün ağzından Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni tanıyan Türkiye'nin gündemine yeniden "PKK'ye af" tartışması girdi. Affın çözüm olmadığı, Anayasa'nın değişmesi tartışılıyor. BİRGÜN

Krizden önce biz çıkacağız/ Başak Şimşek, küresel krizin üçte ikisinin geride kaldığını ve alınan önlemlerle krizden önce Türkiye'nin çıkacağını söyledi. SABAH

 

Türkiye uçurumda/ SP Lideri Kurtulmuş, Türkiye'nin uçuruma sürüklendiğini belirterek "Bu seçimlerde işaret fişeğini yakıyoruz. Ülkeyi kurtaracağız" dedi. TERCÜMAN

Böyle olacağı belliydi/ Cumhurbaşkanı Gül'ün Bağdat yolunda yaptığı 'Kürdistan' açıklaması Türkiye gündeminde bomba gibi patladı! YENİ ŞAFAK

Termos bombacısı Nevruz'a katılınca yakayı ele verdi/ Diyarbakır'ı kana bulayan bombalı saldırının failinin PKK'nın gençlik yapılanmasında yer alan Burhan G. olduğu ortaya çıktı. ZAMAN

 

Cumhuriyetin el attığı günlük gazete sayısı bu kadarmış Ama Türkiye’de kaç tane günlük gazete çıkıyor acaba? Yöresel olanları dışta bırakırsak.. Bunların hesabı sürekli değişir mutlaka. İzmir 5. Uluslarası Şiir Buluşmasında Kırmızı Yayınları Editörü Fahri Özdemir, Türkiye’de 2132 Şiir ve Edebiyat dergisi çıkıyor dediğinde büyük bir hayret uyandırmıştı herkeste ve uzun süre tartışılmıştı. Ben de gazeteleri merak ettim işte.. 25 Mart 2009

EGE TELGRAF GAZETESİ

KÜNYE

İzmirin Sesi Kuruluş Tarihi : 10.08.1960

Ebedi Başkan : Sezer Doğan

Ege Telgraf Gazetecilik Matbaacılık ve Ticaret Limited Şirketi Adına :
Nurten Doğan

Genel Yayın ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü :
Aylin Suphandağlı

Yazı İşleri Müdürleri:
Atilla Köprülüoğlu - Deniz Keser

İdari Müdür : Cengiz Kipkurt

Yayın Danışmanı : Vahap Dabakan

Haber Müdürleri :
Müslüm Karaaslan
Tülin Özgen

Teknik Müdür : Nehir Sağır
Spor Müdürü : Caner Tok
Görsel Yönetmen : Handan Yağmur
Magazin Müdürü : Aycan Suphandağlı

Yönetim Yeri :
İş Yeri Adresi : 1371 Sokak No:2
Kasman İş Hanı Zemin Üstü 4.5.6.7. Çankaya - İZMİR
Tel : 0232 446 88 47 - 0232 483 99 66
Faks : 0232 446 88 53

Basım Tesisleri :
Star Matbaacılık Sanayi ve Ticaret A.Ş. Gaziemir - İZMİR
Tel : 0232 251 76 32
E-mail : egetelgraf@mynet.com
Yayın Türü : Yerel Süreli Yayın

Bu Gazete Basın Meslek İlkelerine Uymaya Söz Vermiştir.

e-posta: bariscanogul@gmail.com

ŞİİRLE DOLU, ŞİİR GİBİ 3 GÜNÜN ARDINDAN (FOTO ALBÜM) / ALİ ŞAHİN

24/3/2009 · Kategori: Haber-Izlenim

V.Uluslararası İzmir Şiir Buluşması 20-22 Mart 2009 / Foto Albüm

Kategori: Haber




























e-posta: bariscanogul@gmail.com

ŞİİRLE DOLU, ŞİİR GİBİ 3 GÜNÜN ARDINDAN / ALİ ŞAHİN

24/3/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_Alsah_ Yazilari

ŞİİRLE DOLU, ŞİİR GİBİ 3 GÜNÜN ARDINDAN / ALİ ŞAHİN

 

 

“Esirgemeyen ve Bağışlamayan Şiir’in adıyla…”diye başlanan buluşmada “Başlangıçta daima şairler vardı, başlangıçta daime şairler olacak…”  diyen Attila İlhan’ın dediği gibi yine şairler vardı alanda. Düzyazı ustası Aziz Nesin’in deyişiyle, “her 3 kişiden 4 ünün şair olduğu” ülkemizde “şiirin başkenti” Güzel İzmir’de yine bir şiir etkinliğiyle başbaşayız.

 

Evet, İzmirli bir etkinlik ama şairlerin doğum ve yaşadıkları yerlere şöyle bir göz atıldığında Arnavutluktan ülkenin en doğusuna geniş bir coğrafyaya yayıldığını hemen görmek olası etkinliğin kapsama alanının… Emeklilik işe yaradı doğrusu. 10 yıllardır taşrada çeşitli kültür sanat etkinliklerden uzak yaşamanın acısını çıkarmaya çalışırcasına etkinlik izliyorum. Bu alanda Konak Belediyesi imdadıma yetişiyor sağ olsun. Gün geçmiyor ki dolu dolu bir etkinlik olmasın.

 

Bu yıl ağırlığını Balkan ülkelerinden gelen  şairlerin  oluşturduğu etkinlik Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Beyhan Özdemir'in “Balkanlar” konulu fotoğraf sergisiyle başladı.

 

Konak Belediyesi, PEN Yazarlar Derneği ile Uluslararası 5. İzmir Şiir Buluşması’nı Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi  Avni Anıl sahnesinde gerçekleştirdi 20–22 Mart 2009’da. 3gün 3 gece şiirle yatıp şiirle kalktık. Balkan ülkelerinin katılımı 40’dan fazla şairin buluştuğu etkinliğin açılış konuşmasını yapan Uluslararası PEN Türkiye Merkezi Başkanı Tarık Günersel, ”Konak Belediyesi’nin beş yıldır düzenlediği şiir buluşmaları sayesinde iyi anılar edindik Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ kültür ve edebiyat alanındaki katkıları nedeniyle dünyaya örnek bir belediye başkanı oldu, Ondan olumlu enerjiler alıyoruz. Bu enerji büyüyerek devam edecektir” dedi. Ardından Uluslararası PEN Hırvatistan Merkezi Başkanı Zvonko Makovic kısa bir konuşma yaptı.

 

Etkinliğe Kültür eski bakanlarından Suat Çağlayan, Konak Kaymakamı Ali Muhsin Nakiboğlu, Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Karşıyaka eski Belediye Başkanı Kemal Baysak, CHP Konak Belediye Başkan adayı Dr.Hakan Tartan, Uluslararası PEN Hırvatistan Merkezi Başkanı  Zvonko Makovic, Gazeteci yazar Doğan Hızlan, şiir ve edebiyat dünyasının isimleri ile şiir severler katıldı.

 

Konuşmasında İzmir’i şiirin başkenti yaptıklarını hatırlatan Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Öykü Günleri, Türkçe Günleri ve tiyatro etkinliklerinin ardın beşe yıldır Şiir Buluşmalarını  uluslararası boyutta gerçekleştirdiklerini anlattı. Başkan Tunçağ,” Uluslararası etkinlik olarak şiir buluşmaları tüm bunları kucakladı. Katılan şairleri gördük ki, resim, müze, sinema ve diğer sanat dalları ile çok ilgililer. Geçen yıl Latin Amerika ülkelerinden gelen şairler ile birlikte olduk. Bu yıl da Balkan ülkelerinden gelen şairleri konuk ediyoruz. Gelecek yıl ise Afrika, Filistin veya Orta Doğu ülkelerinden şairlerin ağırlanması düşünülüyor. Sıcak ilişkilerimiz şimdiden doğdu. Barış için şiiri araç olarak kullanıp daha ileri bir noktaya geldik, her yere yaymaya çalıştık. Artık okullarda öğrenciler  bizim yaptıklarımızı örnek alarak şiir ve edebiyat günleri düzenliyor” dedi.

 

Beşinci Uluslararası İzmir Şiir Buluşması’na şair ve edebiyatçı kimliği ile de bilinen CHP Konak Belediye Başkan adayı Dr.Hakan Tartan da konuk olarak katıldı Dr. Tartan yaptığı konuşmada “Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ’ın Konak’ı sanatın edebiyatın merkezi yapma yolundaki çabalarını biliyorum. İzmir’de göreve geldiği günden itibaren  yakışan katkılar koydu. Gelecek yıllarda Şiir Buluşmaları’nı başkanımızın çizdiği yolda devam ettireceğiz. Tunçağ’ı taçlandıracak bir düşüncemiz de var; bütün Türkiye’den sevgi yansımaları bulan Şiir Müzesi projesini gerçekleştirmektir” dedi.

 

2009 PEN Şiir Büyük Ödülü’nü kazanan Kemal Özer’in Dünya Şiir Günü bildirisi Hidayet Karakuş tarafından okundu: “Bir yüzleşme günündeyiz yine./ Yine şiire bakıyoruz. Yine şiir ne işe yarar diyenlerle göz göze gelerek./ Sesimizde yankılanan yine öncelikli bir soru: Hangi niteliklerle yüz yüze getirir bizi şiir? Sayabiliriz o niteliklerin birkaçını hemen: Yaratıcı eyleme merak, dönüşü olmayana cesaret, sıradana açılan savaş, emeğe gösterilen saygı, duyarlığa tanınan özgürlük, tasarlananı genişleten ufuk... / Şöyle diyebiliriz örneğin:“Çin Seddi bittiği akşam duvarcılar nereye gittiler?” diye soran meraktır şiir./ Kralı çıplak gördüğünde korkağın söyleyemediği cesur sözdür./ Sıradanın yavanlığına başkaldıran çeşitlilik, emeği hor görene indirilen tokattır./ Duyarlığı sınırlı tutanın karşısına yeni bir dil ile, tasarlananı güdük bırakanın karşısına yeni bir dünya ile çıkandır./ (…) / Eylemini kendisi kalarak gerçekleştirmeyi, öfkesini sözcüklere bürüyerek biriktirmeyi, sözünü çoğu kez yalın söylemeyi yeğlese de, onlarla kıyıcının, zorbanın, işgalcinin ve suskunluğun üstüne yürürken yalınayak değildir./ Çıkarıp kafalarına fırlatacağı bir ayakkabısı her zaman vardır.” (Kemal Özer)

 

Ardından, Sezai Sarıoğlu’nun şiir dinletisi, Zvonko Makovic, A.Nevzar Karahan, Gülsüm Cengiz ve İvan Gadjanski’nin şiir okumalarının yanı sıra; Suat Çelebi, Fahri Özdemir, Raşit Çavaş, Biba İsmail ve Namık Kuyumcu şiir yayımlama ve şiir yayıncılığının sorunlarını tartışarak çözümlerini konuştular.

 

Bu yıl şiir buluşmasının onur konuğu şair Ahmet Oktay seçildi, Oktay’ın yaptığı kısa konuşmanın ardından, ‘Ahmet Oktay Şiirleri’ başlıklı söyleşiye Doğan Hızlan ve Ahmet Bozkurt konuşmacı olarak katıldı.

 

Şiir buluşmalarının birinci günü öğleden sonraki bölümünde Ayten Mutlu, Çoşkun Şimşekli, Anton Baev, Mazhar Alphan ve Sezai Sarıoğlu şiirlerini okudu.

 

Akşam bölümünde ise dillerin kültürlerin şiir kardeşliği konulu söyleşiye Argon Tufa, Hacı Sabanı (Rahatsızlığı nedeniyle katılamamıştı), Lal Laleş, Selim Temo ve Goran Djrodevic katıldı Buluşmanın birinci günü, Ünal Ersözlü, Biba İsmail, Halim Yazıcı, Ahmet Günbaş ve Uluer Aydoğdu’nun şiir okumalarıyla tamamlandı.

 

***

 

2. Gün Üçyol’da bulunan 322. sokağa İzmirli şair “Mevlut Kaplan” adının verilmesinden sonra İZDOB’un katkısıyla gerçekleeşen Mini Konser/Şan Resitali (Soprano: Filiz Güneş, Bariton: Ercan Uğur, Bas: Umut Tarık Akça, Piyano: Tuğçe Özay Tekin) ile başladı. Lal Laleş, Namık Kuyumcu, Hasan Öztoprak, Hacı Sabani (Karadag ) , Derya Önder’in Şiir Okumalarının ardından Hayri K. Yetik, Doç. Dr. Hüseyin Yaltırık, Tevfik Taş, Anton Baev (Bulgaristan)!in konuşmacı olarak katıldığı ”Anadolu‘dan Balkanlara Bedrettini Bellek ve Şiirleri” Söyleşisi büyük ilgi gördü.

 

Kısa bir aradan sonra gerçekleşen günün iknci oturumunun ilk bölümünde Selim Temo, Nahit Kayabaşı, Gülsüm Cengiz, Biba İsmail, Agron Tufa, Goran Djordevic  ( Sırbistan) Şiir Okumalarından sonra İsmail Mert Başat, Hasan Öztoprak, Yücel Kayıran, İvan Gadjanski’nin katıldığı “Küresel Kriz ve Muhalif Şiir” konulu söyleşi yapıldı. İzleyicilerden muhalif şiir kavramı tepki gördü, şiirin muhalifi olmaz “başkaldıran şiir” denmesi gerekirdi denildi.


Akşam bölümünde ise Ataol Behramoğlu’nun “Çankaya Belediyesi ve  Ankara Aydınlığı Girişimi 2009 Oğuz Tansel Şiir Ödülü” törenine gitmesi; Hacı Sabani’nin rahatsızlığı nedenleriyle katılamadığı oturum, Zvonko Makovic, Anton Baev, Agron Tufa, Goran Djordevic, İvan Gadjansk, Biba İsmail “Atilla Jozef’ten Nazım Hikmet’e Balkanlarda Şiir” Söyleşi ve Şiir Okumaları ile tamamlandı. Hem anadilinde hem Türkçe ile şiirler yazan Biba İsmail, tüm oturumlarda şiirlerini Türkçe olarak okuması ile dikkati çekti.

 

***


İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin katkılarıyla gerçekleştirilen mini konserle Bir “Mini Konser” inin ardından başlayan 3. Gün etkinlikleri; Nahit Kayabaşı, Anton Baev, Ataol Behramoğlu, İvan Gadjanski, Tevfik Taş, Goran Djordevic (Ataol Behramoğlunun daveti ile oturuma katıldı)’in Şiir Okumaları ile sürdü. Şadan Gökovalı, Erdal Alova, Halim Yazıcı, Zvonko Makovic katıldığı “Ege‘nin Antik Şiiri” konulu Söyleşi ile kısa bir aranın ardından Hüseyin Peker, Agron Tufa, Hacı Sabani (Katılamadı), Mansur Balcı, Goran Djordevic  ( Sırbistan), Lidia Cherieliuc Paçalı’nın Şiir Okumaları ile devam etti. (1992de bir Türk ile evlenen Lidia, hiçbir Türkçe kelime bilmeden, hiçbir eğitim almadan tamamen kendi çabalarıyla öğrenmiş. Türkçe olarak şiirler yazarak iki Türkçe, bir Romence kitap yayınlamış. Halen İzmir’de yaşamını sürdüren şairin Türkçe olarak okuduğu şiirler, izleyenlere Romence’sini merak ettirdi ve Lidya, istek üzerine kendi anadilinde bir şiirini daha seslendirdi.)

 

Yrd. Dr. Şerife Yalçınkaya, Asuman Susam, Gülsüm Cengiz, Derya Önder, Ayten Mutlu ”Şiir ve Dilin Cinsiyeti” Söyleşisi oldukça büyük ilgi konusu oldu. Yalçınkaya, “Osmanlı Klâsik Edebiyatında Dilin Cinsiyeti” konulu konuşmasında, kadınların ayrı bir tarihi olmadığını; resmî tarihte kadının ve kadın bakışının eksikliğinin görüldüğünü vurguladı. Kadının tarihte skandallar, entrikalar dışında pek yer almadığını,kuş tüyü yastıklar üzerinde, ipek tüller içinde, yarı çıplak, kendisini her türlü cinsel arzuya hedef etmiş bir et parçası olarak; böylesi bir haremin hem erotik hem egzotik olduğunu, hayali bir doğu, hayali bir harem yaratıldığını slayt gösterileri eşliğinde belirtti. Ayrımcılığın dilde değil zihinde olduğunu, Türkçenin cinsiyetli bir dil olmadığını, metnin tarzı ile cinsiyetin belirlendiğini belirtti. Dilin hangi gönderme ile okunduğunun önemine değinen Yalçınkaya, farklılaşmamış cinsiyet kimliği taşıyan metinlerin anlam ifade etmediğini söyledi. Kadının harem hikâyelerinde yer aldığı Osmanlı edebiyat tarihinin yeniden okunması gerekliliğine değindi. Konuşmasında Osmanlı kadın şairlerden bahsederken, 16. yüzyılda, sade bir dille yazdığı kaside ve gazelleriyle tanınan Mihri Hatun’a,  şiirlerinde kadın dilinin hissedilmesi nedeniyle ağırlıklı olarak yer verdi. Konuşmasında, Osmanlı edebiyat tarihinde, toplumsal ve kültürel hayatın içinde üreten, erkeklerle başa baş giden hatta önde olan kadın şairler konu edilerek ve erkekler gibi yazdıkları ileri sürülen kadınların şiir dillerindeki cinsiyeti incelemeye çalıştı.

 

Bir diğer konuşmacı Gülsüm Cengiz, şiir ve dilin cinsiyetinin, şiirdeki kadının dile getirilmesinin dünya görüşlerine ve şiir anlayışlarına göre değiştiğini söyleyerek konuşmasına başladı. Divan ve halk şiirinde kadının özne değil nesne olarak dikkati çektiğini belirtse de mücadele eden kadını anlatan dizelerin de var olduğunu söyledi. Tanzimat’la birlikte başlayan yeniliklerde kadın yine de korunup kollanan bir kişi olarak kalmıştır dedi. Yaşanılan dönemin ve çevrenin de ozanların dünya görüşünü, kadına bakış açısını yansıttığını, örneğin 80 sonrasında doğudaki kadınların şiirimizde daha çok yer aldığını, 12 Eylül sonrasında şiirlerde kadın tiplemeleri ağırlıkta olduğunu söyledi. Ve şairlerin şiirlerindeki kadınları örnekleyerek kimisinin kadını duygularını dile getirdiği bir şiir nesnesi, bir eğlence unsuru olarak görürken; kiminin de dizeleriyle kadının acılı tarihine ve özgürleşme savaşımına tanıklık ettiğini vurguladı. Nâzım, özellikle “…soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…” dizesiyle kadının toplumdaki yerini saptamıştır dedi. Cengiz, kadını özne olarak gören bir başka şairin, Tevfik Fikret’in ‘Bir Kız Mektebi İçin’ adlı şiirini örnek verdi. Ve Gülsüm Cengiz’in ‘kadın’ı farklı şekilde şiirlerine yansıtan şairlerden verdiği örnekler ve şiirleri: Şükûfe Nihal Başar’ın duyarsız kadını eleştirdiği ‘Duymayan Kadına’ ,  Fahri Erdinç’in üretken, emekçi kadını işlediği ‘Halıcı Kızlar’ , Hasan Hüseyin’in mahkûm eşini anlattığı “Gözlerinin Halleri” , Kemal Özer’in ‘Oğulları Öldürülen Analar’ , Hilmi Yavuz’un ‘Doğunun Kadınları” , Yaşar Miraç, Kemal Özer, Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinden örnekler vererek sunumunda şirin dili ve cinsiyeti konusunu ülkemiz şairlerinin şiirlerindeki kadınları incelemeye çalıştı.

 

Derya Önder, ‘Şiir ve Dilin Cinsiyeti’ üzerine olan konuşmasını bir eleştiri ile başlattı. Bu söyleşi düzenlenirken ‘hangi kadın şairleri ve yazarları çağıralım?’ sorusu yerine ‘hangi şairleri ve yazarları çağıralım?” sorusu sorulmalıydı dedi. Dilin cinsiyeti var mıdır? Şiirin cinsyeti? Cinsiyet inşa edilen bir şey midir? Dil cinsiyet inşasında kullanılıyor olabilir mi yoksa şairin cinsiyetinden mi söz etmeliyiz sadece? Şairinin kadın yada erkek olup olmadığını bilmediğimiz bir şiire bakarak şairin cinsiyetini kestirebilir miyiz? Dil bu yolda bir takım işaret levhaları bırakır mı önümüze? Peki ya şiir? Ele verir mi şairini? Sorularını peş peşe sıraladı. Dilin, şiirin, şairin cinsiyeti üzerine sorduğu sorularla sürdürdüğü konuşmasında iki şaire değindi; Gülten Akın ve Sennur Sezer. Sıkıntılı dönemler geçiren Gülten Akın ve Sennur Sezer gibi şairler sayesinde bugün rahat şiir yazılabildiğini belirtti. Konuşmasını Ingeborg Bachmann’ın bir sözü ile bitirdi: “Dil yalnızca yeniymiş gibi görülsün diyeonunla oynandığında, öcünü zaman yitirmeksizin alır ve bu davranışın gerçek yüzünü ortaya vurur”

 

    Son konuşmacı Asuman Susam, ‘Dil, Varlık Evimiz’ başlığını koyduğu konuşmasında dilin sınırlarla, cinsiyetle, cinsiyetsizlikle, iktidarla olan ilişkilerine değindi. Erk olma söyleminin erkeği araçsallaştırdığını belirten Önder, bu durumun özneleri mahkûm ettiğini söyledi. Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında kültürel boyutun ortaya çıktığını dile getirdi. Sanat sayesinde yeniden inşa ile öznenin kurtulabileceğini ama sanatın da aydınlık ve barış ile var olabileceğini belirterek tamamladı konuşmasını. [Bu oturumun özetlenmesinde 5. Şiir Buluşması Kitabı (s.102–108; İzmir, 2009)Ve Neslihan Perşembe’nin “DENEMELER: Dün, Bugün, Yarın-ŞİİR VE DİLİN  CİNSİYETİ” yazısından yararlanılmıştır. ]

 

Oturumda neden sadece 5 kadın şair, ya da şair kadının yer aldığı (biri araştırmacı-yazar) tartışıldı. Her zaman olduğu gibi yine neden erkek şair için “erkek şair” denmiyor da tıkanıldı. O an zihnimden geçen bizdeki “Şaire” kavramı gibi Şairin dişiline bir ad verilip verilmediğini sormak istedim ama hafif kalacağı düşüncesiyle vazgeçtim. Dikkatimi çeken yukarıda zikrettiğim tamlamalar üzerine yoğunlaşan konuşmacılar ve söz alan izleyiciler “Şaire” sözüne teğet bile geçmediler… ” Evet… Arzu edilen, özlenen yarın sanatla var edilebilir ama bu sanatı var edecek kişilerin doğumlarından itibaren kendilerini rahatça ifade ettikleri, duyu organlarını özgürce kullanabildikleri, yaratıcılıklarının keşfedildiği koşulların da var olması önemli değil mi?  Kadın veya erkek… Ne önemi var? Biri tutsak olduğunda diğeri özgür kalabiliyor mu? Tutsaklığa yol açan her kişi mahkûm değil midir aynı zamanda?” (Neslihan Perşembe; http://yazarbozar.blogcu.com/ )

 


Günün son oturumu Erdal Alova, Can Ceylan, Tahsin Şmşek, H.İbrahim Özbay, Ataol Behramoğlu’nun katıldığı Şiir Okuma etkinliğiydi. Behramoğlu bir önceki gün katılamadığı konuyu da telafi etti dolaylı yoldan. Şiir ve okumaları ile izleyicinin dikkat ve ilgisini sıcak tutmayı başardı konuşmacılar.. Günün yorgunluğunu attırdılar desek yeriydi. Ama her güzel şey gibi bu da bitmişti ve şiir kitaplarımızla baş başa kalmıştık yine. Bu arada sunucu "Dile duyarlı, insana duyarlı, yaşamanın anlamını dilin gücünde bulan Arı Türkçeye bel bağlamış kişilerin yolunu her zaman ışıklayan bir Eğitimci, Yazar,  Gazeteci" Dil derneğinin İzmir Temsilcisi Yunus Bekir Yurdakul’un da Türkçe ve İngilizcesi ile yaptığı işin hakkını vermesi nedeniyle kutlanması gerektiğini söylemeden geçemeyeceğim.

e-posta: bariscanogul@gmail.com

A. Alsah Blogları

11/2/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_Alsah_ Yazilari

                                                      •  Anasayfa                                                       
Rıfat Ilgaz Arşivi  •  Taşköprü'den Bakış   Kastamonu Net (Blogcu)   •  Şiir Sayfası •   Öykü  •  Sinema   Atatürk •  Edebiyat  •  Roman Yazıları Politika  • A.Alsah Blogları AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07 
ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." 
                               •
ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI



e-posta: bariscanogul@gmail.com






MEHMET AYDIN / ANI / A. ALİ ŞAHİN

16/1/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_Alsah_ Yazilari

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları Politika  • A.Alsah Blogları  •AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07 • AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07 • EdebiyatGündemi / Kasım '05 • EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05 • GünDem / Haziran '07 • Günden Güne / Haziran '06 • GüneşeKarşıYürümek • İşte Öyle Bir Şey • Günlerin Getirdiği / Mayıs '06 • KastamonuNet / Aralık '05 • Okudukça • ÖykülerÖykücüler / Aralık '05 • RomanYazıları / Aralık '05 • RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06 • ŞiirlerŞairler / Aralık '05 • Taşköprü'denBakış / Kasım '05 • UmudaYolculuk / Mayıs '06 • YedinciSanat / Aralık '05 • YenidenDergi / Haziran '07 • YeniDergi / Ocak '07 • YeniGüneTürkü / Ocak '07  • ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..." • ALİ ŞAHİN (a.alsah) / TÜM YAZILARI


MEHMET AYDIN / ANI

A. ALİ ŞAHİN ______________________________________________

2006-05-20 Şair Mehmet Aydın... Adını ilk kez 1970'te bir ödül nedeniyle duymuştum. Ama asıl tanımam Gazi'deki öğrencilik yıllarımda oldu. Benim için o bir öğretmendi Gazi Eğitim Enstitüsü'nde bıçak sırtında öğrencilik yıllarımızda... Yıl 1975-78. Yılda bir buçuk ay giderdik, Beşevler'den Gazi'ye; dönem zor bir dönemdi, Her katın, her dersliğin bir "reis"i vardı. Benim bir şansım da bizim sınıfın "reis"inin Çorum İlköğretmen Okulu'ndan bir sınıf altımızdan Ali Ekber Eker olması oldu. Abi dediği bana kardeşlik yaptı o dönemlerde... Yoksa bizim gibi düşünenlerin, bir de örgütlü öğretmenlerin oralarda barınması oldukça zordu. Gün geçmiyor ki küçüklü büyüklü bir olay baş göstermesin. Üç yıl içinde ben ve arkadaşlarım Gazi kantinine girip bir çay bile içememiştik. Rahat bırakmaz, dirlik vermezlerdi; kuşatma altında bazı günler okulda yakalamışlarsa bir yerlerde bir törenlere, bir protestoya götürürlerdi. O gün oradan kaçmaya kalksan yakalanırsan okul yaşamının sonu olurdu en azından. Sınıfa biri girer önden "dergi" dedikleri(!) bir şeyleri dağıtır, biri de ardından gelir toplardı paralarını; birileri de kapıda nöbette... "Almamak mümkün mü sevip de seni!..."

1976 Yazı bir anımı hiç unutmam. ilk derslerden birinde öğretmenin biri yoklama yapıyor: "Bekir Koçak...", "Mahmut Türkkan..." dedi Hoca... "Burada" dediler.. hem var-yok çetelesi hem tanışma... Biri Yozgat, biri Nevşehir- Ürgüp dedi. O an aklıma o sıralarda örgütlü öğretmenin savaşımını anlatan "Güneşin Katli"ni yazan Mehmet Türkkan geldi hemen. Öyle ya o da oralı. Usulca arkama döndüm ikimizin duyabileceği bir sesle: "Sen Mehmet Türkkan'ın nesi oluyorsun?"diye sordum direkt, çünkü kitabın arkasındaki resimle arkadaşın siması arasında da bir benzerlik ssezmiştim. Yüzüme baktı ve "Hiiiç!... " dedi, "O da kim ki?" diye kestirip attı. Sonra teneffüste yanıma geldi ve ne düşündüyse hakkımda nasıl bir izlenim edindiyse, "Sen Mehmet Türkkan'ı nereden tanıyorsun ki? O benim abim olur." dedi. Daha sonra O'nunla ve sıra arkadaşı Bekir Koçak (*) ile o kadar yakın bir dost olduk ki, sormayın... (Sonra o iki çelişkili durumla ilgili sorduğumda Mahmut, bu arkadaş bizden olmasa, Reha Oğuz Türkkan'ı sorardı demek ki abimi sorduğuna, O'nu tanıdığına göre zarar gelmeyecek biri diye akıl yürüttüğünü söyledi bana. Kader, sonra da Mehmet Türkkan, bizim Muharrem Uğurlu ile Gazi'nin yönetiminde görev aldılar 78'lerde.)

İlk iki yıl zorun zoru bir dönemden geçtik; üçüncü yıl MC yıkıldı da bir nebze olsun soluk alabildik, bir de bizi Yenimahalle'de Mustafa Kemal Lisesi'ne verdiler son yıl. Çevre olarak da rahattı. Derslerde kışkırtan hocalara, Cumhuriyet gazetesine dahi Bab-ı Ali'nin Pravda"sı diyenlere yüreğin varsa karşı çık. Hemen ders çıkışı yolun çevrilir, parçalarını toplayabilirsen en mutlu sensin!... Mehmet Aydınlar'ın da durumu bizden farklı değildi ve yapabilecekleri bir şey de yoktu ellerinden gelen, ancak bizi temkinli konuşmaya, sükunete davet ederlerdi. Hiç olmazsa onlar ders işlerlerdi, politikasız propagandasız, kışkırtmasız... Hoca, 1970 TRT Büyük Ödülünü alan kitabı "Özgürlüğe Açılan Eller"i imzalayıp getirmişti bize. Mutlu olmuştuk.

Nereden nereye, Çınar Yayınları'ndan Kadir İncesu bana e-maille "Rıfat Ilgaz Sempozyumu Programı"nı gönderdiğinde, "Rıfat Ilgaz Arşivi"me duyuru olarak koyarken de bir yandan okuyordum bildiri sahiplerini, O arada heyecanla gördüm Mehmet Aydın Hocamın da bir bildiri ile sempozyuma katılacağını. İkinci gün 2. salonda "Rıfat Ilgaz ve Eğitim" konulu 4. oturumda başkanlık yapacaktı. Bir de 3. gün "Rıfat Ilgaz'ın Şiiri" konulu 2. salondaki 1. oturumda, "Rıfat Ilgaz'ın Şiirine Kısa Bir Yolculuk" başlıklı bildirisini sunacaktı. Demek 26 yıl sonra hocamla karşılaşacaktım, kısa dönem öğrencisi olduğumuzdan tanıması olası değildi herhalde. İlk gün öğleden sonra karşılaştık, yanında eşi Muzaffer Hanım da vardı. "Hocam, ben Gazi'nin Mektupla Öğretm/ Telgrafla Sınavcı öğrencilerinden... " diye kısaca kendimden söz ederek tanıştık, çok mutlu olduğunu sezdim -ki, hareketleri ve eşi hanımefendiye tanıtmasından da belli oluyordu bu- , nihayet Kastamonu ziyaretinde de bir öğrencisi çıkmıştı. Hal hatır, hoşbeşten sonra zil çaldı ve ayrıldık. 3 gün süresince zaman zaman kısa kısa sohbetlerimiz oldu, Taşköprü'ye davetimin pek uygulanma olasılığı yoktu, cumartesi de Cide gezisi olacaktı; hafta başında da hocamın hem dersi olması, hem de Gazi'nin bilmem kaçıncı yılı kutlamaları olması buna olanak tanımadı.

1971'den bu yana 10 şiir kitabını çıkarmıştı Mehmet Aydın. Ve 10. kitap ilk 9 kitabından seçtiği şiirlerini kapsıyordu. Sağ olsun imzalayıp getirmiş ertesi gün. Bu arada ben de netten bir şeyler araştırmaya çalıştım o gece ama pek sağlıklı bilgiye ulaşamadım, daha önce de bir vesile ile bakmış bulamamış hatta ilk kitabından bir şeyler yayımlamak için kitabı çalışma masama getirmiş ve okumuştum yeniden.

Özgürlüğe Açılan Eller (Şiirler, 1971), Halkın Soluğu (Şiirler, 1978), Işığın Kavgası (Şiirler, 1979), Yeryüzü Sancısı (Şiirler, 1985), Şiirsiz Kalmasın (Şiirler, 1985), Yürekte Yanan Dünya (Şiirler, 1988), Mavi Ter (Şiirler, 1992), Işıltılar (Şiirler, 1995), Derin Bir Aynadan (Şiirler, 1999), Bozkırı Aydınlatan Mavi, (Şiirlerinden Seçmeler, 2004).

Şairin İnceleme ve Araştırma (10), Dile İlişkin Kitap ve Sözlük (8), Ders Kitabı (2), Ortak Kitap (10) olmak üzere 30'u aşkın yapıtı daha bulunmaktadır. 1987'de O'nun Hasan Hüseyin Korkmazgil (Yaşamı, Sanatı)inceleme-araştırması geçmiş elime büyük bir zevkle okumuştum kısa sürede... Kitabı da daha sonra 2000'de çalıştığım bir ilçede bir arkadaşın o zamanlar çok kitap okuyan kızına vermiştim elimdeki tüm "Hasan Hüseyin ve Nazım Hikmet Külliyatı" ile birlikte...

Sempozyum aralarında ve akşamları okudum kimi şiirlerini atlaya atlaya, sonradan daha titiz olarak okumak üzere. Sonra arka kapak yazısını:

"Toprak ve gönül adamı Mehmet Aydın, şiirlerinde ırgatlık yapan körpecik çocukların, orakçı, çapacı kadınların, boynu bükük yoksulların, yorgun gurbetçilerin, yersizlerin, yurtsuzların, umarsızların yaşamlarından bize umut dolu dizeler devşirmiştir.

O kendini boylu boyunca yurduna ve insanlığa adamış; hep bilginin, erdemin, onurun, sevginin bayrağını dalgalandırmıştır. Yaşamı boyunca gericiliğe, bağnazlığa, bilinçsizliğe, aymazlığa,ayrımcılığa , sömürüye ve baskıya karşı aydınlık bir dünya için savaşmış: "sevgilerin üstüne basmayın!.. diye haykırmıştır" diyordu Attila Aşut arka kapak yazısında Mehmet Aydın şiiri için..

(...)
______________________________________________

(*) Bekir KOÇAK: Yozgat 1946 doğumlu. Şair. 1978'de Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirdi. O dönemin zor öğrencilik yıllarında şiirlerinde "Savaş CANOĞUL" adını kullandı. Özgürlüğün Elleri (Şiirler, 1975), Gizemi Temmuzda Saklı (Şiirler, 2000) adlı iki şiir kitabı var.

Sevgili Mehmet Aydın'a Alkımsanat'tan selamlar sevgiler yolluyoruz..

OKUDUM

Dışarıda gök gürültüsü
Uzandım pencereden
Doğayı okudum

Duvarda kadın tablosu
Süt beyaz
Tuttum çıplaklığını okudum

Pusette uyumuş bir bebek
Tertemiz sular gibi
Eğildim tazeliğini okudum

Bahçede badem çiçekleri
Kokular saçıyor havaya
Odama sinen baharı okudum

Şarkılar geliyor kırık ve yanık
İnsanın içine işleyen
Çırpınan ezgileri okudum

Bulutlar birden yere sarktı
Sokakta adımlar sıklaştı
Koşuşan adını okudum

Yarım kalmıştı kitabım
Aklım sıkışık rafa takıldı
Kavrayıp sıkıca onun/ışıltılarını okudum

Mehmet AYDIN
(Bozkırı Aydınlatan Mavi,
2004, s. 143)


e-posta: bariscanogul@gmail.com

DEVREKANİ'DEN OĞUZ ATAY / ALİ ŞAHİN

18/9/2008 · Kategori: Edebiyat Arastirmalari

DEVREKANİ'DEN OĞUZ ATAY / ALİ ŞAHİN ___________________________________________________________

YAŞAMI:

ÇOCUKLUĞU VE AİLE ÇEVRESİ

Oğuz Atay'ın babası, 1892* yılında Kastamonu'nun Devrekani ilçesinin Etçiler köyünde doğar. Oğuz Atay, "Babama Mektup" başlıklı metninde "doğdun (...) köyde, kasabada, taşrada yetiştin," ( KB.162) diye söz eder babasından. 1909 yılında Kastamonu'da polis memuru olarak göreve başlayan Cemil Atay, 1911'de komiser muavini, 1914'te ikinci sınıf komiser, 19l9'da Kastamonu ser komiseri olur; çalışkan ciddi ve güvenilir yapısıyla meslek yolunda hızla ilerlemektedir. 1920'den sonra Küre, Bafra, Safranbolu, Sinop, Taşköprü ve Kastamonu'da hukuk mekanizmasının çeşitli kademelerinde sorgu yargıcı ceza yargıcı ve savcı olarak görev yapar. Osmanlı döneminin alaylı hukuk sisteminden gelmektedir. Mesleğe polis olarak başlamış, 10 sene zabıtada çalışmış,17 sene de hukuk bürokrasisinin çeşitli görev basamaklarında bulunmuş, sistemin üst kademelerine kadar yükselmiştir. Ankara Hukuk Fakültesinden 1942 yılında 50 yaşındayken diploma alır.(Yıldız Ecevit, 24) 1933 yılında İnebolu'da görevli olduğu sırada orada Muazzez Hanımla evlenen Cemil Atay'ın ilk çocuğu Oğuz Atay da 1934 yılında İnebolu'da dünyaya gelir. Okul öncesi yılları İnebolu'da ve Kastamonu'da geçer.
Anne Muazzez Hanım, toplumun ilk çalışan kadınlarındandır. Evlilikten sonra İnebolu'da başladığı ve 2 yıl sürdürdüğü ilkokul öğretmenliğini eşinin Kastamonu'ya atanması nedeniyle daha sonra Kastamonu'da İsfendiyarbey ilkokulunda (1938) devam ettirir. Aile içi eğitimde öğretmen annenin rolü büyüktür; Oğuz Atay'ın ilk öğretmenidir anne... Okumayı okula gitmeden daha 5 yaşında iken sökmüştür. Karşıt kişiliklerine karşın anne ve baba birbirlerinin dillerinden iyi anlamaktadırlar. Babanın milletvekili oluşuyla 27.03.1937'de Ankara'ya taşınır aile.

Küçük bir Anadolu kasabasından yaşam yoluna çıkıp, kendi çabasıyla kamu kesiminde ulaşılabilecek en üst düzeye yükselen bir Anadolu çocuğudur Cemil Atay. Bu, onu çevresinde saygın bir konuma getirmiştir. Anadolu geleneklerinde bir tür ağa konumudur bu. Ancak toprak ve köy sahibi feodal ağanınkinden farklı bir konumdur Cemil Atayınki; köylüyü sömürme üzerine kurulmamıştır: hami aydın kimliğiyle daha çok, veren biridir o. Kızı Okşan ögel, büyük kentteki evlerine babasının köylülerinin sık sık geldiğinden söz eder: "Köylülerinden birinin apandisi patlar birinin gözü rahatsızlanır birinin guatrı vardır; Gelip aylarca bizde kalırlardı." Dinsel baskının güçlü olmadığı, kaç-göçün yaşanmadığı bir yörenin insanlarıdır bunlar. Cemil Atay'ın Anadolulu kimliği, kimi zaman şahlanan ataerkil bir uç nokta ile, evin direği rolünü karısına devredebilen uygar bir başka uç nokta arasında gidip gelir.

.........
.........

Öykü ve roman yazarı (İnebolu; 12 Ekim 1934- İstanbul; 13 Aralık 1977; babası Cemil Atay 1892'de Devrekani'nin Etçiler köyünde doğmuş, Oğuz Atay ise babasının görev yeri olan İnebolu'da). 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1952). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İDMMA İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topoğrafya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Meydan Larousse'un hazırlanmasında çalıştı. Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü; bu hastalıktan kurtulamadı.

Tutunamayanlar adlı romanının 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazanmasıyla dikkati çekti. Sonradan dergilerde öyküler de yayımladı. "Öykü ve romanlarında kent yaşamının karmaşası içinde yabancılan aydının dramını, modern roman tekniklerinden ve değişik anlatım biçimlerindenyararlanarak alaycı bir anlatımın ağır bastığı, ayrıntılara inen bir tutumla yansıtmaya çalıştığı görüldü."(Atilla Özkırımlı)Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı.

YAPITLARI:

1.Tutunamayanlar 1, 2(roman, 1971-1972; TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülü, Şubat 1971; yeni basımı tek ciltte, 1984; ),
2.Tehlikeli Oyunlar (roman, 1973),
3.Korkuyu Beklerken ( öykü, 1975),
4.Bir Bilim Adamının Romanı (roman, 1975; Genç yaşta ölen mekanik bilgini Prof. Dr. Mustafa İnan (1911-1967)'ın yaşamını konu alır. )
5.Oyunlarla Yaşayanlar (oyun, Devlet Tiyatrosunda oynandı:1979 - 80; basımı 1985),
6.Günlük (1988),
7.Eylembilim (tamamlanmamış roman, 1998).

HAKKINDA YAZILANLAR:
Mehmet Seyda: Yeni Dergi, Mayıs 1972;
Rauf Mutluay: Cumhuriyet, 07.03.1971;
Atilla Özkırımlı: Yeni Ortam, 28.10.1972;
Zühtü Bayar: Barış gazetesi, 09.08.1972;
Murat Belge: Yeni Dergi, Aralık 1972;
Refika TANER-Asım BEZİRCİ: Seçme Romanlar, 1973, s.225-229
Doğan Hızlan: OA ile konuşma, Yeni Gazete, 16.03.1971;
Pakize Kutlu: OA ile konuşma, Yeni Ortam, 30.09.1972;
Faruk Haksal: Yeni Ortam, 12.11.1972;
Yıldız ECEVİT: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu (1989),
Yıldız ECEVİT: Ben Buradayım (2005)

____________________________________________________________________
(*) Cemil Atayın doğum yılı, TBMM. kayıtlarında 1892 (1302), nüfus kaydında ise 1890 olarak geçmektedir.
(Sürecek)

OĞUZ ATAY: YAŞAMI - SANATI - YAPITLARI
____________________________________________________________________

Çağdaş Türk edebiyatının yenilikçi roman anlayışının özgün örneklerini veren Oğuz Atay, 12 Ekim 1934'te İnebolu'da doğdu. Babası hukukçu, bir süre de CHP milletvekilliği yapmış olan Cemil Atay'dır.

Oğuz Atay, 1939 da ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1951). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İstanbul devlet Mühendislik ve mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topografya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay "Topografya" adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı.

Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü. 13 Aralık 1977 de bu hastalıktan kurtulamayarak, büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan İstanbul'da hayata gözlerini yumdu.

babama mektup

Sevgili babacığım,
Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.


"Yaşamı boyunca, kendini döke saça yaşamıştır Atay. "Demiryolu Hikâyecileri - Bir Rüya" adlı öyküsünde yer alan, demiryolu öykücüleri gibi, kurduğu öyküleri okuyacak yolcuları, ıssız bir istasyonda beklemeye koyulmuştur." (Selçuk YAMEN)

İlk romanı "Tutunamayanlar" ile TRT'nin 1970 de açtığı Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazanarak adını duyurmaya başlayan Atay, bu romanını, ancak 1972'de yayımlayabildi. Roman, o günlerde, pek ilgi görmese de; yazılan yazılarda Atay'ın romana apayrı bir çizgi getirebilecek düzeyde biri olduğunun farkına varıldı.

"Tutunamayanlar, yeniligi, değişikliğiyle çarpıcı bir roman. Türkiye'de geleneği olmayan bir roman tarzının oldukça başarılı bir ürünü. İlk bakışta belki çok dağınık, çok keyfi. Yazar aklına geleni yazmış gibi. Oysa bu dağınık görünüşlü malzeme titiz bir seçmeyle toplanmış ve rasgele değil yapısal bir bütün meydana getirecek biçimde örülmüş. Oğuz Atay özellikle roman kurguculuğuyla başarılı bir yazar." (Murat Belge)

Bunu, ikinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" izledi (1973). Atay, romanlarında Türkiye'nin tarihsel, toplumsal yapısını, Doğu-Batı ikilemini yaşayan bireyin dünyası ekseninde irdeledi. Çok boyutlu, çok katmanlı bir roman yapısı kurarak; değişim ve gelişme süreçlerindeki oluşumlara bu pencereden baktı.

"Kent aydını, kentin kendine kapalı ezilmiş, kendiyle de başkalarıyla da ezilmiş, doğru dürüst bir yere varamamış, baştan sona kadar tedirgin aydını vardı onun yazdıklarında. O, küçük burjuva aydınının özeleştirisini getirmeye çalışıyordu diyebilir miyiz? Diyebiliriz sanırım. Ama getirmeye çalıştığı o kadar değildi. Oğuz Atay, daha ileriye giderek, genel aydın insan örneğinin bunalımlarını, her şeyden önce düşünsel bunalımlarını ortaya koyuyordu." (Afşar Timuçin)

Atay, bireyin yaşantısından yola çıkarak; toplumsal tarihin, kültürel oluşumun, bilinçlenme süreçlerinin katmanlarını yeni bir bakışla sorgular. Burada önde tuttuğu roman kahramanlarına da yansıtıcı bilinçlilik işlevini yükler.

" Yaşamak ve varolmak arasındaki ince çizgide gidip gelen bizler aslında toplumunun içinde "onlarla" birlikte olup da "onlardan" olmayanlarız, "tutunamayanlar" ız. Oğuz Atay'ın da dediği gibi ; "Kimsenin okumadığı kitapları okuyan, kötü yaşayan bir adam...

Eminim ki her bilinç sahibi insanın hayatı "Tutunamayanlar"ı okuduktan önce ve sonra diye iki devire ayrılacaktır. Oğuz Atay postmodern anlatımıyla normal insanların anlayamadığı (ve anlamak istemedikleri) gerçeklere Don Kişot edasıyla saldırarak ,yüzlerine vurduğu için yaşarken bile unutulmuştur." (Yıldız Ecevit)

Günü, gündelik yaşamın girdaplarına dönerken; ironik söylemi, eleştirel bakışı asla elden bırakmaz. Öykülerinde ve "Oyunlarla Yaşayanlar" adlı oyununda da bu özelliği öne çıkar. Türk aydınının kimlik bunalımının açmazlarını, aydın imgesinin eleştirel yüzünü çarpıcı biçimde yansıtır. Bunun tipik bir örneği ise, ölümünden sonra yayımlanan, yarım kalmış "Eylembilim" romanıdır diyebiliriz.

"...Tutunamayanlar, anlatıcıları ve anlatım yöntemleri bakımından zengin bir roman ve Atay gördüğümüz gibi, bu çeşitlilikten yararlanmış. Yöntemler arasında büyük başarıyla kullandığı yöntem, kuşkusuz, iç-konuşma yöntemi. Atay, okura Turgut'un bilincini, araya aracı sokmadan, dolaysız olarak seyrettirirken, bu yöntemi kah toplumsal eleştiri, kah mizah, kah Turgut'un iç çatışmalarını sergilemek yolunda kullanmış. Ayrıca iç-konuşmayı kimi zaman diyaloga, kimi zaman çok kişili bir oyun sahnesine dönüştürerek yönteme daha karmaşık, daha renkli ve çok işlevli bir şekil kazandırdığını söylemek gerek. Tutunamayanlar, anlatım tekniği bakımından, Türk romanında, gereken ilgiyi görmemiş bir aşamadır demek yanlış olmaz sanırım." (Berna Moran)

"Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarındaki, aydın sınıfın sahip olduğu heyecan Atay'ın yaşadığı dönemde yitmiş görünüyor. Kendisini bu sınıf içinde bulan Atay, çevresindeki devinimsizliğe, üretimsizliğe, işlerin ve olayların kendi haline bırakılmışlığına dayanamamış gibidir. Bu nedenle, yazdıklarını ve yaşamını bu sınıfa yakın bir yaşayışı sürdürmenin ızdırabı ile doldurmuştur. Denize taş atmayı sürdürmüş, ancak bu taşların çıkardığı sesleri duyamamış, suda oluşan halkaların farkına varamamış gibidir. Yazdıklarının satır aralarında suyun dalgalanışının olmadığı duyusuna kapılmanın burukluğu akar durur. Dalgalar ile coşkunun, halkaların toplamından oluştuğunun ya da rüzgâra gereksinim duyduğunun ayırdına varamaz bir türlü. O dönemlerde, kendine yakın bulduğu kişilerin yarattığı dalgaların birbirinden kopukluğudur Atay'ın bunca tutunamayışının nedeni."(Selçuk YAMEN)

"Atay'ın kişilerinin bugün bize en yakın gelen özelliklerinden biri, hayat karşısında beceriksiz, "hayatın acemisi" olmaları. Tutunamayanlarda Selim Işık, Tehlikeli Oyunlarda Hikmet Benol, düşünmekten yaşamaya fırsat bulamamış, "hayat bilgisi"nden yoksun, bu yüzden de zihinlerindeki doğrularla birlikte evde kalmış, çocuk kalmış kişilerdir. Her şey çok önceden belirlenmiş gibidir: "Kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi" Selim çocukken ne futbol takımına girebilmiş, ne sınıf mümessili olabilmiş, ne korkularını yenip çocukluk aşkının peşinden dut ağacına çıkabilmiş, ne de büyüdükten sonra,kötü yaşarım korkusuyla hayata dahil olabilmiştir. Hikmet'in içindeki çocuk da, "yaşamadığı için büyümemiştir. O da Selim gibi düşünmenin kurbanı gibidir: Erkeklerin pijama ve terlikle dolaştığı, duvarlarına takvim asılan evleri gülünç bulduğu için kendine bir hayat kuramamış, sahte olurum ya da kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamamış, bir kere böyle düşündüğü için başka türlü düşünememiş, sırf öyle söylediği için bütün hayatını "kelimeler uğruna" harcamıştır." (Nurdan Gürbilek)

Bir söyleşisinde Atay şunları söyler :

Romanı, hikayeyi, tiyatroyu bir esnaflık olarak benimseyenler bile, son zamanlarda sanatın başına bir devrimci sıfatının getirilmesinin artık yetmeyeceğini anlamış görünüyorlar. Ama bana kalırsa, bu sadece, bir görüntü. Bu yeni akımın geçerliliğini hissettikleri için, bunu da, kimseye kaptırmamak niyetindeler galiba. Sanat gerekliyse onu da biz yaparız diyorlar. 'Şimdiye kadar devrimciliği, nasıl, kimseye kaptırmamışsak, bunu da kaptırmayız.' Ama inanıyorum ki Bülent Ecevit'in dediği gibi, politikacılarımız, nasıl insanımızın gerisinde kalmaya başladıysa, onlar da geride kalacaktır. İnsanımız artık, gerçeği, gerçek olmayandan ayıracaktır.(...) Halka doğruyu söyleme iddiasında olanlar, onlara güncel başarılar sağlayacak küçük hesaplar peşinde koşarlarsa önce halkın karşısında saygınlıklarını yitirirler. Sanatçının vazgeçilmez bir tutkusu saydığım özgürlüğü, böyle küçük çeteler içinde yitirmeyi hiç anlamıyorum.

"Efkan Bahri Eskin'in saptadığı gibi : Sosyalist olamayacak kadar postmodern; postmodern olamayacak kadar geleneksel; İslamcı olamayacak kadar dünyevi; dünyevi olamayacak kadar dürüsttür çünkü.

Sağlığında bütün bunlarla çakışan, yüklendiği Jön Türk ve Kemalist aydın tipolojisinin olmazsa olmaz koşulu, öğretme, değiştirme ve devinim sağlama bildirgesine sıkı sıkıya bağlı bir aydın olan Atay'ın, öğretememiş, devinim sağlayamamış ve bu konudaki umutlarını yitirmiş olması ile günlüklerine, kitaplarına sığınmış olmasının ironisi, yaşasaydı baskının bitmesini deve kuşu gibi başını kuma gömerek bekleyen kitlelerce ilahlaştırılmasından az değildir. Yaşasaydı hiç kuşku yok ki Atay, kendisini ilahlaştıran bu kitlenin de bir eleştirisini mutlaka kaleme alacaktı." (Selçuk YAMEN)



ESERLERİ :

Roman :

Tutunamayanlar (1971-72)
Tehlikeli Oyunlar (1973)
Bir Bilim Adamının Romanı (1975)
Eylembilim (1998)

Öykü :

Korkuyu Beklerken (1975)

Oyun :

Oyunlarla Yaşayanlar (19985)

Günlük :

Günlük (1987)

amatörce-iz

OĞUZ ATAY / TUTUNAMAYANLAR / ASIM BEZİRCİ / SEÇME ROMANLAR / 1973
______________________________________________________

Oğuz Atay 1934'te İnebolu'da (Kastamonu) doğdu. 1939'da Ankara'ya geldi. 1951'de Maarif Koleji'ni, 1957'de Teknik Üniversite inşaat Fakültesini bitirdi. Askerliğini yaptıktan sonra, 1960'ta Teknik Okula girdi. Devlet Mühendislik Ve Mimarlık Akademisi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Oğuz Atay Tutunamayanlar adlı kitabıyla 1970 TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Yeni Dergi ile Soyut'ta hikayeleri yayımlandı.

ESERLERİ
Roman: Tutunamayanlar, 1972

ÖZET
(Tutunamayanlar alışılmışın dışında bir romandır. Belirli bir olayı sergilemekten çok izlenimler, çağışımlar, taşlamalar, ayrıntılar ve ruhsal çözümlemelerle oluşur. Bu bakımdan, özetlenmesi güçtür. Ancak, romanın konusu, kısaca şöyle açıklanabilir:)

Genç mühendis Turgut Özben yakın arkadaşı Selim Işık'ın kendini bir tabancayla vurduğunu gazeteden öğrenir. Olayın çok etkisinde kalır. İntiharın sebeplerini merak eder. Bu amaçla araştırmalara girişir.İlkin Selim'in arkadaşlarından Metin ve Esat'la görüşür.

Metin kendisine şunları anlatır: Metin'in Zeliha adlı bir kızla ilişkisi vardır. Selim kızın ona uygun düşmediğini söyler. Fakat Metin kızı bırakınca, bu kez Selim ona tutulur. Metin bunun üzerine yeniden kıza yanaşır. Kız ise bir süre sonra onlardan ayrılır, bir başkasıyla evlenir.

Esat da Selim için şunları söyler: Selim'i lise öğrencisi iken tanır. ilginç, zeki, oyuncu bir çocuktur. Çok kitap okur. O. Wilde'a hayrandır. Fakat M. Gorkiyi okuyunca onu sevmez olur. Esat'la oyunlar düzenler, birlikte eğlenirler.

Turgut Özben Selim'in arkadaşlarından Süleyman Kargı'yı bulur. Süleyman ona Selim'in yazdığı 600 mısralık bir şiir verir. Şiire göre "Selim Işık Tek ve Türk. Ve duygulu aman sız/sabırsız ve olumsuz, yaşantısında cansız» sanılan bir kişidir.
Turgut Özben Selim'le ilişkisi olan Günseli adlı bir kızla tanışır. Günseli Selim'e bir toplu gezintide rastlamıştır. Sıkıntılı ve asık suratlıdır. Onu avutmağa kalkışır. Fakat Selim'in soru yağmuruna tutulur. O gün anlaşamazlar. Aradan bir ay geçer. Selim onu telefonla arar. Buluşurlar. ilişkileri gitgide ilerler. Ne var ki Selim evlenmeğe yanaşmaz. Çok kuşkuludur, geleceğe güveni yoktur, inançsızdır aile düzeninden de hoşlanmaz. Bağsızdır. Bir ara kendini içkiye verir. Çevreyle uyuşamaz. Sanki bir kafese kapatılmıştır. Hastalanır. «Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadığını» düşünür. Günseli'ye bir mektup gönderir, Ardından intihar eder.

Selim son günlerinde «Tutunamayanlar» üstüne bir ansiklopedi hazırlamağa girişir. Orada kendisine de bir madde ayırır. Bu maddede belirttiğine göre, Selim bir kasabada doğmuştur. Babası memurdur. Küçükken ağır bir hastalık geçirir. Altı yaşında ailesiyle büyük bir şehre göçer. Sabri adli bir çocukla arkadaş olur. Okula gider. Uzun boylu olduğundan arka sıraya oturtulur. Sınıfta çok konuşur. Ortaokuldayken Pitirgilli'yi okur. Sonra kızlarla dolaşmağa başlar. O sırada Dünya Savaşı patlar. Yiyecekler pahalılanır. Askerliğini yaparken Süleyman Kargı ile tanışır. Askerlik bitince açıkta kalır. Kimse ona sahip çıkmaz. Bütün hayatıca düşüncelerinden kaçar. Sonunda odasına kapanır. Yemek yemez, içki içmez olur.

Turgut Özben araştırmaları sırasında yavaş yavaş kendi benliğini tanır: O da tutunamayanlardan biridir. Kendini o zamana değin birtakım törelerin, alışkanlıkların yönettiğini sezer. Gitgide bağımsızlığa doğru kayar. Evinden ayrılır. Bir trene binip gider. Gözden kaybolur.

YARGI
«Bir roman; gerekli gereksiz ayrıntılarıyla, kendi bütünlüğünü zedeleyen fazlalıklarla, yinelemelerle, filtreli sigaranın kanseri % 7 oranında azalttığını söylemeden geçemeyen bilgilerle dolu. Yazarının, ayıklama ve seçme gözetmeden, ne biliyorsa içine katmaktan zevk duyduğu sayfalar. (...) Romanın üslup özelliğinde, değişikliklerin, sıçramaların büyük payı olduğunu daha önce belirtmiştik. Nitekim, 351 sayfada. eylem birdenbire düşünceye yer vermekte hemen biraz aşağıda ise oyun... biçimine dönüşmektedir. Atay, Tutunamayanlar içın herhangi bir kural koymamış, şiirden oyuna varıncaya kadar, her yazı türünü kullanmıştır. (...) Okunuşundan sonra, "İnsanın aklına her geleni yazmasından bir roman ortaya çıkabilir mi?" diye sorulabilir. Oğuz Atay ayıklama nedir tanımıyor, ya da bu, bize böyle geliyor. Düşünceler, hiç bir zaman, kişileri duygulandırmaya yetmemiştir. Bir roman da, sürekli olarak eleştirisel aklın kullanılışı ve "humour"un ağır basışı, "somut insan gerçeği'ni yok etmeye yeter.» (Mehmet Seyda, Yeni Dergi, Mayıs 1972).

«Toplum kurumlarıyla kuralları karşısında uyumsuz kalan insanın dramnı değişik teknikle işleyen eser, roman alanında adı duyulmamış bir yazar olgun düzeyini getirdi. Okunmasının güçlüğüne karşın, bıraktığı ilk etki ile özgün ve derin göründü; bir sürpriz tadı taşıdı. Uyanık ve araştıran bir gözlemin toplum sorunlarını eleştiren ve değerlendiren bakışı, usta bir anlatım yetisiyle birleştiği için ödülü hak eder bütünlüğe vardı." (Rauf Mutluay; Cumhuriyet, 07.03.1971).

«Gerçekten Tutunamayanlar gerek olay örgüsü, gerek anlatım biçimi açısından alışılmışın dışında bir romandır. (...) Oğuz Atay'ın anlatmaya çalıştığı insan bizden başkası değil. Günümüz Türkiyesinde yaşayan değer yargılarını batının oluşturduğu, küçük burjuva alışkanlıkları ve duyguları edinmiş bir insan bu. Görünüşte bu düzenin tutunmuşlarından, bütün suçu kendi dışında arayan tutunmuşlardan. Çelişki de burada zaten. Çünkü sorun kendi içimizde. Bunu çözmeden dışımızdakini çözmeye çalıştığımız için bir kargaşadır gidiyor. (...) Tek bir olayı anlatmıyor Oğuz Atay. Ele aldığı insanı verebilecek bir yığın küçük olaydan bir bütüne varmayı deniyor. Tipler çizerek, bu tiplerin yer aldığı bir olayı değil, tersine olaycıkların oluşturduğu insanı yakalamaya çalışıyor. Bunun için de bütün anlatım olanaklarını deniyor, en küçük bir ayrıntıyı bile hesaba katıyor.» (Atilla Özkırımlı; Yeni Ortam, 28.10.1972).

Evet, edebiyatımız için yeni bir perspektif; yeni bir üslup; ilginç bir bakış acısı. (...) Oğuz Atay Tutunamayanlar'da Cumhuriyet dönemi_kentsoylu aydınının acımasız bir eleştirisini yapıyor. Ama genellikle olumlu, hırpalayıcı, dürtükleyici, harekete getirici bir eleştiri değil bu... Daha çok bir bıkkınlığın, kesin bir pesimizmin yansıması gibi görünüyor bize..." (Zühtü Bayar; Barış gazetesi, 09.08.1972).

«Tutunamayanlar, yeniliği, değişikliğiyle çarpıcı bir roman. Türkiye'de geleneği olmayan bir roman tarzının oldukça başarılı bir ürünü. tk bakışta belki çok dağınık, çok keyfi. Yazar aklına geleni yazmış gibi. Oysa bu dağınık görünüşlü malzeme titiz bir seçmeyle toplanmış ve rasgele değil yapısal bir bütün meydana getirecek biçimde örülmüş. Oğuz Atay özellikle roman kuruculuğuyla başarılı bir yazar. (...) Tutunamayanlar'ın ana kişileri Turgut Ozben ve Selim Işık Sorun, "tutunamayan" insan tipini vermek olduğu için, ayrılıkları kadar ortaklıkları da vurgulu ikisinin. (...) Demek, dünyanın anlaşamadığı İsa gibi, Selim de bir Işık'tır, ama içinde yaşadığı dünya onu da anlamamakta. İsa gibi o da bu dünyanın pisliğine kurban gitmektedir. (...) Gelgelelim, bu tanımladığım yoğunlukta bir ironi yok Tutunamayanlar'da. Çünkü Oğuz Atay böyle köklü bir nihilizme sahip değil. İroni, romanda, Oğuz Atay'ın nihilizminin sonucu olarak değil, duygusal bağlanmasının sonucu olarak var -duygusallığını denetleme aracı olarak var. (...) Tutunamayanlar'da küçük burjuva dünyamız değerleri, ülküleri, gözlemleri, davranış ve düşünce tarzlarıyla zekice alaya alınıyor. Ne var ki bu dün ya varolan ve mümkün olan tek dünya gibi konuyor. Dış dünya ve kahramanların erdemleri, değerleri arasında böylece bir uçurum meydana geliyor (Murat Belge; Yeni Dergi, Aralık 1972).

KAYNAK
Yukarıda alıntı yapılan yazılardan başka zikredilebilecek kaynaklar: Doğan Hızlan; OA ile konuşma, Yeni Gazete, 16.03.1971. Pakize Kutlu; OA ile konuşma, Yeni Ortam, 30.09.1972. Faruk Haksal; Yeni Ortam, 12.11.1972.

..............
..............
_____________________________________________________
(*) Refika TANER-Asım BEZİRCİ; Seçme Romanlar, 1973, s.225-229

 

 

YAŞAM YOLUNDA iLK ADIMLAR

OĞUZ ATAY

YAŞAMI

A. ÇOCUKLUĞU VE AİLE ÇEVRESİ

 

Oğuz Atay'ın babası, 1892 yılında Kastamonu'nun Devrekani ilçesinin Etçiler köyünde doğar. Oğuz Atay, 'Babama Mektup" başlıklı metninde "doğdun (...) köyde, kasabada, taşrada yetiştin," ( KB.162) diye söz eder babasından. 1909 yılında Kastamonu'da polis memuru olarak göreve başlayan Cemil Atay, 1911'de komiser muavini, 1914'te ikinci sınıf komiser, 19l9'da Kastamonu ser komiseri olur; çalışkan ciddi ve güvenilir yapısıyla meslek yolunda hızla ilerlemektedir. 1920'den sonra Küre, Bafra, Safranbolu, Sinop, Taşköprü ve Kastamonu'da hukuk mekanizmasının çeşitli kademelerinde sorgu yargıcı ceza yargıcı ve savcı olarak görev yapar. Osmanlı döneminin alaylı hukuk sisteminden gelmektedir. Mesleğe polis olarak başlamış, 10 sene zabıtada çalışmış,17 sene de hukuk bürokrasisinin çeşitli görev basamaklarında bulunmuş, sistemin üst kademelerine kadar yükselmiştir. Ankara Hukuk Fakültesinden 1942 yılında 50 yaşındayken diploma alır.(YE. 24) 1933 yılında İnebolu'da görevli olduğu sırada orada Muazzez Hanımla evlenen   Cemil Atay'ın ilk çocuğu Oğuz Atay da 1934 yılında İnebolu'da dünyaya gelir. Okul öncesi yılları İnebolu'da ve Kastamonu'da geçer.

Anne Muazzez Hanım, toplumun ilk çalışan kadınlarındandır. Evlilikten sonra İnebolu'da başladığı ve 2 yıl sürdürdüğü ilkokul öğretmenliğini eşinin Kastamonu'ya atanması nedeniyle daha sonra Kastamonu'da İsfendiyarbey ilkokulunda (1938 ) devam ettirir. Aile içi eğitimde öğretmen annenin rolü büyüktür; Oğuz Atay'ın ilk öğretmenidir anne… Okumayı okula gitmeden daha 5 yaşında iken sökmüştür. Karşıt kişiliklerine karşın anne ve baba birbirlerinin dillerinden iyi anlamaktadırlar. Babanın   milletvekili oluşuyla 27.03.1937'de Ankara'ya taşınır aile.

 

Küçük bir Anadolu kasabasından yaşam yoluna çıkıp, kendi çabasıyla kamu kesiminde ulaşılabilecek en üst düzeye yükselen bir Anadolu çocuğudur Cemil Atay. Bu, onu çevresinde saygın bir konuma getirmiştir. Anadolu geleneklerinde bir tür ağa konumudur bu. Ancak toprak ve köy sahibi feodal ağanınkinden farklı bir konumdur Cemil Atay’ınki; köylüyü sömürme üzerine kurulmamıştır: hami aydın kimliğiyle daha çok, veren biridir o. Kızı Okşan Ögel, büyük kentteki evlerine babasının köylülerinin sık sık geldiğinden söz eder: "Köylülerinden birinin apandisi patlar birinin gözü rahatsızlanır birinin guatrı vardır; Gelip aylarca bizde kalırlardı." Dinsel baskının güçlü olmadığı, kaç-göçün yaşanmadığı bir yörenin insanlarıdır bunlar. Cemil Atay'ın Anadolulu kimliği, kimi zaman şah ı Cemil Atay’ın doğum yu, TBMM. kayıtlarında 1892 (1302), nüfus kaydında ise 1890 olarak geçmektedir.

 

 

 

----------------------------------------------------------------------------

2 Bk TBMM. Türk Parlamento Tarihi Araştırma Grubu V1. Dönem Milletvekili Biyografiler

e-posta: bariscanogul@gmail.com 

ELMAPINARI'NDA 'EĞİTMEN RIZA'NIN EVİNDE

18/9/2008 · Kategori: Gezi

ELMAPINARINDA EĞİTMEN RIZANIN EVİNDE

 

 

 

Elmapınarı'nda Eğitmen Rıza'nın Evinde / Ali ŞAHİN

 

(Fakir Baykurt'un, Kaplumbağalar Romanının Kahramanlarından)

 

 "Tozak köyü şu koca yeryüzünde, kıyıda köşede kalmış bin yamalı bir yoksul yorganı, alabildiğine kurak, bakımsız, unutulmuş. Ahalisi desen günümüz köylüsü: Hâlâ devletten medet uman, "Hökümetimiz en iyisini bilir" diyen, cahil, kaba saba ama bir o kadar çalışkan, sahici ve vicdanlı. Köyün Eğitmen Rıza'sı, Muhtar Battal'ı ve akıllı delisi Kır Abbas'ı gün olur akıl yürütür, el ele verir, köylüyü de peşine takıp bir bağ kurar, hem de taşlı bir tarlada, bin bir emekle, özveriyle ve gece gündüz çalışarak. Tam ağızları üzümlerle tatlandı, yürekleri umutla doldu derken, hiç ummadıkları bir anda hükümetin tokadını yerler... ama ne tokat! Bir anda, bürokrasinin çarkında bir çapak olup çıkarlar. Hak hukuk ararlar aramasına ama neyin hakkı, neyin hukuku?" (*)

"Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikâyesini anlatıyor." Diye tanıtılmış arka kapak yazısında kitap.

 

Aklıma koydum bu kez.. Tozak kırını, eğitmen Rıza'nın oğlunu ve mezarını görüp O mekânı havasını teneffüs edeceğim iyice. Kastamonu'da kısa dönem şube müdürlüğüm sırasında ilk Müfettiş Emin Arık getirip tanıştırmıştı Yalçın Dikenoğlu'nu… "Bak Ali Şahin" diyerek, "sen Fakir'in Kaplumbağalarını okumuş muydun, gerçi senin gibi kitap koliğe bu soruyu sormak abes ama… Oradaki Eğitmen Rıza'nın oğlu Yalçın. O da bizim gibi kısa dönem vaatleri üzerine mesleğe emeklilikten sonra yeniden dönmüştü.   Çankırı'ya Elmapınarı'ndan pulluk demiri yaptırmaya gelmesi onu yeniden mesleğe döndürmüş, Kastamonu'lara kadar gelmiş, ancak mesleğe döndürmeyi başaran Çankırı DSP yerel yöneticileri, onu bir türlü vaatlerini yerine getirip Çankırı İl Milli Eğitim Müdürü yapamamış ya da yapmaya yanaşmamışlardı nedense.

 

98'in ilk yarısında çok hoş bir dostluğumuz oldu, nerdeyse ayrılmaz ikiz kardeşler gibi. Ben de ara sara Kastamonu Öğretmen evinde kalırdım, kimi zaman bir yemek arkası içilen iki iki ölçü rakının mahmurluğunda, kimi zaman ayık, oturur sohbetler ederdik… Kimi zaman bu işin olacağına inanır yanında bizi de götürürdü Çankırı'ya. Güzel fıkralar bilir, çok da güzel anlatırdı… Yakışırdı ağzına. O kadar fıkra dinledim kendisinde ama herhangi bir fıkrayı ikinci kez dinlemek nasip olmadı, unutmazdı onu, aynı kişiye aynı fıkrayı ikinci kez anlatmazdı. Bir toplulukta dinlemeyenler olduğunda bili o grupta birine anlatmışsa falancaya anlattım, o biliyor o anlatsın derdi. Kimi zaman da Müfettişler odasında oturmayı fazla sevmediğinden doğru bizim yanımıza damlardı fırsat bulursa. Hatta takılırlarmış arkadaşları Yalçın Bey'e İki Alilerin yanında bir oda vermişler, diye. Yukarıya çıktığında nasıl olsa en azından iki Ali'nin birini bulurdu orda.

 

 Birinde bir kurumun misafirhanesine yemeğe gitmiştik. Yanımızdakilerden birinin arkadaşı geldi haber alınca, buyur ettik. O kurumda bir şube müdürüydü sanırım. Yedik içtik, uzunca bir zaman; sohbetler, sohbetleri; fıkralar fıkraları kovaladı, vakti kerahet geldiğinde adamcağız bizim hesabı ödemeye kalktı ve ne yapsak para etmedi. Vakit geç olmuştu be saatten sonra Taşköprü'ye gidilmezdi hele hele de bu kafayla yolda direksiyon kullanarak br de yek başına.. Öğretmen evine gidip sade kahveleri söylüyoruz. Bir huh dedikten sonra Yalçın Bey, Bak Ali Bey, sana bir fıkra anlatacağım, iyi dinle." demeden hemen karşı çıkıyorum: "Hiç mümkün değil, alıştın değil mi adama fıkraları anlatıp anlatıp bizim hesabı ödettin. Şimdi de kahveleri bana saracaksın değil mi?" Espriye ikimiz de aynı anda gülüyoruz, o turfanda bir fıkrasını daha anlatıyor, zamana ve zemine uyan, ona da gülüyoruz birlikte. Abi diyorum, ne işin var bir müdürlük için ta buralara kadar gelmişsin, sen bu fıkraları yazsan oturup valla poşet poşet satar… Yalçın Bey, meslek kıdeminde yıldan eksik kalan 6 ayını yıla tamamlayınca yerel politikacılardan umudunu kesip Ankara – Çankırı yolu 101. kilometresindeki baba ocağı Elmapınarı köyüne yerleşti. Yazları orada çiftçilik yapıp kışları Ankara'da bulunan çocuklarının yanına geçiyor. Ankara Hacettepe'deki periyodik kontrollerden birinden Kastamonu'ya dönerken buradadır umuduyla sapıyorum Tozak kırlarına doğru, yoksa da mekânı görürüz diyorum. Tren yolunu geçip kıvrılan ince yollara düşüyoruz. Sonra bir kıvrımda küçük bir çeşme. İnip elime yüzüme bir su çarpıp dudaklarımı ıslatıyorum. Eşim inmiyor arabadan, onun âdeti değildir her yerden su içmek, arabadaki su sıcak da olsa ona talim eder, bereket yeni, Baykuş boğazında mutat saç kavurmamızı yedikten sonra oradan doldurdu. Akşam beş çayını da Yalçın Bey'e saracağız, sonra geç olmadan yolumuza koyulacağız yeniden. O canım bağlar gitmiş, yerine alabildiğine bir bozkır gelmiş. Kaplumbağalar romanı geliyor gözümün önüne. Orada sabah sabah çok sevdiği yumurtayı sevmekten bir anda vazgeçen hatta nefret eden, iğrenen ilköğretim Müfettişinin arkadaşlarını şaşırtışı geliyor gözümün önüne, kaplumbağayı yaz ateşinde ters çevirip bırakan Kır Abbas…

 

"Anadolu köylerinin durumunu, gelişmesini, tarımsal meseleleri, köydeki sınıf ve güç ilişkilerini gerçekçi bir biçimde yansıtmaya çalışan Köy romanlarının sosyolojik önemi edebiyata oranla ağır basar; çünkü o yıllarda köy sorunlarını işlemeyi 'bizim sosyologlarımız, bizim tarihçilerimiz, bizim filozoflarımız, diğer böyle sosyal işlerle uğraşan düşünürlerimiz henüz daha yapmış değiller'ken, köy romanları bir tanıklık, bir otobiyografi tarzında yazılmış, 'icabında otuz sene içinde politikacılara, iş sahiplerine, mesuliyet sahiplerine faydalı olacak döküman durumunda'dırlar. Behice Boran'ın sözleriyle özetlersem; "Ekonomik-sosyal meselelerin bilimsel açıdan incelenmesi, tartışılmasının yasaklandığı uzun yıllarda Türk solu ifadesini sanatta bulmuş, sol fikirler en fazla sanat yoluyla toplumu etkilemiştir." Diyor A. Ömer Türkeş, Literatür Yayınevinin, Fakir Baykurt külliyatına 'Kaplumbağalar' ile başlaması nedeniyle Radikal'e yazdığı bir yazısında.. Ve ekliyor: "Bu eserler, Türk toplumunun aynaya yansıyan suretidir aynı zamanda" (Radikal Gazetesi'nin Kitap Eki, 13.10.2006)

(*) Fakir Baykurt, Kaplumbağalar, Literatür Yayınevi, 2006, 363 sayfa, 9 YTL.

** Asıl adı Tahir olan Fakir Baykurt 1929 yılında Burdur'da doğdu. 1948'de Gönen Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra köy öğretmeni olarak çalışan yazar, 1955'te Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Sivas, Hafik ve Şavşat'ta Türkçe öğretmenliği yaptı. Demokrat Parti yönetimi tarafından öğretmenlikten alınarak pasif bir göreve getirildi. 1958'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ilk romanı Yılanların Öcü nedeniyle hakkında kovuşturma açıldı. 1960 yılındaki askeri müdahalenin ardından ilköğretim müfettişliğine getirildi. 1962-63 yıllarında ABD Bloomington Indiana Üniversitesi'nde ders araçları konusunda uzmanlık eğitimi gören Baykurt, Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) ve Türkiye Öğretmenler Dernekleri Milli Federasyonu'nun (TÖDMF) genel başkanlığına seçildi. 1969 yılında Türkiye çapındaki ilk öğretmenler boykotuna katıldığı için bir kez daha açığa alındı ve 12 Mart 1971'deki askeri darbeden sonra uzun süre tutuklu kaldı.
Edebiyata şiirle adım atan Fakir Baykurt, yazın hayatını toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla yazdığı kısa öyküler ve köy notlarıyla sürdürdü. Yeditepe, Varlık, Cumhuriyet, Evrensel ve Yön gibi dergi ve gazetelerde çeşitli yazıları çıkan Baykurt, 1955'te öykülerini derlediği ilk kitabı Çilli'yi yayımladı. Bunu, köy yaşamını, köylünün arzularını, sıkıntılarını ve çelişkilerini dile getirdiği hikâye kitapları ve romanları izledi.
Yalın, şiirsel bir dil kullanan yazar, eserlerinde halka mal olmuş deyişlere ve deyimlere de sıklıkla yer vermiştir. Tırpan ile 1970 TRT ve 1971 TDK ödüllerini, Can Parası (1973) ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kara Ahmet Destanı'yla Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan yazarın Yılanların Öcü adlı yapıtı 1961'de Metin Erksan, 1985'te Şerif Gören tarafından filme çekildi.
11 Ekim 1999'da Almanya'nın Essen kentinde vefat eden Fakir Baykurt'un cenazesi, 1977'den beri yaşadığı Duisburg'da düzenlenen bir törenden sonra İstanbul'a getirilerek Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü (1958), Irazca'nın Dirliği (1961), Onuncu Köy (1961), Kamlumbağalar (1967), Amerikan Sargısı (1967), Tırpan (1970), Köygöçüren (1973), Keklik (1975), Kara Ahmet Destanı (1977), Yayla (1977), Yüksek Fırınlar (1983), Koca Ren (1986), Yarım Ekmek (1998), Eşekli Kütüphaneci (2000) adlı romanları yanında, onlarca hikâye, şiir ve çocuk kitapları yayımlanmıştır. Kitapları çeşitli dillere çevrilmiş, Türkiye'de ve çevrildiği ülkelerde birçok ödül almıştır.

e-posta: bariscanogul@gmail.com

ALİ ŞAHİN: EN İYİ DERLEYİCİ

17/9/2008 · Kategori: Deginmeler

02 Ocak 2006 Pazartesi

ALİ ŞAHİN: EN İYİ DERLEYİCİ

"...Kastamonu'nun Devrekani ilçesindeki Mustafa Kaya Şenlik bölge okulundakiöğrencilerin en belirgin özelliği, Türkçe öğretmeni olmak istemeleri. Genç Türkçe öğretmenlerine olan hayranlıklarını gizlemeyen öğrenciler, Türkçe ders saatlerini iple çekiyorlar.

*Hüzünlü öykülerini anlatarak içlerini dökmek için birbirleriyle kıyasıya yarışırken, üzerlerine çevrilen objektife karşı anında 'hazır ol'' durumuna geçiyorlar.'Ekmek elden su gölden, bir de dayak olmasa'
Kastamonu'nun 5 bin nüfuslu Devrekâni ilçesine bağlı 262 öğrencili Mustafa Kaya Şenlik Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO). İnebolu, Devrekani ve Küre'nin dağlık köylerinden gelen yoksulluğu tüm ağırlıklarıyla taşıyan çocuklardan oluşuyor. 1998- 1999 öğretim döneminde hizmete açılan okul, ilçeden 13 kilometre uzaklıkta bulunuyor.
108 kız öğrenci okuyor. Çok sayıda yoksul öğrenciye ''eğitim kapılarını'' aralıyor. Aile özlemiyle karışan korku yüzünden altına kaçıran çocukların gece saatlerinde nöbetçi öğretmenler tarafından tuvalete kaldırıldığı okulda, ikinci çözüm de altı muşamba serili yatakların bulunduğu ''harita odaları''. İdrarın çarşafta harita izi bırakması nedeniyle ''harita odası'' adı verilen özel bölümlere alınan çocuklar ilaçlarla tedavi ediliyor.
Mustafa Kaya Şenlik YİBO'daki öğrencilerin en belirgin özelliği, Türkçe öğretmeni olmak istemeleri. Genç Türkçe öğretmenlerine olan hayranlıklarını gizlemeyen öğrenciler, Türkçe ders saatlerini iple çekiyorlar.
Hüzünlü öykülerini anlatarak içlerini dökmek için birbirleriyle kıyasıya yarışırken, üzerlerine çevrilen objektife karşı anında ''hazır ol'' durumuna geçiyorlar.
Müdür yardımcısının kendilerine yönelik hoşgörüsüzlüğünden yakınan öğrenciler, yaşadıkları acıları anlatırken adlarının açıklanmamasında da ısrar ediyorlar. Okul yöneticisinin, birkaç arkadaşlarının sırtında sopa kırdığını sırasıyla onaylarken şiddeti kendi tümceleriyle şöyle aktarıyorlar:

''Öğretmenimiz, bize tekme tokat girişiyor. Sanki dövmek için bahane arıyor. Geç yattığımızda, tuvaletleri, koğuşları iyi temizlemediğimizde, birisinin parası kaybolduğunda, banyoya izinsiz girdiğimizde, yemek saatinden 10 dakika önce yemekhaneye gittiğimizde bizi dövüyor, ellerimize poşet giydirerek tuvalet temizletiyor. Fırçalarla değil elimizle temizletiyor. Değnek gibi bir sopası var. Hafta sonlarımız zaten hep dayakla geçiyor. Ders anlatması da çok sinirli. Bize bir şey yazdırırken ayaklarını sıraya dayıyor. Yetişemediğimiz yeri tekrar sorduğumuzda, bizimle 'elma, armut' diye dalga geçiyor.''
Kâh kuşkulu bakışlarla ''ispiyoncu arkadaşlarını'' kolaçan edip, kâh uzaklara dalıp, her konuyu tek isteğe bağlıyorlar: ''Lütfen bizi Sadık öğretmenden kurtarın.''
'İmam olmak istemiyorum'
11 yaşındaki 5. sınıf öğrencisi Ömer Faruk Cebeci 'nin yatılı okulda okumaktan memnunluğu endişeyle örülü. Özetliyor günlerini:
''Ekmek elden su gölden! Burası köye göre çok daha rahat, bir de büyük öğrencilerden dayak yemesek.''
Babası köyde imam, ancak o ''doktorluk ya da öğretmenlik'' mesleğini istiyor. Babasının mesleğini istememesini çocuk saflığıyla anlatıyor:
''İmamlık çok zor iş. Bu konuda kendime güvenemiyorum. İmam olursan, çok sorumlu olman gerekiyor. Hadi, saat 05.00'te kalkamadım, sabah ezanını okumayı unuttum. O zaman ne olacak? Tabii ki çok kötü olur. Ben bu sorumluluğu alamam. Ezan okumayı unutmama konusunda kendime güvenemiyorum.''
Okula diğer kardeşiyle birlikte babası tarafından yazdırılmış. Ailesinin, para gönderememesine değil, ama ''yaşamın adaletsizliğine'' tepkisini gizleyemiyor:
''Büyük çocuklar bize küfrediyor, bizi dövüyor, onlara gücümüz yetmiyor. Yemeklerden de şikâyetimiz var. Canımız salata, yumurta, meyve çekiyor. Arkadaşlarımız sık sık kabakulak, grip oluyor.''
Yine de öncelikli isteğini bilgisayar ve televizyon olarak sıralıyor.
İnşaat işçiliği de düşlenir mi?
12 yaşındaki Selami Bakal 'ın en büyük düşü ''inşaat işçisi'' olmak. Annesine ilişkin bildikleri, büyükanne-büyükbabasının anlattıklarıyla resimlenmiş. Çocuk yüreğinde duyduklarıyla örmüş tepkisini de:
''Benim babamı annem öldürmüş. Bir gün babam, gece dedemin yanına uğrayınca annem Satılmış diye biriyle kaçmış. Daha sonra da babamı hayalarına vurararak öldürmüşler. Annem şimdi Kastamonu'da yaşıyor. Beni bu okuldan almak istedi, beni görmek istedi, ama onu görmek istemedim. Küçükken beni de öldürmek istedi. Beni küçükken tepedeki beşikten yuvarladı. Ondan nefret ediyorum. Bana amcalarım bakıyor.''
Bir amcası kız kaçırdığı için cezaevindeymiş. Umutlarının erken kırıldığını ele veriyor, ama amcasını mı daha çok seviyor, mesleğini mi, anlaşılamıyor:
''Aynı onun gibi inşaat işçisi olmak istiyorum. Hayattan fazlaca bir beklentim yok.''
Patlamış ayakkabısından dert yanarken okulu da es geçmiyor:
''Hep fasulye yiyoruz. Çarşafları hafta sonu ailemize götürüyoruz. Ama ben en son 15 tatilde köye gitmiştim. O zamandan beri çarşaflarım temizlenemedi. Ayrıca daha çok banyo yapmak istiyoruz.''
Annesi ve babası 7 yıl önce ayrılan Mustafa Oral , aile özleminin yanı sıra geçmişe duyduğu öfkeyi de büyütüyor. 7 yıldır annesinin onu hiç aramamasını aktarırken gözleri buğulanıyor, babasının işsizliğinin sona ermesi belki ilk umudu. 1 kardeşi burada, diğer 2 kardeşi de yetiştirme yurdunda. Ailesini göremediği geçmiş Şeker Bayramı'nda olduğu gibi bu bayram da onun için ''yalnızlığı'' perçinliyor.
Asmaloz köyünden gelen Dilek ve Melek Öztürk kardeşler de sisli bir geçmişi sıralıyorlar. Dilek 12, Melek 13 yaşında... Okumak istemeyen Melek, bu okula yazdırılan kardeşi nedeniyle 6. sınıfa kaydolmuş. Ailesinden ilk defa ayrılan Dilek, okulun ilk günlerinde bunalım geçirerek ''intihar edeceğini'' söyleyince, annesi diğer kardeşi Melek'i de okula göndererek olayı çözümlemiş. Evin geçimini sağlayan ağabeyinin İstanbul'da bir konfeksiyoncuda çalıştığını anlatıyor. Geleceğe yönelik hedeflerinde de çıtayı alçak tutuyor:
''Çocuklara iyi davranmayı ve Türkçe öğretmeni olmayı istiyorum.''

Ali Şahin'e ulaşmanın en kestirme yolu: Taşköprü'den Bakış
http://www.blogcu.com/alisahin37/152543/


ali şahin
Biyografisi:
"Ben ve Sitem Hakkında" En çok; kültür, sanat, edebiyat... ve birazcık da politika; sonra yaklaşık 5 aydır- 19 Haziran 2005'ten bu yana- da site merakım...
• Ad Soyad: Ali ŞAHİN
• Cinsiyet: Erkek
• Doğum Tarihi: Şubat 2, 1952 (Yaş: 53)
• Yer: Kastamonu/ Taşköprü, Turkiye

ALİ ŞAHİN (alsah*) : Kastamonu- Taşköprü Yazıhamit Köyü (02.02.1952); Yazıhamit Köyü İlkokulu (1964); Taşköprü Ortaokulu (1967); Çorum Öğretmen Okulu (1970); Ankara GEE Türkçe Bölümü (1975- 1978 Mektupla Öğretim); Eskişehir AÜAÖF' nde TDE Lisans tamamlama (1992 Dışardan); Tosya Gökçeöz Köyü (1970-1974); Taşköprü Kızılcaören Köyü İlkokul Öğretmenliği (1974-1980) ve Taşköprü Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi TDE Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı (1980-1998); İl Milli Eğitim Müdürlüğünde Tedviren Şube Müdürlüğü (1998); Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (1998-2003) ve Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (2003- 2004) Emeklilik (17.02.2004- ?)

E- posta:
alisahin37@gmail.com
alsah@mynet.com
asahin37@hotmail.com
sahin_ali_@hotmail.com (Yeni Edebiyat)

ilgi alanlarım: Kültür, Sanat, Edebiyat, Eğitim

GençEdebiyat
http://gencedebiyat.blogspot.com/2006/01/ali-ahin-en-iyi-derleyici.html

e-posta: bariscanogul@gmail.com

“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA̷

17/9/2008 · Kategori: Deneme

“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA… (*)
ALİ ŞAHİN


Cide Postası’na yazar mısın? Dedi Sevgili adaşım … Yazar mıydım, yazarsam ne yazardım? Yazmak basit bir eylem gibi görünmekle birlikte zor bir uğraş, ya da bana göre öyle olmuştur hep…

Evet uzun zamandır nerdeyse kırk yıldır bir yerlere bir şeyler yazarım.. Niçin, kimin için diye düşünmem. Hani Sait Faik, 'Yazmasam ölecektim' diyor ya, yazmak rahatlatır insanı, içini boşaltır ferahlarsın. Neler yoktur ki o defterlerde, küçük küçük kesilmiş kağıtlarda.

Ben defterden çok çeyrek sayfaları yeğlemişimdir hep. Kolay olur, alfabetik sıraya dizersin bozarsın, yeniden dizersin.. Öğretmenlik yaşamımda da hiç haz etmedim her gün günlük plan yapmaktan ama klasik plan dışında hep notlarla girdim derslerime.. Çeyrek kağıtlarda, çoğu zaman yarım kağıdı ikiye katlayıp kesmeden iki çeyrek kağıt türeterek. Tekrar geliştirerek kullanmak imkanını da verdiği için bayağı güzel de bir yöntem bana göre, elimde yetki olsa günlük planları böyle yaptırırdım öğretmenlere…

Birinde Bakanlık Müfettişi, dersimi dinledi plan dedi yazar ve konu adlarına göre düzenlediğim kağıtları yıllık planlarla dosya içinde uzattım, bunlar ne diye öfkelendi, kağıtları yerlere saçtı, toparlayıp tekrar koydum masasına. Edebiyat öğretmenleriyle yaptığı toplantıda hiç değinmedi, plan yokluğuna, raporunda da…

Ne alaka diyeceksiniz siz şimdi haklı olarak, bunları neden anlatıyorum? Geleceğim oraya. Yazmak, düzenli planlı, günü gününe, haftada mutlaka bir yazı, ayda bir yazı.. Bu kalıplar beni hep zorladı, her gün köşe yazısı yazanlar ne yazarlar diye inceledim zaman zaman, nasıl olur da tekrara düşmezler? Evet her gün bir yerlere bir şeyler karalarım ama, bunlar o kadar dağınıktır ki, kimi zaman içlerinden alacak verecek hesapları, hatta bakkal listesi bile çıkar.. Bazen okuduğum bir kitap, kimi zaman pek sinemaya gidemesek de TV’de izlenen bir film, bir açık oturum, ne bileyim işte aklınıza ne gelirse, bana bir şeyler karalattırır hep ama başlamış bitmişten sayılır diyenlere inat başladığım bir yazıyı dört başı mamur bitirememişimdir hiç.. Bunun adını koyamadım ben.

İlk yazıya nasıl başlamalı, bunun Cide’siz ve Rıfat Ilgaz'sız olması gibi bir koşul yok elbette.. Site yaparken tanıştığım değerli mizah yazarı Esen Yel, benden kendi sitesi Alkım Sanat’a her ay bir yazı istemişti.. Üst üste Cide ve Rıfat Hoca ile ilgili etkinlikler bir araya gelmişti, üç- dört yazı böyle olunca, birkaç ay da yazı yollamayınca, konuyu unutmuş değilim, ama bu kez, Rıfat Ilgaz’sız olsun lütfen demişti espri yollu…

Cide neydi benim için diye düşündüm yazıya başlamadan. Kastamonu’nun en uzak ilçesi, İstanbul’a gitmek sanki Cide’ye gitmekten daha kolay gelirdi bana eskiden. İlin sürgün yeri denilirdi, yollar çok berbattı..Cide ile ilk tanışmam 1998 yılındaki festivalle oldu, Bozuk bir kesime rağmen yolların diğer kısımları bayağı düzelmişti. Köprüden dışarı çıkmıştım bir kez, artık durdurabilene aşk olsun dercesine Kastamonu ilçeleriyle 45 yaşımdan sonra tanıştım. Ve gördüm ki ulaşım yetersizliğine karsın ilimizin en güzel doğal zenginliklerini barındıran küçük sessiz, sakin bir beldesi... Denizi, kumu, 11 km.yi bulan sahil şeridi ile tadına doyum olmaz bir cennet.

Ondan sonradır ki Ilgaz’a hak vermeye başladım, neden gelir koca kentleri bırakır da bir yazar, üstüne üstlük ünlü mü ünlü; mimli mi mimli bir yazar küçük bir sahil beldesine diye düşünmüştüm hep. Zaten bir daha da Cidesiz yapamadım, imkan buldukça kaçamaklarım oldu Cide’ye, kısa süreli de olsa.

Cide kendine yaraşanı yaptı, Rıfat Ilgaz’ın evini müze haline getirdi bu yıl, ne iyi etti ama daha önemli bir haber, Şairimizin mezarının da Cide’ye getirileceği haberi beni çok sevindirdi, bir çok Cideli gibi ..

“Hababam Sınıfı’nın unutulmaz yazarı ve Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Rıfat Ilgaz’ın İstanbul’da bulunan mezarı, memleketi Kastamonu’nun Cide İlçesi’ne naklediliyor.

"Anam ne iyi etmiş ki beni bu kasabada doğurmuş" diyerek Cide’ye olan sevgisini dile getiren Rıfat Ilgaz’ın ölmeden önce kendisinin Cide’ye defnedilmesi yönünde vasiyetinin olduğu biliniyor. Cide halkı, Rıfat hocalarının ilçeye gelmesini bekliyorlar.

Rıfat Hoca’nın oğlu Aydın Ilgaz, "Başkanla bir konuşmamız olmuştu, ’Sen Rıfat Ilgaz’ı Cide’ye davet ediyorsun ama evinde oturacak yer yok’ demiştim. Başkan bu konuşmadan sonra babam Rıfat Ilgaz’ın evini eski ihtişamlı günlerine geri getirmeyi başardı. Rıfat Ilgaz’ın artık oturabileceği bir evi var. Şimdi de Cideliler’in Rıfat Ilgaz’ı beklediğini biliyorum.

En kısa zamanda hukuksal ve dini açıdan bir mahzur yoksa, Rıfat Ilgaz’ın buraya gelmesine yardımcı olacağım" dedi. Cide Belediye Başkanı Necdet Demir ise "Rıfat Ilgaz Müzesi ve Kütüphanesi’ni açtık. İnşallah seneye hocamızı buraya getiririz. Biz de belediye olarak burada hocamıza bir anıt mezar yaparız. Tabii bu da Aydın beyin kendi izniyle olacaktır" dedi. (Kaynak: haberler.com)

“Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin/ Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin./ Senden öncekiler de böyleydiler/ Akıllarını hep Bodrumda bırakıp gittiler.” Demişti Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)… Bu sözler hep bana sanki Cide için ,
Cide’nin Halikarnas Balıkçısı Rıfat Ilgaz için de söylenmiş gibi gelir. İkisi de geldiler ve bir daha gitmediler, gittilerse de herkeste olduğu gibi akılları, kalpleri hep oralarda kalmadı mı?


Cide’ye, Cideliler’e, Cide’yi sevenlere, yürekten bir “Merhaba” diyorum Cide Postası’ndan.. Sık sık görüşmek dileğiyle şimdilik esen kalın, Rıfat Ilgaz’ın mezarının naklinde buluşmak üzere hoşça kalın diyorum.
_____________________________________
(*) "Cide Postası" adlı aylık gazetenin Aralık 2007 sayısında yayımlanmıştır.

e-posta: bariscanogul@gmail.com

[Ali Şahin] Röportajı

17/9/2008 · Kategori: Soylesi

[Ali Şahin] Röportajı

” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..! Sanki şiiri şiir yapan bu?”

”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”

Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?

Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Yazıhamit köyünde doğmuşum. Köyde ilkokul, ilçede ortaokul; sonra ilçede lise olmadığından girdiğim öğretmenokulu sınavlarını kazanarak Çorum Erkek İlköğretmen okuluna başladım. 1969-70 döneminde mezun oldum. Girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü sınavlarını- aldığım bir ceza yüzünden daha doğrusu- kazanamayınca yine Kastamonu Tosya Gökçeöz köyünde İlkokul öğretmenliğine başladım, 4 yıl sonra Taşköprü Kızılcaören Köyüne atandım. Bu arada Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek aynı ilçenin Kız Meslek Lisesinde Türkçe/ Edebiyat öğretmenliğine başladım. Sonra  da Milli eğitimin çeşitli kademelerinde yöneticiliklerde bulunarak 2004 yılının Şubat ayında Tokat Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden 34 yıllık meslek yaşamımı noktalayarak emekliye ayrıldım.  Mesleki kısmı böyle… Ana hatlarıyla…

Gerçekten dolu dolu geçmiş ve başarılı bir eğitim yaşantınız var… Genellikle Kastamonu ve çevresinde geçmiş mesleki yaşantınız… Karşılaştığınız zorluklar mutlaka ki vardır… Bunlar nelerdir? …Ve en önemlisi bu yıllar içinde hiç ” Anlaşılmadım! ” dediğiniz noktalar var mı?

Alışamadığım ve bana zor gelen İlkokul öğretmenliği oldu biraz. Çünkü edebiyata merakım yüzünden kendimi hep Eğitim Enstitüsünü kazanıp Türkçe öğretmeni olmaya koşullandırmıştım. Bu merakım izin alamadığımız için yatılı okulda etüt sonrası kaçak olarak izlemeye gittiğim bir konferans nedeniyle 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası yüzünden sekteye uğradı. Sonunda 1975′te Mektupla öğretime başvurarak 1978′de dışardan tamamladım o eğitimi.  Politika ve politikacıya alışamadım, tek ayak üzerinde fırıldaklık işim olmadı. Bunun bazı sıkıntılarını çektim kimi zaman. Türkiye’de her 10 yılda bir, bir şeyler olurdu ya hep ben de bir alanda sıkıldıkça yeni bir alana geçtim yaklaşık her 10 yılda bir; 10 yıl ilkokul, 10 yıl lise öğretmenliği, son 10 yıl da çeşitli yöneticilikler benim hayata yeniden daha bir hevesle sarılmamı sağladı.  Zorluklara gelince ülkemin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar ve çevrede gördüğüm imkansızlıklar beni de eğitimi de olumsuz etkiledi elbette zaman zaman. Araştırma okuma ilgi ve merakım, tam teşekküllü kitaplıklardan uzak, sosyal etkinliklerden ırakta oluşum beni hep sıkıntıya soktu ama bunu emeklilikte biraz da olsa atlattım. Kendimi sanal ortamda ve çeşitli etkinliklerde sık sık izleyici olarak görmeye başladım.

 

 

 

Evet, anlayabiliyorum… Ben yeğeniniz olarak, ki bu yüzden kendimi çok şanslı hissettim her zaman… Sizi ‘devrimci’ kişiliğiniz ile tanıdım çocukluğumdan bu yana… Sanal ortamda ki çalışmalarınızı da takip ediyorum… Beni blok olayına alıştıran da sizdiniz… Yani okurlarım beni sizin sayenizde tanıdı, ve dört yıldır okuyor, diyeyim (Gülerek)… Blok içerikleriniz dâhi hep Kastamonu, Taşköprü ve çevre köyler üzerine… Kastamonu ve çevresi üzerine yaptığınız bu fedâkar çalışmalar yüzünden iyi ya da kötü tepkiler aldınız mı bugüne dek? Çalışmalarınızı merak eden Paranteziçi Hayatlar okurları için kısaca bir adres de verebilirsiniz…

Tepkiler hep olumlu oldu. olumsuz pek bir şeyle karşılaşmadım desem yalan olmaz ama binde bir de olsa üzücü durum oluyor.  Bunların içinde bence en önemlisi, blok alanı veren birkaç yerin hiç habersiz kapanması oldu. Bir arsaya gecekondu kuruyorsunuz, sonra kilit değişiyor, bir de bakıyorsunuz anahtar elinizde kalmış,  İkinci olay da Hacker denen o canavarlar, ne isterlerse anlamam mümkün değil benim: Dolu dolu 5-10 tane site- blok heder oldu gitti bu yüzden… Ben, Paranteziçinde ki çalışmalarını birazda alttan alta gurur duyarak izliyorum. Boynuzun kulağı geçtiğine çok ama çok seviniyorum. Kıskançlık duymuyorum; bunda benim de özendirmem var diye. Tek bir sayfamı vermek isterim okurlarınıza, orda herkesin kendine uyacak bir şeyler bulması olanağı var, hem kendi site ve bloknotlarımın olduğu hem de dostların adreslerinin bulunduğu. ”Esintiler” http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/ Bunun bir özelliği de benim yaptığım ilk site olması. Geçen yılın Ekim ayında mynetten aldığım bir yazı biraz leyleğin kuşa dönüştürülmesi olayı gibi oldu ama, yazılarımızı toplu durumdan biraz daha dağınık duruma getirdi. Beğeni izleyenlerin. diyorum ben: Ustamın adı Hıdır/ Elinden gelen budur.

 

 

 

Emekli olduktan sonra siz de var olan blok merakı üzerine de birkaç anektod düşerseniz seviniriz… Nasıl başladı, nasıl gelişti, ve şu an ne nokta da?

Emeklilik zor bir zanaat gerçekten… Bunu zaman zaman çeşitli boyutlarıyla yaşayan kişilerde görürüz. Günde 8 saatlik çalışma düzeninden kopunca insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor, ben bunu atlatabilmek için bir Bilgisayar aldım, lokallerde sigara dumanı altında kendimi harap edene kadar gazete - dergi okur inceleme - araştırma yapar, 34 yıllık mesleki deneyimimizi dostlarla paylaşırım diye düşündüm ilk anda. Beni zorlayan bilgisayara sıfırdan başlamam oldu. Her şeyi sınama- yanılma yöntemiyle kendi kendime yapmaya çalıştım. 1 yıl içinde arşivim o kadar doldu ki, bunu nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. Elimde olan bazı malzemeleri benim çeşitli olanaksızlıklarım yüzünden tamamlamam imkansızdı, kilitli sandıklarda durana kadar paylaşayım meraklıları da geliştirsinler istedim. Amacım öğrencilerle de iletişim kurarak bir çeşit öğretmenlikten uzaklaşmamaktı. Bunu da başardım sanıyorum. 

Benimle iletişim kuran ilkokuldan mastır öğrencilerine kadar herkese elimden gelen yardımı esirgememeye çalışıyorum. Ama öğrenciler beni üzüyor çoğu zaman. Neden mi? O benim özene bezene yaptığım çeşitli seçkilerin altına yazdıkları yorumlarda kullandıkları Türkçe dışında her şeye benzeyen dil yüzünden. Bir çoğunu bu yüzden onaylamıyorum. Kültür- sanat, edebiyat konularına öteden beri ilgiliyimdir, kendi yaratımım olmasa da önemli gördüğüm çalışmaları bir seçki şeklinde paylaşıyorum, bütünleştiriyorum blok ve sitelerimde. Bunda da Nazım’ın bir dizesi -ki bloklarımın başına da aldım bana mesnet oluyor:"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin" diyor, usta.  Ben de Atatürk’ten roman, öykü, şiir, sinema ve çocuk edebiyatına; Köyümden ilçeme, ilime, bölgeme, ülkeme ve dünyaya bir pencere açmaya çalışıyorum. 

 

 

 

Bu alanda dostlardan büyük bir destek ve iteklendirme gördüm. Hepsini saymam olanaksız ama bu arada 3 emekli edebiyat öğretmeni abim beni çok heveslendirdiler bu konuda.. Başta Mizah yazarı Esen Yel, Oyhan Hasan Bıldırki ve Nuri Öcal Altanay olmak üzere. Öğrenci, öğretmen herkesten destek gördüm ama hep bir şeyler yapılmasını istiyorlar çeşitli konularda,fakat hepsini  benden bekliyorlar.. O da ayrı bir sorun. Konuyu dağıtıyorum bazen. Şu anda aklıma ilginç bir anekdot gelmiyor ama çok ilginç şeyler yaşanıyor elbette…Benim için ilginç olan Rıfat Ilgaz / 2006 Kastamonu Sempozyumu ve ve İzmir’de 6. İzmir Öykü Günleri’nde yüzlerce sanatçı, yazar, şair ve bilim insanı ile karşılaşıp onları izlemekti son iki yılda.

Evet, bu arada yeri gelmişken söylemek istiyorum… Esen YEL ve Oyhan Hasan BILDIRKİ biz, edebiyat meraklısı gençler için her zaman bir yol gösterici olmuştur… Çalışmalarını severek takip ediyoruz… Soruma cevap verirken tam kanayan bir yaraya parmak bastınız: ‘Gençlerin kullandığı ve Türkçe haricinde her şeye benzeyen dil!…’ Bunun sorumlusu ne olabilir sizce? Bu gidişat nereye kadar… Bir sonu var mıdır, yoksa Türkçe’nin sonu mu yakın?!… Gençlere ‘Yeraltı edebiyatı’ adı altında sunulan yeni akımın bunda payı var mıdır? Hani şu sürekli bir karamsarlık, kan, intihar, bunalım, depresyon içeren yeni akım… Tanınan isimlerden Altay ÖKTEM buna ön ayak olan ve tanıdığımız isimlerden birisi meselâ… Edebiyattan çok bir özgürlük merakı… ‘İstediğim gibi ve istediğimi yazarım!’ halleri… Edebiyatı kurallardan soyutlamak ne kadar doğru sizce… Edepli, adaplı ve Türkçe’nin doğru kullanıldığı edebiyatı ‘kısıtlayıcı’ bir etken olarak görmek doğru mudur?

Bunda herkesin ve her şeyin biraz payı var bana göre. Politikacısından tutun da yazar-çizerine kadar bir aşure dil meraklısı doldurdu her yanı, işyeri adlarından tutun da  çeşitli yerlerde yazılan yabancı sözcük merakı iyiye alamet değil. Kültür emperyalizmi ulusları yutmaya dilden başlıyor ki kimse kimseyi anlayamayacak…  Bu soru biraz zor oldu. uzun uzun yazmak gerek. Bir sinemada yangın çıksa vatandaş ‘Exit ne?!’ diye bakıp kalacak, yangın çıkışını bulamayacak. Bunda msn ve internetteki yazışmaların da payı çok büyük. O kısaltmalar, işaretler.. Bir de ne bileyim sanki ayrı bir yazışma dili gelişiyor, herkes de ben başkalarından geri kalmayayım diye o dilsizlikte yarışıyor birbirleri ile.

Edebiyat yapıtlarında kullanılan dil de ona keza.. O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil sanki şiiri şiir yapan bu? Ben hala Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş. Elbette yeni akıma da söyleyeyim birkaç kısa şey… Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri.. Yapıt sözcüğünü özellikle kullanmadım. Herkes okumazsa sorun çözülür.

 


 

 

 

Evet… Gelelim sizin için önemli bir yeri olan ve Cide’de gerçekleşen Rıfat ILGAZ Kültür ve Sanat Festivaline… Bloklarınız da, makaleleriniz de, gezi ve gözlem yazılarınız da bu festivale ayrı bir ilgi gösterdiğiniz göze çarpıyor… Festivale yerli halkın ve dışardan gelenlerin gösterdiği ilgi ne düzeyde? Memnun olduğunuz ve sizi rahatsız eden anektodlar nelerdir bu festivalle ilgili?

 

 

İlimizdeki festivaller içinde kültür-sanat ağırlığı yönünden Cide’dekinin önemi daha büyük. Bunda  Rıfat Ilgaz’ın da anılması ayrı bir önem kazandırıyor. Buna ek olarak adına düzenlenen ödüller, 2006 Mayıs’ında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Sempozyum benim için olduğu kadar ilde yaşayanlar için de çok değişik bir şey oldu. Tabii bu tür çalışmalar çok büyük bir katılımcı kitlesi ile yapıldığı için, ili canlandırıyor; bunun yanında yerel halktan katılım ve ilgini az olması böylesine bir konuda okulların öğrencileri için katılımı planlamaması üzüyor insanı. Bir diğer üzüntü de  yüze yakın bildirinin sunulduğu sempozyumun -aradan geçen 16 aya karşın- hala kitaplaşamaması… Yerel basının ilgisi güzeldi. Benim için önemli olan bir konu da değerli araştırmacı yazar Rasuh Nuri İleri ile bir öğle yemeği sonrası baş başa benim arabada yaptığımız özel sohbetti. Kameramı açmadığıma pişman oldum ama öylesi daha güzel oldu daha içten daha doğaldı. Bu konudaki dökümanları bir sitede topladım. Çok da beğeni topladı. http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/ Hacklenen Rıfat Ilgaz Arşivim yerine konuyla ilgilenenler duyurabileceğimiz Sarı Yazma- Rıfat Ilgaz Arşivi- http://sariyazma.blogcu.com/ bayağı yol aldı sayılır.

Peki, gelelim sizin de yaşadığınız, sevimli bir Kastamonu  kasabası olan Taşköprü’ye… Ben de yaz tatillerimi orada geçiriyorum… Bu yıl geldiğimde durum içler acısıydı maalesef… Tam bir tarih turizmi cenneti olabilecekken o, güzelim tarihi evlerin bir bir yok olduğuna, azaldığına, yerlerine hep taş binaların geldiğine şahit oldum… Restore projelerinin gerçekleşmemesinde en büyük etken halkın da vurdum duymazlığı… Sanki o yorgun evlerin sesini kimse duymuyor gibi… Olsa da olmasa da halk için pek bir önem arz etmiyor, gördüğüm kadarıyla… Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Mutlaka ki bizi Taşköprülü hemşehrilerimizden de okuyanlar olacaktır… Belki halkın biraz da olsa bilinçlenmesine vesile oluruz…

 Önce kasaba sözünü düzeltelim, ne de olsa bende tam Taşköprülülük var senin gibi Yarı Taşköprü yarı Yozgatlı  değilim. Taşköprü Bir ilçe merkezi..  Konuya gelirsek, o konu bana göre daha derin boyutlu bir konu, varlıklı kesim o tür evleri zamanında yıkıp yerlerine apartmanlar, dükkanlar, hanlar hamamlar yaptı o tarihsel doku ile istediği kadar oynadı; Garibanların tek barınağı olan evler kaldı sit alanı kapsamında. Yıksa yıkamaz, yapsa yapamaz, restore edemez. Yapsatçıya verip bir kaç daire bir kaç dükkan alsa alamıyor, eve devlet ve kurumlar sahip çıkmıyor, çıksa da değerini vermiyor, acayip bir durum. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi: Hani oğlan demiş ya, “baba ben bir hırsız yakaladım”, “al gel oğlum” demiş Hoca. “Gelmiyor baba”.. “Bırak gitsin oğlum”, demiş… “Gitmiyor baba”, demiş… O konuda kimin kimi yakaladığı belli değil…  O yapıların sahiplerini durumları da çok zor aslında.  Kat kat, koca koca beton yapılar arasında bir kaç garibanın bir kaç tarihi koruma altındaki mal varlığı, tek sermayesi, başını soktuğu evi, o da dökülüyor, nerdeyse başına yıkılacak… Bu da olayın başka bir cepheden görünüşü tabii ki…

 

 

 

Umarım bu konuda gereken adımlar bir an önce yapılır… Ben gerçekten o evler olmadan Taşköprü’yü düşünemiyorum… O evleri gezmek, incelemek, hele ki fotoğraflarını çekebilmek ayrı bir yaşam gibi benim için… Gerçekten eğer böyle çarpık bir düzende giderse o evler kalmayacak ve oraya dışardan bir gezgin / tatilci olarak gelmek içinde bir sebep kalmayacak… Tabii yeğen olarak her zaman bir sebep var ( Gülerek )… Neyse, bu güzel ve sıcak sohbet için çok teşekkür ediyorum, kendim ve okurlarım adına… Sizin gibi memleket sevdalısı, yaşadığı toprakları sahiplenen ve seven edebiyatcı, eğitimcilere her zaman ihtiyacımız var…

Ben de teşekkür ediyorum… Çalışmalarını beğeni içinde izliyorum, hayatta da başarılarının devamını diliyorum…

20 Yorum Var

  1. sevgili cihan,elinize sağık .12 eylül sonrası o apolitik gençlik güruhu içinden sıyrılıp,kişiliğimizi kimliğimizi koruyabilme irademize, bize ailemizin desteğinin yanında Ali hocam başta olmak üzere öğretmenerimin katkısı çok büyük.Hocamı saygıyla selamlıyorum.

    1. sevcan Yazmış June 19th, 2008
  2. Sevgili Cihan, Ali Şahin İle yapmış olduğun röportajı zevkle okudum. Ne kadar güzel konuları bulup, sorular yöneltmişsin Hocam’a.İnan siz ve sizin gibi gençlerin varlığı,yorgun bedenlerimize kan can veriyor.Gençlere güvenip bu vatanı onlara emenet eden Ulu Önderin zekasına hayran olmamak mümkün mü? 7 Ekim 1978 Ankara’da 7 Türkiye İşçi Partili gencin katledildiği,1980 7 ekim Dev-lis üyesi Necdet Adalı’nın idam edildiği,6 Ekim 1990 tarihi ise Ankara İlahiyat Fakültesi Hocalarından Prof.Bahriye Üçok’un katledildiği gün.Bu acılı günüm de ”eksilmedik, rahat uyuyun dostlarım, bakın duyarlı ,yurtsever, devrimci gançlerimiz var”dedirtdiğin için sana teşekkür ediyor, Ali Hocama’da saygılar sunuyorum. sunuyorum.

    2. Nadir Serdar Işıklı Yazmış June 19th, 2008
  3. KİTAPLARDA ÖLMEK

    Adı, soyadı açılır parantez
    Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
    Kapanır, parantez..
    O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
    Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
    Ya sayfa altında, ya da az ilerde
    Eserleri, ne zaman basıldıkları
    Kısa, uzun bir liste.
    Kitap adları
    Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
    Parantezin içindeki çizgi
    Ne varsa orda
    Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
    Ne varsa orda.
    O şimdi kitaplarda
    Bir çizgilik yerde hapis,
    Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
    Öldürebilirsiniz.

    Behçet NECATİGİL

    3. Ali ŞAHİN Yazmış June 19th, 2008
  4. Merhaba sevgili Cihan, Seni kutluyorum yaptığın bu güzel röportaj için. Ali Şahin edebiyat öykü ve edebiyat faaliyetleri konusunda yaptığı değerli çalışmalar duyurularla herkese ulaşan çalışkan değerli bir öğretmenimiz. Yüreği hep edebiyat için çarpan bir gönüllü edebiyat elçisi. Aslında onun çok da güzel yazıları, denemeleri öyküleri var. Güzel yaşanmışlık öyküleri özellikle de Taşköprü’nün o güzelişm eskiş zamanlarında geçen… Umarım onları bir gün kitaplaştırır. Belki de editörü sen olursun. Tekrar kutluyorum. ezgi umut

    4. ezgi umut Yazmış June 19th, 2008
  5. Gerçekten başarılı bir röportaj olmuş tebrik ederim. Ali Bey gerçekten çok hoşuma gitti. Kendisi babamla yaşıt. Çok sevdim. Ama ne yazık ki onun gibi insanların nesli tükeniyor. Çok üzülüyorum. Herkes aykırı olma derdinde. Ülkesinden sürekli şikayetci ve her şeyi sürekli devletten bekliyor. Oysa Ali Bey ne güzel… Yaşadığı ilçe dahilinde elinden geleni yapıyor. Hepimiz böyle olsaydık sanırım devlete pek iş düşmezdi. Ellerinizden öpüyorum, saygı ile. Ve yeğeninizi tebrik ediyorum. Tek başına böyle dolu içerikli bir siteye imza attığı için. Gerçekte her yazısının altına attığı fiyakalı imzanın hakkını veriyor. Severek izliyoruz.

    5. ferda Yazmış June 19th, 2008
  6. Nefis bir çalışma olmuş
    çok keyifle okudum.Elinize kaleminize yüreginize sağlık.

    6. münire Yazmış June 19th, 2008
  7. Bu dayın Rapunzel’in saçlarını kestim yazında anlattığın dayın (: Okur okumaz anladım.. Gerçekten yazdığın kadar varmış.. Olmasa sen yazmazdın ya zaten (:

    7. kübra Yazmış June 19th, 2008
  8. tamda bugün kültürel yozlaşma,dilimizi koruyalım konulu konferanstan geldim..
    Senin bu röportajınıda keyifle okudum..Evet hepimiz türkçeyi bozuk kullanıyoruz..Ben yok kullanmıyorum falan deme ayrıcalığına sahip değilim.Farkında olmadan ne çok yabancı dili türçemiz gibi kullanıyormuşuzz bugün birdaha anladım..
    Bunları yavaş yavaş yüklemişler beyinlerimize…

    Bunu yapmak kolaymı aslında düşününce çok zor değil..
    Ama fast food ‘da yemek yiyoruz,center’lerde alışveriş yapıyoruz,hospitallerde tedavi oluyoruzz…Peki bunların arasında nasıl düzelticeğiz türkçemizi?

    Dedim ya bende Türkçemi hakkıyla kullanan biri değilim..Ama çabalamanın gereğini anladım bugün bir daha..Öz benliğimize sahip çıkmalıyız..

    aman çok uzatmışım farkında olmadan:)
    hemen araya yabancı bir kelime kullanıp kaçayım:D:D
    bye;Ppp

    8. shiver Yazmış June 19th, 2008
  9. sevgili Ali Şahin’i gözlerim dolarak okudum. kendini tamamen mesleğine, öğrencilerine, yaşadığı yere adamak öyle kolay bir şey değil. insan içinden gelerek , yürekten yapar ancak bu kadar ard arda sıralı başarıları, güzellikleri, fedakarlıkları. ben tanıdığım bir kaç (üçü beşi geçmez ama) öğretmen tanıyorum ki ders bittiği anda bırakın okulda durup öğrencilerine yardımcı olmayı, bulunduğu şehirde dahi durmazlardı. en son düzenlenen Haldun Taner öykü ödülünü küçük bir köyde görev yapan bir ilkokul öğretmeni kazanmıştı. o geldi birden aklıma, hem öğrencilerini ihmal etmeden mesleğini yapıp hem de küçücük odasında yazılarını kaleme almıştı. öğretmenlik ve edebiyat ayrı bir aşk bence.ilkokul öğretmenliği - edebiyat, bayıla bayıla gıptayla imrendiğim iki güzel meslek ve sanat dalı. yıllardır haldun taner öykü ödülü için yazar dururum ama nafile. dayı - yeğen, sizleri inanın içtenlikle tebrik ediyorum, dayını tüm yaşamı içine hep başarı sığdırdığı için, seni de öyle yavan, saçma sapan gençlik akımlarına uymadan böylesine güzel bir blog yaşattığın için…
    sevgiler

    9. songül Yazmış June 19th, 2008
  10. cihan harikalar yaratmışsınız inan bana çok güzel olmuş ikinizlede gurur duydum.malum babam hep gururumdu ama
    sen harikalar yaratmışsın halacıgım tebrikler.

    10. gülcan Yazmış June 19th, 2008
  11. Ali Şahin gibi vatandaşlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ülkemizde ve Kastamonu’da çoğalmasını dilerim. Bu ülkenin şarlatanlara değil, sorumluluk duyan, kendini olumlu yönde geliştiren kişilikli insanlara çok gereksinimi var. Ancak ülkemizdeki mevcut sistem insanlarımızı sadece kısa mesafeli şahsi çıkarlarını gören sürülere dönüştürüyor. Devrim kelimesini unutturmaya çalışan inkilap diyen bu sisteme karşı, daha insanca yaşamak için, daha uygar bir Türkiye için, daha özgür bir dünya için inadına DEVRİM. Bireysel kurtuluş peşinde olmak yozlaşmak, toplumsal kurtuluş peşinde olmak güzelliktir. Türkiye’de de dünyada da hızlı bir yozlaşma söz konusu Ali ŞAHİN gibi dostlar bize bu dünyada yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Belki de herşeye rağmen bizim topraklarımızda daha insanca bir yaşam kurulabileceğini müjdeliyor. Önemli olan gönül yaşıdır. Okuduğum, araştırdığım, dağlara tırmandığım, insanlarımı sevdiğim, yozluklara karşı mücadelemi sürdürdüğüm müddetçe kendimi hep 19 yaşımda görüyorum. Ali ŞAHİN şu an üniversitelerimizde okuyan ve sürüye katılmış, yozlaşmış, bencil ve hazır yiyici öğrencilerden çok daha delikanlıdır. Daha gençtir.

    11. Numan Karanlık Yazmış June 19th, 2008
  12. Böyle bir insanın yeğeni olmak güzeldir, eminim. Söyleşi her zamanki gibi, oldukça güzel ve doyurucu…
    Artık izleyeceğimiz pek çok blog doğdu, bir o kadar da incelenecek arşivimiz oldu. Ali Şahin’e buradan tüm paylaşımları için teşekkürler.

    12. Okan Yüksel Yazmış June 19th, 2008
  13. Güzel bir çalışma çok hoş.Türkçe konusunda sayın Şahin’e aynen katılıyorum.Ama edebyat konusunda katılmadığım noktalar.Ben de bir insanın istediği gibi yazmasından yanayım..

    Sevgilerle…

    13. Cemali Yazmış June 19th, 2008
  14. İlk başta şunu söylemek istiyorum…Hep memleketi için çalışan bir eğitimci çarptı gözüme.Bunu herkes yapamıyor.Bu bir ayrıcalıktır.Birde şu konuda çok haklıydınız.Biri alıoyr mesela yazınızı forum sitesinde paylaşm olarak veriyor. Alta yazılan yorumlar gerçekten iç acıtıcı oluyor…Son olarak;Cihan çok başarılı bir çalışma olmuş tebrik ederim:=)

    14. feryäl Yazmış June 19th, 2008
  15. gzl olmuş

    15. alper Yazmış June 19th, 2008
  16. cihan kardeşim bu güzel roportaj için teşekkür ederim, inşallah bu saygı ve sevgi dolu sitenle yaşamındada hep boyle ilkeli ve saygılı devam edersin.

    16. peyman Yazmış June 19th, 2008
  17. Güzel bir röportaj olmuş. Hocamız soruları samimiyetle cevaplamış ama bişey dikkatimi çekti tam devrimci tipi var vallahi elinde gazete olan ilk fotoğrafta. ilk bakışta anladım

    17. zafer Yazmış June 19th, 2008
  18. Ellerinize, Yüreğinize Sağlık. Çok Güzel Röportaj Olmuş…Dayınıda Daha Yakından Tanımış Olduk… En Azından böyle çınarlarında hala varolduğunu öğrendik.

    18. yücel Yazmış June 19th, 2008
  19. Edebiyat sanatı insanlardaki ruh inceliğini ortaya çıkarır.Ali beyde bu fazlasıyla görülüyor.Memleketi adına yaptığı şeyler çok güzel.Elinden gelen neyse onu yapıyor.Keşke herkes böyle duyarlı olsa çevresine karşı.

    19. türker Yazmış June 19th, 2008
  20. Röportajını keyifle okudum. Bizler röportaj dendiği zaman hep ünlü isimler flaş isimler anlarız. Ama senin röportajların bu kalıpları yıkıyor. Tanınmış isimlerin yanında hiç tanımadığımız, kim bilir bize uzak hangi şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğimiz insanlarda getiriyorsun buraya. Ali ŞAHİN’den de çok şey öğrendim sayende. Çok uyumlu ve şeker bir dayı & yeğensiniz. İkinizede teşekkür ediyorum.

    20. Asu Yazmış June 19th, 2008


    e-posta: bariscanogul@gmail.com

CUMOK KASTAMONU KONFERANSI İZLENİMLERİ

17/9/2008 · Kategori: Haber-Izlenim

CUMOK KASTAMONU KONFERANSI İZLENİMLERİ

ALİ ŞAHİN
______________________________________________

"...İnsan olan vatanını satar mı
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?.."
Nâzım Hikmet


"Sen Gelmezsen Bir Eksiğiz" sloganı ile çağrısı yapılan Kastamonu CUMOK'UN 3. etkinliği Mustafa Yıldırım'ın konuşmacı olduğu "Büyük İşgal Planı ve Savaşım" konferansı A.Ü. Kastamonu Meslek Yüksek Okulu Konferans Salonu'nda yapıldı, 07 Nisan 2006 Cuma günü saat 14.30- 18.00 arasında.

Konferansın açış konuşmasını yapan Kastamonu SSK Hastanesi eski Başhekimlerinden Ahmet Zafer Ergün, "Cumhuriyet gazetesinin iki kırmızı çizgisi bulunduğunu; Bunlardan ''Birincisinin ülkenin bölünmez bütünlüğünü korumak, ikincisinin ise büyük Atatürk' ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti'ni devam ettirmek." olduğunu vurgulayarak, Mustafa Yıldırım'ı tanıttı kısaca. Denizli'nin Selcan köyünde doğmuş 1948'de.ODTÜ Elektrik Mühendisliği'ni (1971) bitirdikten sonra SEKA ve TEK'nda ayrıca çeşitli kurum ve kuruluşlarda uzman araştırma mühendisi ve yönetici olarak çalışmış, EMO'nın çeşitli komisyonlarında ve İstanbul Şubesi yönetim kurulunda görev almış, Türkiye Ulusal Enerji Sistemi ile ilgili makaleler yayınlayarak ulusal elektrik programının yok edilmesine karşı savaşım vermiş.

"Ulusal tarihin dışardan desteklenen gri propaganda çerçevesinde çarpıtılmasına karşı, yerinde araştırmalarla Bağımsızlık Savaşı'nın halk direnişini konu alan belgesel öyküler" yazmış.

Ortadoğu'nun yeniden işgaline karşı bir uyanış sağlamak için 1918 işgal saldırısının son dönemini ve Ortadoğu tarihini araştırmış, konusunda bir ilk olan "58 Gün- Mustafa Kemal ile Filistin'den Anayurdun Dağlarına" (Belge Roman, 2004) adlı belgesel romanında Mustafa Kemal'in işgale ve teslimiyete karşı direnişini yeniden örgütlenişini yazmış, bu romanı yeni belgeleri, fotoğrafları ve haritalarıyla birlikte Ulus Dağı Yayınları (UDY) tarafından yeniden yayınlanmıştır.

ABD'nin "Uluslararası Din Hürriyeti" senaryosu kapsamında Türkiye'de gerçekleştirilen 1999-2000 yılı operasyonunu konu alan dizi yazısı 2000 yılında yayınlanmış "Project Democracy" operasyonunu da 2000-2001 arasında çeşitli dergilerde yayınlamış, bu belge araştırması engelleri aşarak ancak 2004 yılında "Project Democracy - Sivil Örümceğin Ağında" (Araştırma 2004) adlı bir kitap halinde yayınlanabilmiş.

"O Eski Şarkı" (Şiirler, 2004) adıyla yayınlanan kitabındaki şiirlerden bir bölümü Fransızca'ya çevrilerek Genese / Olusum (Nancy) dergisinde yayınlanmış. M. Yıldırım, Anadolu'nun çeşitli gazetelerinde haftalık makaleler yayınlayarak ve konferanslar vererek bağımsızlık savaşımını sürdürmektedir,.(1) "İşte bu konferans da bu çalışmalardan biridir" diyerek Mustafa Yıldırım'ı kürsüye davet etti Ahmet Zafer Ergün.

Konuşmasına çeşitli Kastamonu gezilerinde edindiği izlenimlerle başlayarak Kastamonu'nun ve Kastamonuluların "Ulusal Bağımsızlık Savaşı"ndaki yerini vurgulamış; yukarıda değinilen araştırmaları ışığında ve Samim Kocagöz 2002 Edebiyat Ödülü"nü de alan romanı "Ulus Dağına Düşen Ateş" (Roman 2002,) ile "58 Gün- Mustafa Kemal ile Filistin'den Anayurdun Dağlarına" (Belge Roman 2004), kitaplarının mekanlarında, O kahramanlarla birlikte gezdirdiği izleyicilerin "Aydınlanma Ateşini" diri tutmaya çalıştığı konuşmasına başladı Mustafa Yıldırım.

M. Yıldırım bizi; Taif, İskenderiye, Tulkerim, Cenin, Nasıra, es-Salt, Rayak, Baalbek, Halep, Katıma... gibi bize çok yakın ve bir o denli de uzak kentlerde dolaştırarak 14 Eylül 1918'de İskenderiye'nin dar sokaklarında başlayan 58 günlük yürüyüşün duraklarından geçirerek bir şiirinde:

"...eski zaman şeyhlerinin/sona ermesin diye saltanatları/ve kurulacak diye petrol ziftine bulanmış demokrasi/ölmemeli/buradakiler ve oradakiler"

diyen Mustafa Yıldırım, Ortadoğu'nun son büyük işgalini anlatırken "Ulus Dağına Düşen Ateş"i tutuşturan kıvılcımı Filistin vadilerinde buluyoruz. Akdeniz kıyılarından Tukan şatosuna yürüyoruz, Gerizim dağında Samarit kızı güzel Asu'nun sevda çığlığını duyuyoruz hep birlikte... (CK,30.09.2004)

Oralardan da alıp izleyicileri "Demirci, Simav, Gördes, Kula, Gediz... Yurdumuzun, Kurtuluş Savaşımız'da en çok acı çeken topraklarına doğru yolculuğa çıkarıyor... Bu toprakları, her şeylerine göz koyan düşmana ve işbirlikçilerine karşı ölümüne savunan insanlarımızla; 'Asker' Makbule, Küçük Halil Efe, Parti Pehlivan, İbrahim Ethem Bey, Dudu Kadın'la tanıştırıyor... Mustafa Kemal'in isimsiz neferlerini; kurtuluşumuzun destanını, sevdaları, acıları, gözyaşları, kanları ile yazan büyükbabalarımızı, büyükannelerimizi yeniden yad ediyoruz...

Mustafa Yıldırım iyi bir araştırmacı-yazar olduğu kadar iyi de bir konuşmacı... Üç buçuk saate yaklaşan konuşmasında sigara molası bile vermeden bir uzun yürüyüşe çıkardı bizi... Yıllarca uğraşarak uzun araştırmalar sonucu ortaya koyduğu yapıtlar ışığında bizleri O mekanlarda O kişilerle birlikte dolaştırarak, yeniden Kuvay-i Milliye ateşini yakıyor, izleyenlerin içinde, sarsıcı, sürükleyici ve gerçeklerden damıtılmış bir roman olan "Ulus Dağına Düşen Ateş'le yaptığını konuşması ile yapıyor bu kez... ( CK, 23.05.2002)

"Sivil Örümceğin Ağında" her gün yeni ilmikler örülürken, görüldü ki; gizli işgal, önünde sonunda, askeri işgale dönüşecektir. Askeri işgaller sanal olamaz ve saldırılara, fantezilerle kurgulanmış savaş kitaplarıyla karşı konulamaz. Yüreklerinde özgürlük ve bağımsızlık ateşi sönmeyenler, yeni saldırıya karşı direneceklerdir... Bu direniş, geçmişin savaş yöntemlerini örnek alacak ve o günlerin bağımsızlık ruhunu günümüze taşıyacaktır.

"ağlama kumru kuşu
kırdıysa yavrun yağ şişesini
kırkına varmış çocuklar
seni ansın diyedir
sen ak çınarlarda
ben toprak damlarda yaşıyoruz
ve hüznümüze şaşıyoruz"


***

"Halima Kaptan" romanıyla Rıfat Ilgaz, Şile-Ağva açıklarından ve Sivastopol'dan mermi çeken gemicileri anlatmıştı. Yıldırım da düşman gerilerini anlatarak Kurtuluş Savaşımızın ırmak romanının oluşumuna önemli bir katkı sağlıyor. Şimdi sıra İnebolu-Ankara arası ve cephelerdeki uğraşıları konu edinen romanların daha da çoğaltılmasına geliyor. Eskişehir'deki İnönü Savaşları Karargâh Müzesi'ni geçen yıl bir kişinin bile gezmediğini gazetelerde okuduk. Çanakkale'ye yenilen Anzaklar geliyor. Biz (Kastamonulular dışında) oturduğumuz yerden TV'de onları seyrediyoruz.

Yurdumuzun Batı yarısına dağılan şehitliklerimizin yanlarından okumuş yetişkinlerimiz ve çocukları tatile giderken hızla geçiyorlar. Bu ne iştir, bu ne duygusuzluktur... Oysa her düzeydeki okul programlarımızın amaçları arasında "Milli, manevi, ahlaki, içtimai vb." sözleri başta geliyor. Gençlerimizin, çocuklarımızın bayramları törensel boyutlarıyla değil; doyurucu içerikleriyle kavrayarak kutlamalarını, yüreklerinde anlamlı coşkular yaşamalarını bu tür çalışmalarla sağlayabiliriz. Böyle bir romanın ortaya çıkması için öncelikle ulusal kurtuluşçu bir yüreğe gereksinim var.

Kalpaksız Kuvayı Milliyeciler'den M. Yıldırım bu yüreğiyle sabır dolu titiz araştırmasını kaynaştırarak zoru başarmış. Dikkatimizi o günlere yeniden çekerken güzel bir örnek oluşturmuş. Eline, yüreğine, beynine sağlık sevgili Yıldırım. Ulusal Kurtuluş Savaşımıza ilişkin yeni romanlar bekliyoruz usta kaleminizden." ( CK, 08.08.2002) diyen Mehmet Saydur'un kitabı (2) üzerine Cumhuriyet Kitap'ta (CK) ilk eleştiriyi yazdığına, Saydur'un bir Kastamonulu olduğuna, yine bir Kastamonu gezisinden de bu roman için esinlendiğine yer verdiği konuşmasında Kastamonu ile ilgili küçük anekdotlara da yer vererek bunları her konuşmasında vurguladığını belirtti.

Ulus Dağı yurdun bağrında adı "Ulus" olan gerçek bir dağdır. İşgal Ulus Dağı ve çevresini de içine almıştır. İhanet edenler etmiş, işgalciye katılmış, hatlar belli olmuştur. Ulus Dağı ve çevresinde Mustafa Kemal'in görevlendirdiği İbrahim Ethem, eski askerlerden, halktan oluşan bir gerilla kurar. İşgalciyi yıpratan bu gerçek savaşçılar, halka güven verir, cephelerdeki ulusal orduya soluk aldırır. Yakıcı sevdası ile savaşımı birleştiren genç kızın savaşı da gerçektir .

Bağımsızlığın gün be gün yitirildiği bu günlerde kurtuluş yolunu gösteren romanının kahramanlarına da değinen izleyicin sabrının zorlanmadığı uzun ve ilgi çekici konuşmasını; On dokuz yaşındaydı Gördesli Makbule. Ulus, Alaçam, Seydan dağlarında; karlarda ve fırtınalarda, içinde büyüyen isyan ateşiyle savaştı... Onun karasevdası olmasaydı; özgürlük de o kadar değerli olamazdı! Diyerek bir şiirinden bölümle bağladı.

"Kara günler yeniden gelip çattı...
Korkuya yer yok!..
Yılgınlık hiç gerekmez!..
Nihayetinde, Ulus Dağı'na çıkılacak!
Ve yine bir ateş yakılacak!.."
______________________________________________

(1, 2) Mustafa Yıldırım, Ulus Dağına Düşen Ateş, Roman, 2004, (İlk Basım: 2002 / Samim Kocagöz 2002 Edebiyat Ödülü), 330s.


e-posta: bariscanogul@gmail.com

BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ANI

17/9/2008 · Kategori: Ani

BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ANI

ALİ ŞAHİN
_______________________________________________

Anadolu'nun yüce bir dağıdır; Rıfat Ilgaz da Türkiyenin bir yüce ozanı, yazarı... Rıfat Ilgaz, 71 yaşına geldiğinde bile bu denli tehlikeli biri miydi? Silahların gölgesindeki Kenan Evren 'in, elinde kalem tutan birinden böylesine korkmasını anlamak olası değil...(Deniz Som, Cumhuriyet, 10.06.2001)"

Şairi anmak için Kastamonu'ya gelenleri makamına davet etmiştir dönemin valisi, "Bu binaya en son 1982'de gelmiştim... 12 Eylül yönetimi babamı gözaltına almıştı ve nerede olduğunu bilmiyorduk... Dönemin valisinden yardım istemiştim... O da bilmiyordu... Babamı mezbahada bulmuştuk; ciğerlerinden hastaydı... Sonra tutuklu olarak sanatoryuma kaldırmışlardı; kapıda iki, yatağının başında iki silahlı asker bekliyordu..." diye anılarını tazeliyor oğlu Aydın Ilgaz merdivenlerden çıkarken...

12 Eylül faşist cuntasının, sessiz sedasız geldiği ilçelerden biri olan Cide'de yaşayan Şair Rıfat Ilgaz'ın kapısı bir gece askerlerce çalınır. O sırada çalışma masasında Yıldız Karayel isimli romanını yazmakta olan Ilgaz, kalkıp kapıyı açınca karşısında bir yığın mavi berelinin ellerinde silahlarla dikildiğini görür.

Bu 1981 yılının 29 Mayıs gecesidir. "Rıfat Ilgaz'ın evi burası mı?" sorusundan sonra mavi bereliler hemen evin içine dalıp yalnız kitap ve gazete müsveddeleriyle dolu odalara dağılırlar. Biraz sonra keskin bir emir gelir; "Hazırlan albaya gideceğiz" (1)

O günleri daha sonra şöyle anlatacaktır Şair Rıfat Ilgaz, "Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra" adlı yapıtında:

"Yıl 1981, Mayısın 28´i... Belki de 29'u. Rıfat Ilgaz tam 70 yaşında. Cide´de sıkıyönetimce tutuklanmıştı."

"... Bir er gözlerimi bağlıyordu. İşini bitirince beni ite kaka bir yere götürüyordu. 'Kaldır kollarını!' dedi. Omuzlarımdan bastırıp durdurunca. 'Aç ayaklarını!' Dediğini yaptım. İstediği ölçüde açmamış olacaktım. Postalları ile tekmeliyordu. Biraz da ben çaba gösterip açmak istedim. Kollarımı istediği düzeyde kaldırmamış olacağım ki: 'Kaldır!' diye bağırdı, 'kollarını kaldır!' Tepem atmaya başlıyordu: 'Yavaş ol hemşerim!' dedim. 'Ne !' dedi, 'karşı mı geliyorsun!' Gözlerimdeki bağı sıyırdım. Gittim ranzaların birine oturdum. 'Kalk! Dikil! '..."

Kırk Yıl Önce, Kırk Yıl Sonra Rıfat Ilgaz´ın 1940´larda başlayıp 1980´lere kadar süren "Olmaz bu kadar" dedirtecek göz altına alınma, tutuklanma, yargılanma öyküsü.

Ne yazık ki doğru... Bizi 29 Mayıs 1981 Cuma günü aldılar. İlköğretimden Ortaöğretime geçmiş, 02.05.1980 Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi'nde göreve başlamıştım... 12 Eylül'ün hızlı zamanı ama biz de durmamışız boş, öğretim yılı sonu gecesinde Atatürk şiirleriyle 12 Eylülcülere göndermeler yapıyoruz... Çok beğenilen bir gecenin ardından şiirleri istiyorlar bizden adliyeciler, ama iyi niyetle, duymamışlar daha önce ve çok beğenmişler okunan Atatürk şiirlerini.

Aradan çok geçmeden değişik bahanelerle gözaltılar başlıyor Kastamonu çapında, ilk grupta götürdükleri iki ülkücüyü ertesi gün bırakıyorlar...

Bizim okuldan bir idareci- Hasan Akgül- alınıyor ilk kümede, bahane de onların köyü olan Süleyman köyünde bir düğünde toplu olarak "Enternasyonal Marşı"nı okumuşuz...

Herkes bir bekleyişe giriyor hafta boyunca, ha bugün, ha yarın derken sonunda "O gün" de geliyor: 29 Mayıs 1981 Günlerden Cuma... Saat 15.00'te okulda çay teneffüsü... İki kişiyi alıyorlar öğretmen odasından, Musa Güçlü ile ikimizi... Salonda üç, merdiven başında dört, alt katta beş, kapı önünde altı görevli. Minibüse biniyoruz şoförle yedi kişi, iki kişi de zanlı dokuz kişi...

Kestirmeden gitme yerine -bugün buranın pazarı ya-, çarşı içinden gezdirilerek Lise'ye çıkarılıp, Muzaffer Ergök'ü de alıyor görevliler... Özellikle seçiliyor elbette teneffüs, bilinçli. Amaç öğrencinin öğretmenini bu durumda görerek güvenini sarsmak... Şimdiki Halk Eğitim Merkezi alt katında bayağı bir topluluk oluşturmuşuz... - O zaman Jandarma Karakolu- Hacıman'la (Mehmet Ergün) kelepçelenip 10-15 kişi oluyoruz Kastamonu yolcusu... "Şehir Kulübünden kodamanlar zevkten dört köşe izliyorlar minibüslere ite kaka bindirilişimizi ve bizi uğurluyorlar ağızları kulaklarında, zevkten dört köşe!.. Kastamonu'ya girmiyor, Daday yoluna dönüyor minibüsümüz...

Bir yerde indiriliyoruz. Kapıda tek sıra sorgu, hakaretin bini bir para... Soruyorlar:

"Sağcı mısın, solcu musun?"

Sanki sağcı da getirmişler gibi... İkisinden biri yanıt olmazsa vay hallere... Kastamonu Et-Balık Kurumu Soğuk Hava Tesislerinde hafta sonu tatili... Tam 54 saat görevlilerin konuğuyuz!.. Baş konuk Rıfat Ilgaz... Koca Şairle tanışmamız onu görmemiz böyle oldu işte, göz bağcıklarını hafifçe sıyırıp ne görebildiysek o kadar. Ama Ilgaz, Anadolu'nun en yüce dağı gibi duruyordu öyle başı dik, ulaşılmaz.. Hababam Sınıfı romanı da gözetim altına alınmıştı, üzerinde Lise Ders Kitabı yazan bir Sosyoloji kitabı ile birlikte... Kitabın adı sosyalizmi çağrıştırdı herhalde...

Ünlü fıkradır, ev aranmış tutanak tutulacak... görevli kitap adlarını yazdırır ere... Yaz bakalım oğlum: 6. Lenin... (Viladimir İliç)'i ne bilsin adam... Ama yine de neyin yasak neyin serbest; neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu en iyi o bilir elbette!...

Cidelilerin burayı sebebi ziyaretini yazılardan öğreniyoruz daha sonra:

"Ilgaz ve yanındakiler Kastomanu'ya sorguya götürülür. Sonra da o günlerde kullanılmayan Et Balık Kurumunun mezbahalarında konaklama yapılır. Böylece çengellere hayvanlardan önce insanlar asılır. Burada da sorular yinelenir..

'Adın, soyadın, babanın adı, doğduğun yer.' Ilgaz'ın cevabından sonra yine sorar, 'Suçun?' Ilgaz şaşırır. 'Bunu sizin bilmeniz lazım' der. 'Ben nereden bileyim.' 'Olmaz bir şey, yazmam lazım' der katip. Bunun üzerine biraz düşünen Ilgaz o günlerin en korkutucu suçunu söyler;

"Yaz. Sosyalist!" (2)

Daha sonra öğreniyoruz sosyoloji kitabının öyküsünü Cideli Emekli Öğretmen, sonradan olma kırtasiyeci, Mustafa Yılmazer'den... Öğretmen Nuri Keskin anlatıyor o günlerde görüp dinlediklerini:

"...'Rıfat Ilgaz'la üç gün üç gece kaldık, sonra onu Ballıdağ'a kaldırdılar" diyor Nuri Keskin.

"Ben de son gecesinde geldim, bir cuma akşamıydı, fazla göremedim" diyorum...

"Rıfat Hoca, en karamsar anlarda bile mizah yaratabilirdi" diyor, alınışını anlattıktan sonra:

"Bu iş benim için de çok iyi oldu yazdığım son romanımda- Yıldız Karayel- kaçakçıları ve bu olayların geçtiği çevreyi anlatacaktım ama kendi imkanlarımla oraları dolaşma durumum yoktu, bizi İnebolu'dan doğru getirdiler sahil boyu oraları da iyice incelemiş oldum bol bol malzeme topladım yazacaklarım için..." dedi, diyor Nuri Hoca.

"Hani sen bunları yazıp verecektin bana" diyorum,

"O kolay da, başına oturmak lazım," diyerek geçiştirip sürdürüyor konuyu:

"Bir gün artık sorgular falan azaldı, gençler aralarında verip veriştiriyor, 'biz ne yaptık, suçumuz ne , bu işkence bu zulüm niye?.. '

Yanda oturan yaşlıca biri, 'peki gençler, hadi siz gençsiniz, kanınızın kaynadığı bir dönem, oturuşunuzu, kalkışınızı beğenmemişlerdir, bir kulp takmışlardır, bana hiç sormuyorsunuz, sen neden geldin, ne yaptın diye?' diyerek söze girdi, diyor Nuri Hoca.

Adı Mustafa Yılmazer'miş, Cideli, emekli öğretmen. Ben emekli oldum, bir emekli öğretmen ne iş yapar, üç- beş kuruş artırdığı ikramiye ile ben de öyle yaptım, küçük bir kırtasiye dükkanı açtım. Cide'de olunca Rıfat Hoca da Cideli, Cide'de benim de üst katta kiracım, Benim çoluk çocuk, torun torba, hepimiz tek bir aile gibiyiz, dükkanda da Rıfat Ilgaz'ın kitapları falan da var... Geliş gidiş.. Çok samimiyiz ailece... Bir gün geldiler dükkana rafları karıştırmaya başladılar: biri bir lise sosyoloji kitabını aldı eline sallamaya başladı... "Bu zararlı kitapları satana kadar, faydalı iyi şeyler satsanıza..." dedi. Bakıp kaldım. Kitap adamcağıza sosyalizmi falan çağrıştırmış olmalı, oysa kitabın üzerinde Lise Ders Kitabı da yazıyor..." dedi.

"Anlaşıldı Vehbi'nin kerrakesi şimdi" dedim.

"Ne oldu" dediler yüzüme şaşkınlıkla bakarak:

"Sorguya götürdüklerinde o kitabı orda görmüş, merak etmiştim, tamam sen devam et..." dedim...

"Sonra Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'nı ve Öksüz Civciv'ini de aldılar, Hadi dükkanı kapat, gidiyoruz dediler, geliş o geliş, deliller de bunlar" diyor Mustafa Yılmazer Hoca ve sürdürüyor sözlerini

"Öksüz Civciv'in öyküsü de ilginçtir" diyor, başlıyor Ilgaz'ın çocuk romanına konu olan Öksüz Civciv'in öyküsünün kahramanı sarı civcivi anlatmaya...

Bahçede bir kümesimiz var, bir iki tavuk besliyoruz, hem taze yumurta, hem oyalanıyoruz onlarla. Baharın bizim tavuk gurk oluyor, yatırıyoruz, o kadar yumurtadan çıka çıka tek bir civciv çıkıyor, Tavuk tek civcivin peşinde dolanmasın hanım biz bu civcivi ayıralım, evde bir yerlerde bakarız. Tek civcivden ne olacak hem tavuk da ayar ve yumurtaya gelir, diyorum. Eve alıyoruz, derken civciv bize o kadar alışıyor ki.. sanki evin kedisi. Elimizden ekmek yer, sofraya konar, dizimizin dibinden ayrılmaz. Bir gün Rıfat Hoca çaldı kapıyı elinde bizim Sarı Civciv... Kapıyı açık bulunca üst kata misafirliğe gitmiş!.. Masasında çalışan hocanın omzuna atlamış, Rıfat Hoca irkilmiş önce açık pencereden martı falan girdi zannetmiş, sonra bakıyor bir sarı civciv... Sahibini aramak için bize iniyor, hikayeyi dinleyince bu tek civcivi ne yapacaksınız, hem siz kalabalıksınız bu bana yoldaş olur, bunu bana verin diyor, tamam hocam ayıp ediyorsun senin için bir civcivi çok görecek değiliz ya diyoruz, alıp gidiyor...

Aradan hayli zaman geçti, bir gün yine hoca indi aşağı, benim civciv buralara geldi mi, kapı açık kalınca çıkmış gitmiş, dedi... Yok dedik. Bir arama furyasına giriştik, yok oğlu yok... Sonunda bir arsada tüylerine rastladık, Civcivi kedi ya da bir kuş kaptı yedi dedik, bizim için her şey orda bitti ama Rıfat Hocam şair adam duygu adamı... Olay çok dokunmuş, oturup bir çocuk romanı yazmış bunun üzerine... Tabii doğal olarak bizim aile de olayın içinde...
Burada benden bunun da hesabını soruyorlar..." diyor Mustafa Hoca ağlanacak halimize gülerek...

Bu işin peşini bırakmayacağım bilesin diyorum Nuri'ye. Kurtuluş olmadığını anlayınca yazıp getiriyor o günlerde şairle ilgili gözlemlerini. (3) "Kastamonu'da 12 Eylülü de anlatırsın artık, gedikli kantar konuğu olarak diyorum, yorumsuz kalıyor. İnternette Rıfat Ilgaz'la ilgili bir blok oluştururken bir yandan bunları düşünüp bir yandan da Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra'yı (4) yeniden okuyorum. Neler, nasıl değişmiş acaba düşüncesiyle..

Sonuç mu? az gitmişiz uz gitmişiz dönüp bakıldığında bir arpa boyu yol gitmişiz, ama boyu o kadar uzun da olmayabilir..


-------------------------------------------
(1, 2) Turgay KESER, Rıfat Ilgaz'ın Gözaltı Anıları,
Özgür Haber, 08.09.2005
(3) Nuri KESKİN, Rıfat Ilgaz'la 3 Gün- 3 Gece, Rıfat Ilgaz Arşivi (http://www.blogcu.com/cideli/314571/)
(4) Rıfat ILGAZ, "Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra" Çınar yayınları, 2. baskı: Temmuz 1987, İstanbul. (İlki: Nisan 1986)


e-posta: bariscanogul@gmail.com

A. Şahin'in Not Defteri

17/9/2008 · Kategori: Gunluk

A. Şahin'in Not Defteri

2/17/2006 - Notlar... Değinmeler 3

Ali ŞAHİN
______________________________________________

2005-08-11 Anlatan Anlatana Ama...
Bisim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Hergün herkes birşeyler anlatır durur, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin,değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09 Bir Şairi Anmak....
Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz’ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik. Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz’ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09 Daha Ucuz, Daha Çok Baskı
Türk basını adına sevindirici bir haber; demekki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: 'Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı.' İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-07 Donlu mu, Donsuz mu?
Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)



2005-08-09 Anaların Ağlamaması İçin
15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildirideki görüşlere akl-ı selim sahibi hiçbir kimsenin katılmaması mümkün değil, sorun çok güzel saptanmış: 'Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunluklu çatışma' veya ‘kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.'
Bu her yurtsever vatandaşın ortak talebi. Umarım tez zamanda gerçekleşir de bundan sonra olsun analar ağlamaz.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

205-08-11 Şubelerde Kitap Olsa
Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Divan Edebiyatı Unutulmuş!
100 Temel Eserde gözden kaçan birşey daha var biliyor musunuz? Divan Edebiyatı... Oldu olacak onu da yerleştirseler de çocuklar kitaptan iyice yaka silkseler...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Yağmur cemi

Haydar Ergülen

(452 kişi okudu)

Yağmur iyidir, içimizi gösterir, kimseye değil elbette, kendimize. Bilinir 'içlenme sanatında usta' olanların bunu içlerine düşen uzun yağmurlarda sınadıkları, içlerine baka baka yağmur oldukları da. Biz olamadık.
Biz, içlenme sanatından geçtim, yağmurun da acemisi olduğumuz için sabır gösteremeyiz, yağmurun halince gelmesini, meşrebince yağmasını bekleyemeyiz, tıpkı gözyaşlarımızın peşinden koştuğumuz gibi yağmurun da peşinden koşarız. Üstelik acelemizin yağmura da, gözyaşlarına da, Edip Cansever'in 'Kirli Ağustos'una da saygısızlık olduğunu unutarak. Acemiliğimizi Turgut Uyar bağışlamıştı, acelemizi de Edip Cansever bağışlasın diyerek...
Vardık Karaburun'a. İzmir'den sonra iki saat kıyıları dolaşarak giden minibüste ise kendimizi Cemal Süreya'nın 'Göçebe'si gibi hissettik: "Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim". Yağmur bizden evvel gelmiş Karaburun'a, yani acelemiz ve acemiliğimiz bizi geçmiş, iyidir dedik, nasılsa şiiri ezberimizdeydi. Nâzım Hikmet'in 'Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki 'Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş/Aydın elinde Karaburunda' dizelerini 'vardık ki yağmur huruç eylemiş' diye okusak, koca şairimiz de bize gülümserdi herhalde.
Meğer yağmurun önümüze düşmesi sebepsiz değilmiş, bizi bir 'yağmur cemi'nde dostlarla buluşturmak içinmiş, bir kere daha şükrettik yağan, toplayan, buluşturan yağmura. Demek ki Şeyhim Bedreddin ve yoldaşları Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal "yağmur aranıza değil, gönlünüze düşsün" diyerek çağırmışlar bizi Karaburun'a, eyvallah şeyhim eyvallah! Serez çarşısında asılan Şeyhim Bedreddin için "çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine" dendiği gibi olacakmış meğer. Herkes tamam olunca herkesin içine bakması bitince, sıra birbirimize bakmaya, yağmurda cem olmaya geldi: Roll, Express, Karaf, Cumhuriyet ve Birgün'den dostlarımızı gördük. Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa'yı ODTÜ'den hatırladık, 'şoför'ümüzse ODTÜ İnşaat'tan Nevzat Özyeğin'di. Sevindik, Börklüce'nin ruhu hâlâ Karaburun'daydı,burada herkes bir işin ucundan tutuyordu. Baba Zula ile Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'na bu defa da yetişemedik, onları bekleyen bir başka yağmurdan teselli umduk. Alpaslan Işıklı, Bilge Umar hocalar ve Cahit Işık arkadaşımla Bedreddin ve yoldaşlarından konuştuk. Nâzım Hikmet ve Hilmi Yavuz'dan şiirler okudum, Dr. Hasan Aktaş'ın Yort Savul Yayınları'ndan çıkan 'Yeni Türk Şiirinde Şeyh Bedreddin Arkeolojisi ve Doktrini' kitabından hayli yararlandığım bir konuşma yaptım. Akşam Kırıka topluluğundan zeybekler ve kasap havaları dinledik, Karaburunlu kadınlar çok güzel oynadılar. Ambar Seki Köyü'nde bir taş evdeki Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi'ni ziyaret ettik gece yarısı, hocaları Şıh Ali ütopyalarını anlattı, oyunlarını kendileri yazıyorlardı tıpkı ekmeklerini de kendilerinin yaptığı gibi.
...Güzeldi. Karaburun'u fazla göremedik, gezemedik ama güzeldi. Hem nasıl güzel olmasın? Etkinlikler Dostlar Çay Bahçesi'nde yapılıyordu, şu uzun yağmurun adı Dostluk Yağmuru'ydu, Bedreddin dostlarının katılımıyla bir yağmur cemi kurulmuştu. Okuldan tanışımız, belediye başkanı Serdar Yasa'ya, bu ceme rehberlik eden dostumuz Gökhan Akçura'ya ve tüm dostlara, Tan Morgül'ün Birgün'deki yazısının başlığından, 'Karaburun'da bulduk biz bu demi', aldığımız ilhamla 'Karaburun'da kurduk biz bu cemi' diyerek muhabbetlerimizi gönderiyor, 2. Karaburun Şenliği'ni daha da güzelleştirip zenginleştiren yağmura da teşekkür etmeyi unutmadan, Nâzım Hikmet'in dizeleriyle hasretimizi bir kere daha paylaşıyoruz: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/hep beraber sulardan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/ hep beraber sürebilmek toprağı/ballı incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber/diyebilmek için."

2005-08-10 Ne Yağmur... Ne Şiirler...
Yağmur... Ne güzeldir yağmur şiirleri. Ataol Behramoğlu'nun Ne Yağmur... Ne Şiirler... i,hele biri var ki her yağmurda içim ürperir:Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Aydınlık

Türker Alkan

Radyo dinlerken bazen işitirsiniz. Sunucu sorar: "Efendim, ne iş yapıyorsunuz?"
Cevap: "Ben şairim!"
"Adınız?"
Hiç duyulmadık bir addır. Ama madem ki şairliği kendisine uygun görmüş, neden olmasın?
Şimdiye kadar 'filozofum' veya 'düşünürüm' diyeni görmedim hiç, ama bir gün onlarla da karşılaşırsak hiç şaşmayın. Gerçi bazen gazetede çıkan makale, yorum yazılarında 'kerameti kendisinden menkul' unvanlar çıkıyor, 'siyaset uzmanı' filan gibi.
Bir de 'aydın' olmak gibi bir nitelikten söz eder olduk. Aydın kimdir, aydın olmayandan farkı nedir, nasıl tanımlanır, betimlenir, çok çetrefilli konular bunlar. Aydın olarak tanımlanıp sınıflandırılmak yeteri kadar netameli bir şey. Bu yetmiyormuş gibi bir insanın kendisini 'aydın' sınıfına koymasını anlamak daha da zor gözüküyor. Ama kamuoyunda 'aydın' olarak sunulan kişilerin çoğu kendi kendine 'aydın' demekte pek istekli davranmıyorlar zaten
12 Eylül döneminde ünlü bir 'Aydınlar Bildirisi' yayımlanmıştı. Dönemin güçlü adamı Kenan Evren bildiriye sert bir karşılık verdi: "Abdülhamit de aydındı. Ben ne yapayım sizin gibi aydını!" Rahmetli Aziz Nesin altta kalmadı: "Sen bize bir şeyler yapasın diye aydın olmadık," diyerek taşı gediğine koydu.
Şimdi 'aydınlar' gene hareketlendi. Bildiri yayımlıyorlar, Başbakan'ı ziyaret ediyorlar, 'Kürt aydını' 'Türk aydını' olarak ayrışıyorlar.
Bizde 'aydın'lar oldukça ciddiye alınıyor, ama her ülkede aynı ölçüde ciddiye alınmazlar. Örneğin Amerika'da aydınların bildiri yayımlamak, siyasetçileri yönlendirmek gibi işlere kalkıştığını pek göremeyiz. (Hatta 'aydın'ı hakaret anlamında kullananlar bile vardır.) Ama Fransa, Rusya gibi 'ideolojik çekişmenin' hâlâ etkili olduğu yerlerde aydınların söyleyecek sözü vardır ve kendilerine dinleyecek kulak bulmakta pek zorluk çekmezler.
Fakat, 'aydın' niteliğiyle siyasal yaşamda etkili olmaya kalkanların bazı konuları açıklığa kavuşturması gerekmez mi? 'Ben aydınım, sözlerimde hikmet vardır, ben düşünürüm, bilirim, öneririm, kitleler ve politikacılar bana kulak vermelidir' diye ortaya çıkan kişi 'seçkinci', kitleleri (halkı) küçümseyen bir tavır takınmış olmaz mı?
En azından böyle algılanma riskini taşımaz mı?
Bu riske rağmen 'aydın' olarak tanımlanan 'kısmen sınıfsız katmanın' siyasal yaşamımızda küçümsenemeyecek bir rol oynadığını, bundan sonra da azalan bir oranda da olsa bu rolü sürdüreceğini kabul etmek gerekir.
Ama aydınların üstlendikleri rol ne olursa olsun, seçime dayanan siyasette halk desteği sağlamakta hiç de başarılı olamadıklarını söylemeliyiz.
Genellikle aydınların destekledikleri partiler (sol veya liberal-sol partiler) seçimlerde kötü sonuç alıyor. Buna rağmen, aydınların geliştirdikleri önerilerin kitleler ve politikacılar tarafından uzun dönemde benimsenebildiğini ve uygulama alanı bulabildiğini görüyoruz.
Aydınlar, genellikle büyük değişim ve belirsizlik dönemlerinde etkili olur. Son zamanlarda Türkiye'de üstlenmeye çalıştıkları etkinliği, geliştirmeye çalıştıkları vizyonu küçümsememek lazım.

2005-08-10 Aydın mısın?
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol.

Rıfat ILGAZ

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Ya da
Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-07-25 Oturup Şiir Yazsa...
1919-1922 arasında sürdürülen haklı ve onurlu savaşa karşı direnen, bu işten vazgeçsinler diye Anadolu'ya adamlar gönderen, idam fermanları yayımlayan, var olan durumun, işgalin sürmesini isteyen, haklı bir savaşı sürdürenlere karşı çıkan tarafa 'Onurlu bir mücadelede bulundu' bu büyük bir yurtseverlik örneğidir, ey yükselen yeni nesil, bakın böyle durumlarda siz de M. Kemal gibi değil; Vahdettin gibi davranın mı diyeceğiz? Ecevit de, Vahdettin'in yerinde olsaydı, onun yaptıklarını mı yapacaktı acaba, yoksa M. Kemal’in yaptıklarını mı? Ecevit’in çok parlak başladığı bir kariyeri rakipleri kadar dik kapatamaması; 2001 kriziyle başlayan dönem, hastalıkları, buna rağmen iktidar hırsını yenememesinin halk nezdinde bambaşka bir Ecevit algısı yaratmasının bu tür adımlarla; eşine ,dinimiz elden gidiyor, dedirterek, Vahdettin tartışması ateşleyerek, muhafazakâr, halk kesimlerinde O, iyi bir insandı, izlenimi uyandırmaya çalışma isteği olduğu kanısına katılmamak elde değil.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

e-posta: bariscanogul@gmail.com

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAŞKÖPRÜ'DE YEREL BASIN

17/9/2008 · Kategori: Inceleme

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAŞKÖPRÜ'DE YEREL BASIN

ALİ ŞAHİN
____________________________________________________________

TAŞKÖPRÜ: Haftalık gazete.Tek Sayı / 30 Ağustos 1950. İlk sayısından sonra çıkmamıştır. Sahibi ve Mesul Müdürü: Şem'i DALAY; Mücadele Matbaası. Kastamonu. İlçenin ilk gazetesi. Başlık altında: "Halkın Dili, Hakkın Dili" Çarşamba günleri çıkar siyasi gazete olduğu yazılıdır.28x41 ebadında, fiyatı 5 kuruş.
___________________________________________________________

TAŞKÖPRÜ: Haftalık gazete. (6 Mart 1959- 22 Nisan 1960) Sahibi ve Mesul Müdürü: Ergin TÜFEKÇİ; Doğrusöz Matbaası. Kastamonu. Çarşamba günleri çıkar. 28x41 ebadında, 4 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 5 kuruş.

___________________________________________________________

TAŞKÖPRÜ'DE UYANIŞ: (5 Mart 1969- 5 Mayıs 1969) Sahibi: TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) adına; A. Cahit ARIKAN, Yazı İşleri Müdürü: Zeynel YURTSEVEN. Yenises Matbaası. Kastamonu. Başlık altında: "Genç fikirli demek, gerçek fikirli demektir. K. ATATÜRK" yazısı bulunmaktadır. 41x57 ebadında, 6 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 25 kuruş.

___________________________________________________________

GÖKIRMAK: Haftalık gazete. (13 Mart 1970- ../.. 1974).Sahibi: Mahmut ESKİ, Ziya SEZEN(Kısa bir süre sonra ayrılmıştır); Mesul Müdürü: Halit TERZİOĞLU. Yenises Matbaası. Kastamonu. Başlık altında: "Haftalık Siyasi ve kültürel gazete" yazısı bulunmaktadır. 35x50 ebadında, 5 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 25 kuruş.

___________________________________________________________

TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ: 15 Günlük gazete. (1 Ağustos 1975- ../../ 1988) Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Numan ÖZDEMİR (*). Yeni Kastamonu Matbaası. Kastamonu. Başlığın altında: "Siyasi ve Kültürel gazete. 15 günde bir Cuma günleri çıkar" yazılıdır. 308. sayıdan itibaren gazete el değiştirmiş, Numan ÖZDEMİR, gazeteyi Eczacı Metin BAKIRCI'ya devretmiştir. İlçenin en uzun ömürlü gazetesi olma özelliğini taşıyan TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ gazetesinin bütün sayıları tam olarak Taşköprü İlçe Halk Kütüphanesinde mevcuttur.

___________________________________________________________

GÖKIRMAK: (Taşköprü Belediyesi). 1993 Sahibi: Taşköprü Belediyesi adına: Hasan ALTAN. Genel Yayın Yönetmeni: Muzaffer YILDIZ. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ersin TABAKER. Damla Grafik Tesisleri. Başlık altında "Taşköprü Belediyesi'nin Yayın Organıdır" yazılıdır.

___________________________________________________________

KAYNAKLAR:
___________________________________________________________

1. Hazma ÇİÇEK, Taşköprü İncelemesi (Basılmamış Derleme. Taşköprü Halk Kütüphanesinde mevcut olup öğrenciler ve araştırmacılar için önemli bir kaynaktır.). (Hazma ÇİÇEK: Emekli. Taşköprü Halk Kütüphanesi eski Müdürü)

2.Aziz DEMİRCİOĞLU: Yüz Yıllık Basında Kim Kimdir?

___________________________________________________________

AÇIKLAMALAR:
___________________________________________________________

(*) KENDİ KALEMİNDEN NUMAN ÖZDEMİR
___________________________________________________________

"BEN NUMAN ÖZDEMİR

Doğum tarihi : 05/04/1921
Ölüm tarihi : 01/01/2003

Kastamonu ili, Taşköprü ilçesi Aşağıçayırcık köyünde 1921 yılında doğdum. Anam ben 10 yaşındayken rahmete kavuşmuş HANIFE, babam çiftçi HÜSEYİN ÖZDEMİR. Taşköprü ilk okulunu bitirdikten sonra gedikli hazırlama orta okuluna girdim. 1941 yılında istihkam gedikli çavuş olarak ordudaki hizmetime başladım.

Hizmetimin son yıllarında Ankara Ticaret lisesi akşam kurslarında daktilografi ve stonoğrafi öğrendim. 1950 de karayollarında başlayan sivil hayatımda daktilografi bilmemin yararı oldu. 1954 yılında TBMM'nde ikinci kez stonoğrafi öğrendim. 1959 dan 1967 ye kadar stonoğraf olarak çalıştım. 1967 de İstanbul belediye meclisi stonoğraflığına nakil edildim. TBMM'nde stonoğraf arkadaşlarıma 10 parmak daktilografi öğrettim. Bu arada kendimde standart Türk klavyesini öğrendim. İstanbul belediye meclisine nakil edildikten sonra yazılı öğretim denemesi yaptım. Nihayet 25 yıllık yazma 10 yıllık da öğretim tecrübesine güvenerek KENDİ KENDİNE 10 PARMAKLA DAKTİLOĞRAFİ kitabını 1971 yılında yayınlamaya karar verdim."

(NUMAN ÖZDEMİR, KENDİ KENDİNE 10 PARMAKLA DAKTİLOĞRAFİ, 1971, Arka kapak yazısından alınmıştır.)
___________________________________________________________

e-posta: bariscanogul@gmail.com

HOCAM MEHMET 'AYDIN' / ANI

17/9/2008 · Kategori: Ani

MEHMET AYDIN / ANI

ALİ ŞAHİN ______________________________________________

2006-05-20 Şair Mehmet Aydın... Adını ilk kez 1970'te bir ödül nedeniyle duymuştum. Ama asıl tanımam Gazi'deki öğrencilik yıllarımda oldu. Benim için o bir öğretmendi Gazi Eğitim Enstitüsü'nde bıçak sırtında öğrencilik yıllarımızda... Yıl 1975-78. Yılda bir buçuk ay giderdik, Beşevler'den Gazi'ye; dönem zor bir dönemdi, Her katın, her dersliğin bir "reis"i vardı. Benim bir şansım da bizim sınıfın "reis"inin Çorum İlköğretmen Okulu'ndan bir sınıf altımızdan olması oldu. Abi dediği bana kardeşlik yaptı o dönemlerde... Yoksa bizim gibi düşünenlerin, bir de örgütlü öğretmenlerin oralarda barınması oldukça zordu. Gün geçmiyor ki küçüklü büyüklü bir olay baş göstermesin. Üç yıl içinde ben ve arkadaşlarım Gazi kantinine girip bir çay bile içememiştik. Rahat bırakmaz, dirlik vermezlerdi; kuşatma altında bazı günler okulda yakalamışlarsa bir yerlerde bir törenlere, bir protestoya götürürlerdi. O gün oradan kaçmaya kalksan yakalanırsan okul yaşamının sonu olurdu en azından. Sınıfa biri girer önden "dergi" dedikleri(!) bir şeyleri dağıtır, biri de ardından gelir toplardı paralarını; birileri de kapıda nöbette... "Almamak mümkün mü sevip de seni!..."

1976 Yazı bir anımı hiç unutmam. ilk derslerden birinde öğretmenin biri yoklama yapıyor: "Bekir Koçak...", "Mahmut Türkkan..." dedi Hoca... "Burada" dediler.. hem var-yok çetelesi hem tanışma... Biri Yozgat, biri Nevşehir- Ürgüp dedi. O an aklıma o sıralarda örgütlü öğretmenin savaşımını anlatan "Güneşin Katli"ni yazan Mehmet Türkkan geldi hemen. Öyle ya o da oralı. Usulca arkama döndüm ikimizin duyabileceği bir sesle: "Sen Mehmet Türkkan'ın nesi oluyorsun?"diye sordum direkt, çünkü kitabın arkasındaki resimle arkadaşın siması arasında da bir benzerlik ssezmiştim. Yüzüme baktı ve "Hiiiç!... " dedi, "O da kim ki?" diye kestirip attı. Sonra teneffüste yanıma geldi ve ne düşündüyse hakkımda nasıl bir izlenim edindiyse, "Sen Mehmet Türkkan'ı nereden tanıyorsun ki? O benim abim olur." dedi. Daha sonra O'nunla ve sıra arkadaşı Bekir Koçak (*) ile o kadar yakın bir dost olduk ki, sormayın... (Sonra o iki çelişkili durumla ilgili sorduğumda Mahmut, bu arkadaş bizden olmasa, Reha Oğuz Türkkan'ı sorardı demek ki abimi sorduğuna, O'nu tanıdığına göre zarar gelmeyecek biri diye akıl yürüttüğünü söyledi bana. Kader, sonra da Mehmet Türkkan, bizim Muharrem Uğurlu ile Gazi'nin yönetiminde görev aldılar 78'lerde.)

İlk iki yıl zorun zoru bir dönemden geçtik; üçüncü yıl MC yıkıldı da bir nebze olsun soluk alabildik, bir de bizi Yenimahalle'de Mustafa Kemal Lisesi'ne verdiler son yıl. Çevre olarak da rahattı. Derslerde kışkırtan hocalara, Cumhuriyet gazetesine dahi Bab-ı Ali'nin Pravda"sı diyenlere yüreğin varsa karşı çık. Hemen ders çıkışı yolun çevrilir, parçalarını toplayabilirsen en mutlu sensin!... Mehmet Aydınlar'ın da durumu bizden farklı değildi ve yapabilecekleri bir şey de yoktu ellerinden gelen, ancak bizi temkinli konuşmaya, sükunete davet ederlerdi. Hiç olmazsa onlar ders işlerlerdi, politikasız propagandasız, kışkırtmasız... Hoca, 1970 TRT Büyük Ödülünü alan kitabı "Özgürlüğe Açılan Eller"i imzalayıp getirmişti bize. Mutlu olmuştuk.

Nereden nereye, Çınar Yayınları'ndan Kadir İncesu bana e-maille "Rıfat Ilgaz Sempozyumu Programı"nı gönderdiğinde, "Rıfat Ilgaz Arşivi"me duyuru olarak koyarken de bir yandan okuyordum bildiri sahiplerini, O arada heyecanla gördüm Mehmet Aydın Hocamın da bir bildiri ile sempozyuma katılacağını. İkinci gün 2. salonda "Rıfat Ilgaz ve Eğitim" konulu 4. oturumda başkanlık yapacaktı. Bir de 3. gün "Rıfat Ilgaz'ın Şiiri" konulu 2. salondaki 1. oturumda, "Rıfat Ilgaz'ın Şiirine Kısa Bir Yolculuk" başlıklı bildirisini sunacaktı. Demek 26 yıl sonra hocamla karşılaşacaktım, kısa dönem öğrencisi olduğumuzdan tanıması olası değildi herhalde. İlk gün öğleden sonra karşılaştık, yanında eşi Muzaffer Hanım da vardı. "Hocam, ben Gazi'nin Mektupla Öğretm/ Telgrafla Sınavcı öğrencilerinden... " diye kısaca kendimden söz ederek tanıştık, çok mutlu olduğunu sezdim -ki, hareketleri ve eşi hanımefendiye tanıtmasından da belli oluyordu bu- , nihayet Kastamonu ziyaretinde de bir öğrencisi çıkmıştı. Hal hatır, hoşbeşten sonra zil çaldı ve ayrıldık. 3 gün süresince zaman zaman kısa kısa sohbetlerimiz oldu, Taşköprü'ye davetimin pek uygulanma olasılığı yoktu, cumartesi de Cide gezisi olacaktı; hafta başında da hocamın hem dersi olması, hem de Gazi'nin bilmem kaçıncı yılı kutlamaları olması buna olanak tanımadı.

1971'den bu yana 10 şiir kitabını çıkarmıştı Mehmet Aydın. Ve 10. kitap ilk 9 kitabından seçtiği şiirlerini kapsıyordu. Sağ olsun imzalayıp getirmiş ertesi gün. Bu arada ben de netten bir şeyler araştırmaya çalıştım o gece ama pek sağlıklı bilgiye ulaşamadım, daha önce de bir vesile ile bakmış bulamamış hatta ilk kitabından bir şeyler yayımlamak için kitabı çalışma masama getirmiş ve okumuştum yeniden.

Özgürlüğe Açılan Eller (Şiirler, 1971), Halkın Soluğu (Şiirler, 1978), Işığın Kavgası (Şiirler, 1979), Yeryüzü Sancısı (Şiirler, 1985), Şiirsiz Kalmasın (Şiirler, 1985), Yürekte Yanan Dünya (Şiirler, 1988), Mavi Ter (Şiirler, 1992), Işıltılar (Şiirler, 1995), Derin Bir Aynadan (Şiirler, 1999), Bozkırı Aydınlatan Mavi, (Şiirlerinden Seçmeler, 2004).

Şairin İnceleme ve Araştırma (10), Dile İlişkin Kitap ve Sözlük (8), Ders Kitabı (2), Ortak Kitap (10) olmak üzere 30'u aşkın yapıtı daha bulunmaktadır. 1987'de O'nun Hasan Hüseyin Korkmazgil (Yaşamı, Sanatı)inceleme-araştırması geçmiş elime büyük bir zevkle okumuştum kısa sürede... Kitabı da daha sonra 2000'de çalıştığım bir ilçede bir arkadaşın o zamanlar çok kitap okuyan kızına vermiştim elimdeki tüm "Hasan Hüseyin ve Nazım Hikmet Külliyatı" ile birlikte...

Sempozyum aralarında ve akşamları okudum kimi şiirlerini atlaya atlaya, sonradan daha titiz olarak okumak üzere. Sonra arka kapak yazısını:

"Toprak ve gönül adamı Mehmet Aydın, şiirlerinde ırgatlık yapan körpecik çocukların, orakçı, çapacı kadınların, boynu bükük yoksulların, yorgun gurbetçilerin, yersizlerin, yurtsuzların, umarsızların yaşamlarından bize umut dolu dizeler devşirmiştir.

O kendini boylu boyunca yurduna ve insanlığa adamış; hep bilginin, erdemin, onurun, sevginin bayrağını dalgalandırmıştır. Yaşamı boyunca gericiliğe, bağnazlığa, bilinçsizliğe, aymazlığa,ayrımcılığa , sömürüye ve baskıya karşı aydınlık bir dünya için savaşmış: "sevgilerin üstüne basmayın!.. diye haykırmıştır" diyordu Attila Aşut arka kapak yazısında Mehmet Aydın şiiri için..

(...)
______________________________________________

(*) Bekir KOÇAK: Yozgat 1946 doğumlu. Şair. 1978'de Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirdi. O dönemin zor öğrencilik yıllarında şiirlerinde "Savaş CANOĞUL" adını kullandı. Özgürlüğün Elleri (Şiirler, 1975), Gizemi Temmuzda Saklı (Şiirler, 2000) adlı iki şiir kitabı var.

Sevgili Mehmet Aydın'a Alkımsanat'tan selamlar sevgiler yolluyoruz..

OKUDUM

Dışarıda gök gürültüsü
Uzandım pencereden
Doğayı okudum

Duvarda kadın tablosu
Süt beyaz
Tuttum çıplaklığını okudum

Pusette uyumuş bir bebek
Tertemiz sular gibi
Eğildim tazeliğini okudum

Bahçede badem çiçekleri
Kokular saçıyor havaya
Odama sinen baharı okudum

Şarkılar geliyor kırık ve yanık
İnsanın içine işleyen
Çırpınan ezgileri okudum

Bulutlar birden yere sarktı
Sokakta adımlar sıklaştı
Koşuşan adını okudum

Yarım kalmıştı kitabım
Aklım sıkışık rafa takıldı
Kavrayıp sıkıca onun/ışıltılarını okudum

Mehmet AYDIN
(Bozkırı Aydınlatan Mavi,
2004, s. 143)

e-posta: bariscanogul@gmail.com

RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI / İZLENİM

17/9/2008 · Kategori: Haber-Izlenim

RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI / İZLENİM

BARIŞ CANOĞUL
______________________________________________

"Sarı Yazma, Yıldız Karayel, Hababam Sınıfı, şiirleri ve soyadıyla kentimizi yazın tarihine, sonsuzluğa taşıyan" Koca Çınar, bu kez de yüzü aşkın, kültür-sanat, bilim ve yazın adamını kentimize taşıdı, hem de 13. ölüm yıldönümüne denk düşen bir haftada: "Yüzyıl'ımı dörde böldüm/ Her bölümü bir mevsim,/ Biri kaldı, üçü gitti.../ Yaz'ı gitti, Güz'ü gitti,/ Karlı tipili Kış'ı gitti, /Yemyeşil bir Bahar kaldı." Diyen, en güzel baharında terk etmek durumunda kaldığı, "çok severim" dediği Kastamonu'sunda elini elimize değdirdi ve bizi bu güzel ilkbahar gününde yaz güneşi gibi ısıttı.

Boşa gitmedi sıcaklığın usta, bak bütün dostların burada... Kente hakim bu güzel tepede güzel insan Bahri Gökçebay, evini açtı yurdun dört bir yanından gelen dostlarına, bu güzel insanlara. "Dünya'da evim olmadı ama bakın bir sokağım var!" demiştin gülerek adın bir sokağa verildiğinde, artık, adına düzenlenen bir öykü ve şiir ödülün, bir parkın, bir kültür merkezin, ve doğduğun yerde, sarı yazmalılar diyarında da bir "Sarı Yazma, Kültür-Sanat Festivali"n yanında bir de sempozyumun var.

***

Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksekokulu ve Çınar Yayınları'nın ortaklaşa düzenlediği üç gün süren Rıfat Ilgaz Sempozyumu, MYO Konferans Salonu'nda yapıldı. Sempozyumun açılış törenine Vali Mustafa Kara, Belediye Başkanı Turhan Topçuoğlu, Milletvekili Mehmet Yıldırım, İl Emniyet Müdürü Durmuş Demirbaş, Bölge İdare Mahkemesi Başkanı Aydemir Tunç, siyasi parti temsilcileri, ülkemizin önde gelen şair, yazar, düşünce ve bilim adamları ile Tarık Akan da katıldı.

Rıfat Ilgaz'a yaraşır bir katılım ve canlılığın yaşandığı sempozyumun açılışında konuşan ünlü spiker Jülide Gülizar, "Rıfat Ilgaz'ı yargılayanları kimsenin hatırlamadığını, ama Rıfat Ilgaz'ın hâlâ var olduğunu" belirtirken, Karartma Geceleri filminde Ilgaz'ı canlandıran Tarık Akan İse "Doyumsuz bir dostumdu" dedi. Milletvekili Mehmet Yıldırım ise Kastamonu'nun Rıfat Ilgaz'a ihtiyacı olduğunu söyledi. 96 bildirinin sunulduğu sempozyumun açılış töreninde Vali Mustafa Kara, Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım, MYO Müdürü Prof. Dr. Bahri Gökçebay, ünlü sanatçı Tarık Akan, TRT'nin unutulmaz spikeri Jülide Gülizar ve Aydın Ilgaz birer konuşma yaptı.

Sempozyumda ilk konuşmayı Kastamonu Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Bahri Gökçebay yaptı. Gökçebay konuşmasında şunları söyledi; "Rıfat Ilgaz zekasını, gücün güçlünün yanında kullanarak, hepinizin bildiği sıkıntıları çekmez, çok rahat ve lüks bir yaşam sürebilirdi. Bildiğiniz gibi Rıfat Ilgaz bilgisini yeteneğini ve yüreğini mazlumdan yana kullanmış, bu uğurda çekebileceği bütün baskıları ve zorlukları göze almıştır. Yazdıkları ve yaşadıkları ile kendine özgü ödünsüz bir duruşun ürünlerini verirken, yalnız sorunları söyleyen değil, sorunların üstüne üstüne giden bir yöntemi kullanmıştır. Onun yazdıkları, yaşadıkları eleştirdikleri ne yazık ki bugünde geçerliliğini korumaktadır.

Bugün ülkemizin üniter yapısı, bağımsızlığı bir kuşatılmışlık içersindedir. Sorunlara ülke dışından çözüm arayan bir açmaza sürüklenir gözükmektedir. Gelene ağam, gidene paşam demek siyaseti çıkar aracı yapıp toplumsal gerçeklerden kopmak bir hünermiş gibi sunulmaya başlanılmıştır.

Edebiyatın her alanında verdiği yapıtlar çıkardığı süreli yayınlarla bu oluşumu o günden kestiren Rıfat Ilgaz dönemine tanıklık ederken, aynı anda gelecek kuşaklara önemli ve duyarlı gözlemler bırakmıştır. Yaşadığı topraklara sorumluluğunun bilincinde yazma emeğini toplumcu gerçekçi bir düzlemde ortaya koyarken mizahın eleştiri gücünden, şiirin duyguya yönelişinden, romanın ve öykünün gerçekçiliğinden sapmamış o salt kurmaca düzenler üretmek yerine duyarlılıkla donanmış bir gözlemciliği benimsemiştir.

Kendi kuşağıyla göz altı, sürgün, tutuklamalar ve hastalıklara karşı ödünsüz bir aydın olmanın bütün koşullarını yerine getirmiştir. Büyük yığınların Rıfat Ilgaz'ı Hababam Sınıfı'nın yazarı olarak tanımaları, Rıfat Ilgaz'ı bütün yönleriyle ele almayı, tartışmayı ve tanıtmayı zorunlu kılmıştır."

Gökçebay'ın ardından CHP Milletvekili Mehmet Yıldırım bir konuşma yaptı. Yıldırım'da; "Şu anda çok duygu yüklüyüm. Rıfat Ilgaz'ı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım. Rıfat Ilgaz'ın artık bize ihtiyacı yok ama bizim Türkiye'yi aydınlatacak Rıfat Ilgaz'lara ihtiyacımız var. Bundan çok çok önce rahmetli Faruk Nuhoğlu zamanında Rıfat Ilgaz'ın adını Kırkçeşme'de bir sokağa vermiştik. Bugün ise devletin adını verdiği bir kültür merkezi var. Ben buraya katılan katılımcıların tamamına yeniden hoş geldiniz diyorum" dedi.

Yıldırım'ın ardından Vali Mustafa bir konuşma yaptı. Vali Kara; "Rıfat Ilgaz Kastamonu ve Türkiye için çok önemlidir. Bizde Kastamonulular olarak Rıfat Ilgaz'ın anısına sahip çıkarak Kastamonu Merkez'de olan çok önemli bir tarihimize Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adını vermek suretiyle, Kastamonu'da Rıfat Ilgaz isminin ölümsüz kalmasına vesile olunmuştur. Yine Cide'de Belediyemiz tarafından Rıfat Ilgaz'ın doğduğu evin restorasyonu yapılmaktadır. Kastamonu'nun yetiştirdiği bu değerli şahsiyetin önemli kişiliği hususunda değerli bilim adamlarımız gerekli açıklamaları yapacaklardır. Sempozyumumuza 96 bilim adamımızın katılmış olması da son derece önemlidir" dedi.

Vali Mustafa Kara daha sonra Atatürk ve İstiklal Yolu, İnebolu Türk Ocağı Binası, Şehit Şerife Bacı Anıtı ve Şehitlikte yapılan çalışmalar ile ilgili katılımcılara bilgiler verdi.

Çınar Yayınları Sahibi, Rıfat Ilgaz'ın oğlu Aydın Ilgaz ise konuşmasında genel olarak babasının yaşam kesitiyle ilgili bilgiler verdi.

Konuşmasında sık sık gözleri dolan ve ağlamamak için kendisini zor tutan Aydın Ilgaz, konuşmasının bitiminde ise kürsüden iner inmez ağlamaya başladı. Bu arada Aydın Ilgaz'ın konuşmasını dinleyen bazı bilim adamlarının da ağladığı görüldü.

Aydın Ilgaz; "Rıfat Ilgaz Hababam Sınıfı ile yola çıktığı zaman "Eğer Türkiye'de benim yazdığım bu kitabı Milli Eğitim Bakanı ve Hükümet ciddiye alsaydı, bugün Hababam Sınıfı'nın öğrencileri eğitim bakımından bu kadar fakir kalmazdı" demişti. Hatta sevgili dostumuz Prof. Emin Özdemir Ankara'da babama bir ödül verirken bu kitabın bütün öğretmen okullarında öğretmen adaylarına ders kitabı olarak okutulması gerekir demişti. Ama nedense Hababam Sınıfı'nı hep gülerek izledik, ciddiye almadığımız için bugün okul kapılarında birbirleriyle geçinemeyen çocuklar birbirlerini bıçaklıyorlar" dedi.

Konuşmasının başında dinleyicilere 'hemşerilerim' diye hitap eden Tarık Akan, Kastamonu'nun çok farklı bir şehir olduğunu söyledi. Akan, konuşmasında; "Sevgili hemşerilerim, niye hemşerilerim dedi diyebilirsiniz, benim anne tarafım aslen Kastamonulu... Dedem, ben ve abim küçücük bir odada kalıyorum, Dedemin sağ omzundan kurşun girmiş, arka tarafından çıkmış, delik vaziyette. Kastamonu'dan Çanakkale Savaşı'na katılmış dedem. Dedem bana sürekli olarak bunu anlatır, aradan yıllar geçiyor, Kurtuluş Savaşı başlıyor, dedem Kurtuluş Savaşı'nda terzi olarak çalışıyor. Yani anlatmak istediğim, Kastamonu'nun her şeyiyle inanılmaz farklı bir insan yapısı var. Burası o kadar farklı bir şehir ki, Mustafa Kemal'in neden buradan her şeyi başlattığı apaçık ortaya çıkıyor. Buranın insanlarının vermiş olduğu mücadele çok farklı"dedi. Sanatçıların üzerindeki engellerin ve yüklerin hep birlikte aşılması gerektiğini ifade eden Tarık Akan, "Sanatçıların üzerinde çok büyük yükler var, engeller var. Bu engelleri aşacağız, bu engellerden bıkmayacağız.

Bu engelleri aşmak için tabi ki sanatçılığın üzerine çok büyük bir yük biniyor, binsin hoş. Çünkü sanat en kalın zırhı bile delmiştir insanlık tarihinde, hiçbir şey önünde duramamıştır" dedi. (Nasrullah Gazetesi)

***

Bilim Kururlunu; Prof. Dr. Cahit Kavcar, Prof. Dr. Sedat Sever, Dr. Kemal Ateş, Burhan Günel, Zekeriya Kaya'nın;

Yürütme Kurulunu; Prof. Dr. Bahri Gökçebay, Dr. Atıf Uğurlu, Uzman İlknur Türkkaan, Hayrünnisa Günel, İ.Anıl Çokgürses, İbrahim Tozan, Kadir İncesu, Mine Özgür, Mirati Madak, Nurten Çakıroğlu, Serdar İzbeli, Utku Erişik'in;

Danışma Kurulunu ise; Prof. Talat Sait Halman, Prof. Dr. İsa Eşme, Prof. Dr. İsmail Parlatır, Prof. Dr. Kemal Özmen, Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Rahmi Er, Prof. Dr. Ramazan Kaplan, Yrd. Doç. Dr. Nihayet Arslan, Doğan Hızlan, Emin Özdemir, Fahrettin Demir, Feyza Hepçilingirler, Gülsemin Hazer, Güngör Gençay, İlhan Selçuk, Leyla Erbil, M.Emin Değer, M.Sadık Arslankara, Mehmet Başaran, Mehmet Saydur, Öner Yağcı, Server Tanilli, Sevgi Özel, Tahsin Yücel,Tarık Akan'ın oluşturduğu; amaç ve kapsamı: "Küreselleşme, globalleşme söylemleri altında Yeni Dünya Düzeni dayatmaları ülkemizin yüzyıllık sorunu" Yaşadığı dönemde bu topraklarda aydın onuru, yazar sorumluluğu, şair duyarlılığıyla dimdik kalmış, çektiği sıkıntıları mizah hoşgörüsünde yaşamış bir Anadolu çınarı, Rıfat Ilgaz. Onu bilimsel yönden ele almak, bağımsız kalmanın da ipuçlarını verecek günümüz aydınlarına. Bilimsel anlamda katkıda bulunacak tüm bilim ve yazın adamlarını bu çalıştayda görmeyi diliyoruz." diye belirtilen belki Kastamonu'nun tarihinde ilk kez böylesi gerçekleştirilen güzel bir toplantıya ev sahipliği yaptı Kastamonu ve Meslek Yüksek Okulu.

10-11-12 Mayıs 2006 günlerinde Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda Rıfat Ilgaz Sempozyumu gerçekleştirilen bu sempozyumda Kastamonu'nun onuru olan büyük usta Rıfat Ilgaz, romanı, öyküsü, şiiri, mizahı, çocuk edebiyatı, gazeteciliği, 1940-2000 sürecinde Rıfat Ilgaz, Sinemaya uyarlanan yapıtları, Tiyatro oyunları, "Rıfat Ilgaz ve Aydınlanma, "Yerelden Evrensele Rıfat Ilgaz", "Halkevleri ve Rıfat Ilgaz", "Rıfat Ilgaz'ın Yapıtlarında Eğitime Bakışı" başlıkları altında yatırıldı masaya ve her konu didik didik edildi en ince ayrıntısına dek bu üç günlük süreçte...

Kimlerin konuları irdelediklerine gelince, -Makam ve rütbelerden arındırılınca- şöyle bir alfabetik liste çıkıyor karşımıza, ad sırasına göre: "A. Kadir Paksoy, Ahmet Çebi, Ahmet Özer, Ahmet Tüzün, Aydın Çubukçu, Aydın Doğan, Aydın Hatipoğlu, Ayten Mutlu, B. Sadık Albayrak, Banu Öztürk Bayramoğlu, Bedrettin Aykın, Belgin Tanrıverdi (- Özlem Apak ile), Bilal Kayabay, Bilge Öngöre, Burcu Alkan, Burhan Günel, Canan Aslan, Çetin Yiğenoğlu, Doğan Hızlan, Embiya Tahiroğlu (- Şükran Oğuz ile), Esra Lüle, Eylem Saltık, Fahrettin Demir, Gülsemin Hazer, Güngör Gençay, H. Emel Dinseven, Hande Sonsöz, Hasan Akarsu, Hasan Barışcan, Hayati Asılyazıcı, Hidayet Karakuş, Hikmet Altınkaynak, İbrahim Dizman, İbrahim Kıbrıs, İbrahim Tığ, İncila Çalışkan, Kemal Ateş, Kemal Erol, Konur Ertop, Kürşat Coşkun, M. Emin Değer, M. Sadık Aslankara, M. Şerif Onaran, Mehmet Aydın, Mehmet Başaran, Mehmet Güler, Mehmet Saydur, Metin Akyüz, Metin Boran, Mine Ergen, Mustafa Aslan, Mustafa Sözen, Münevver Oğan, Müyesser Güner, Müzeyyen Buttanrı, Nejat Gacar, Nevin Balta, Nihat Ateş, Nilay Yılmaz, Nuray Gök Aksamaz, Nurullah Çetin, Osman Bozkurt, Osman Şahin, Oya Aşkır, Ömer Solak, Özlem Apak (- Belgin Tanrıverdi ile), Öner Yağcı, Özgen Seçkin, Özgür Çiçek, Pınar Kızılhan, Rasih Nuri İleri, Sabahattin Yalkın, Savaş Ünlü, Sedat Sever, Selahattin Diligüzel, Serkan Çiğdem, Sevil Hasırcı, Seyyit Nezir, Suat Batur, Sultan Su Esen, Suna Canlı, Şener Aksu, Şükran Oğuz-Embiya Tahiroğlu, Talip Apaydın, Tanju Cılızoğlu, Tansu Bele, Tuncer Uçaol, Tülay Kuzu, Uğur Kökden, Utku Erişik, Ümit Bozkurt, Vecihi Timuroğlu, Vedat Yazıcı, Yaşar Barut, Yılmaz Onay, Zekeriya Kaya, Zeki Coşkun, Zühtü Bayar..."

Birkaçının dışında büyük çoğunluğu ilimize gelerek sunumlarını yaptı değerli Rıfat Ilgaz dostu yazar, şair, kültür- sanat ve bilim adamlarının... Ancak araştırmacılar bildiri özetlerini 20 dakikaya sığdırmak zorunda kaldılar, bildiri çokluğu ve zaman yokluğu nedeniyle... 3 gün 2 ayrı salonda toplam 22 oturum gerçekleştirildi. İki ayrı salon izleyiciye 2 ayrı seçenek sunuyordu ama kiminle konuşmuşsak aklı diğer salonda da kalmıştı... Sempozyum sonunda bu bildirilerin yayımlanacak olması haberi ise ayrıca sevindiriciydi, bu konularda araştırma yapacak olanlar için. Her oturum ardından yapılan tartışmalar da çok güzeldi, iyi bir oturum konuşmacısı olduğu kadar iyi birer de izleyiciydi, kültür, sanat, bilim adamlarımız. Hele bunların içinde biri vardı ki, bence en dikkatli izleyiciydi: 86 yaşında bazı gençlere göre daha genç ve dinçti Rasih Nuri İleri... Arkadaşım demiş, bir de bildiri hazırlayarak ta İstanbullardan çıkıp gelmişti Kastamonu'ya. Ben ve bir çok kişi de O'nu izliyorduk hayranlıkla. Dakika dakika izledi konuşmaları, tartışmaları, gerektiğinde de deneyimlerini, birikimini aktardı bizlere. Benim için önemli bir an da yağmur nedeniyle arabamla yemekhaneye taşıdığım dostları oraya bırakıp yemeğimizi yedikten sonra diğerlerini beklerken araba içinde baş başa bir yarım saat kadar söyleşmemizdi... Nazım'dan, Ahmet Ariften, Enver Gökçe'den, Makro Paşa'nın 3 kaleminden, Aziz Nesin- Rıfat Ilgaz ikilisinin bir dönem kırgınlıklarından, siyasetten neler neler anlatmadı üstat... İster acemi gazetecilik deyin ister avanaklık... Evet elimde video kameram ve yeterince boş kasetim olduğu halde kaydetmedim, kaydedemedim bu konuşmayı, oysa ne kadar istedim ama büyünün bozulmasından korktum belki biraz da...

"Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü/ Kim be derse desin, çocuklar için yazdım hep./ (...) / iki iş tuttum ömür boyu köklü./ Çocukları okutmaktı ilk işim./ İkincisi,/ Yazdıklarımı çocuklara okutmak." Bu sempozyumda bilmem kaçıncı yılında Hababam Sınıfı'nın sinemaya uyarlanışı kutlamalarında nerdeyse adından bile söz edilmeyen Rıfat Ilgaz'ın Bir yazar, şair ve düşün adamı olarak sigaya çekildiğini, ustanın yukarda değindiği iki işinin ikisinden de tam puan aldığını gördük: Ilgaz'ın, iyi bir eğitimci olduğu gibi çağdaş eğit/bilimin ilkelerini, yapıcılığını Bacaksız'dan Hababam'a iyice sindirip özümlemiş iyi bir çocuk kitabı yazarı, şair, düşünür, mizahçı; en önemlisi de yaşamı boyunca bir karşı-duruşu, dik-duruşu sergilemiş, aç açık da kalsa eğilip bükülmemiş, bir onur timsali olduğu belirtildi sık sık dostları, arkadaşları, ve katılımcılar tarafından.

***

Eksik olan ve kafamı kurcalayan bir iki soruna da değinmeden geçemeyeceğim bu arada. Birisi, protokolün tam tekmil yer aldığı böylesine Kastamonu için önemli bir toplantıda Milli Eğitim neredeydi, bu güzel sunumların her bir oturumu planlı programlı bir biçimde değişik okullardan değişik sınıflara - öğrenci gruplarına- izletilemez miydi? Bu durum yoksa hala Rıfat Ilgaz'ın "mimli" yazar olmasından mı kaynaklanıyordu? O kadar çekincetye gerek yok sağolsun bakanlığımız, yazarlarımızın değerini "seng-i musallada- olsun biliyor ve yapıtlarının kimini "100 Temel Eser" listelerine alıyor. Yine de iyi değil mi kültür bakanlığımıza göre? O ölümünden 10 yılı aşkın süre geçmesine karşın hala etkinliklerine Rıfat Ilgaz adına davetiye yolluyormuş... Bu da güzel bir şey elbette, bu kadarcık da olsa anımsanmak... Gazetelerde okuyoruz zaman zaman falanca okul falanca yazarı okulunda konferansa çağırdı diye. Seviniyor, övünç duyuyoruz. Oysa burada da Kastamonu'ya çağrılmış yüzü aşkın kültür, sanat, bilimadamı vardı, acaba hangi okulumuz tındı bu durumdan... Hakkını yemeyelim, bir ara bir sınıf geldi, lise sınıfıydı, hangi okul olduğunu şu anda anımsayamıyorum, belki de belirtmemekte de yarar var!... Ne dersiniz?

İkincisine gelince: Ülkenin her yanında en küçük boyutlu kültür sanat haberlerini, panelleri, sempozyumları, anma programlarını tek tek duyurmasıyla gururlandığım kırk yıllık okuru olduğum bir gazetede bu konuda tek satır yazı çıkmaması beni çok üzdü ve düşündürdü, sizleri bilmem. Oysa sempozyumda hem Mine Özgür, hem de Turhan Günay vardı. Bir de hakkını yemeyelim Cumhuriyet Kitap'ta "Sihirli Değnek" sayfasını düzenleyen Nilay Yılmaz bildiri de sundu. Ve tek o duyurdu sempozyumu Perşembe günü... yani o da ikinci günü... Haber aynan şu: "(10-11-12 Mayıs 2006, Kastamonu) Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksekokulu, Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi ve Çınar Yayınları'nın işbirliği ile Rıfat Ilgaz Sempozyumu düzenlendi. Bildiri başlıkları: Rıfat Ilgaz'ın Romanı; Rıfat Ilgaz'ın Öyküsü; Rıfat Ilgaz'ın Şiiri; Rıfat Ilgaz'ın Mizahı; Rıfat Ilgaz'ın Çocuk Edebiyatı; Rıfat Ilgaz'ın Gazeteciliği; 1940 ­ 2000 Sürecinde Rıfat Ilgaz; Rıfat Ilgaz ve Sinema; Rıfat Ilgaz ve Tiyatro; Rıfat Ilgaz ve Aydınlanma; Yerelden Evrensele Rıfat Ilgaz; Halkevleri ve Rıfat Ilgaz; Rıfat Ilgaz'ın Yapıtlarında Eğitime Bakışı. (www.kmyo.ankara.edu.tr)" (Nilay Yılmaz, Cumhuriyet Kitap, 11.05.2006 ) Evet Rıfat Ilgaz dostları hepsi bu kadarcık... Sorduklarım bir açıklama getiremediği gibi ben de bir anlam veremedim gerçekten. Bu süre içinde duyurduğu kültür- sanat etkinliklerini saymam çok zaman alır diye es geçiyorum.

Evet, Kastamonu için gerçekten tarihi bir gündü bence bu denli seçkin konuğa ev sahipliği yapmak. Üçüncü günün sonundaki kapanış oturumu ve "Rıfat Ilgaz, 1940'lardan başlayıp aramızdan ayrıldığı 1993 Temmuzuna kadar laik ve etik duruşunu değiştirmememiş; dil, eğitim ve kültürün yozlaşmasına yaşamı ve yapıtlarıyla karşı çıkmıştır. Toplumcu, özgürlükçü, yurtsever savaşımcılığmı Anadolu'nun binlerce yıllık kültür kaynağından beslenerek gerçekleştirilmiştir. Kültürsüz-leştirme konusundaki iç ve dış saldırıların doruğa ulaştığı günümüz Türkiyesi 'nde, sanatçı, aydın kişiliği ve sorumluluk bilinciyle bizlere güç vermektedir. 1980'lerden başlayarak 1990'larda yaygınlaşan yeni dünya düzeni, 2000'lerin başında kötü meyvelerini vermeye başlamıştır. Bu saldırılar, ülkemizin ekonomik, toplumsal, siyasal ve sanatsal yapısını bozduğu gibi, laik çağdaş bireyi, ulus devleti ve bağımsızlığı yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu amacı gerçekleştirmek İçin de, Türkçemiz i bozmaya, geleneksel değerlerimizi yozlaştırmaya yönelik girişimler, her geçen gün giderek yoğunlaşmaktadır. Bu çok yönlü olumsuz gelişmelerin somut örnekleri günümüz edebiyatında, kültüründe ve toplum yaşamında açıkça görülmektedir. Bütün bu olumsuzluklara edebiyat ve kültür bağlamında karşı çıkmak üzere; Rıfat Ilgaz'ı vâr eden ve Ulusal Kurtuluş Savaşımızda Anadolu'nun atardamarı olma işlevini üstlenen Kastamonu ilindeki Kastamonu Meslek Yüksekokulu eşgüdümünde 10-11-12 Mayıs 2006 günlerinde Rıfat İlgaz sempozyumu gerçekleştirilmiştir. Etkinliğe bilim ve sanat adamları, yirmi iki ana başlık altında son derece nitelikli 96 bildiriyle katkıda bulunmuşlardır. Ayrıca sempozyumdaki oturumlara öğrencilerin ve halkın da katılımı yüksek olmuştur. Bu kültürel girişimden alınan güçle; ülkemizin toplumsal ve kültürel yaşamına yeni atılımlarla katkı sunulması ve süreklilik kazandırılması gerektiği ortak sonucu çıkarılmıştır" diye ülkenin genel durumu ve üç günlük sempozyumu özetle vurgulayan "sonuç bildirgesi" ile Cumartesi günü yapılan Cide gezisi dört günlük şölenin noktalanışı oldu. Ama Rıfat Ilgaz'ın dost elinin sıcaklığı içimizi hep ısıtmaya devam edecek...

bariscanogul@gmail.com

e-posta: bariscanogul@gmail.com

RIFAT ILGAZ VE CİDE'Sİ

17/9/2008 · Kategori: Ani

GÜNLÜKTEN YAPRAKLAR
ALİ ŞAHİN
____________________________________________________________

RIFAT ILGAZ VE CİDE'Sİ

Cide ve Rıfat Ilgaz... ikisini hep merak etmişimdir. Ama çeşitli sosyo-ekonomik nedenler elimi kolumu bağladı; ikincisi ile birincisinden önce tanıştırdı kader. Nerde? Bana kalsa Rıfat Ilgaz Ilgaz'la da görüşmem mümkün olmayacakmış; bereket devlet baba katkıda bulundu, özel araçları ile O'nu Cide'den alıp Kastamonu'ya bizi de Taşköprü'den alıp Kastamonu'ya götürdü de pek lüks beş yıldızlı bir otel olmasa da Kantar Palas'ta görüştürdü, kısıtlı da olsa. Buna sebep elbette ekonomik bağımlılık: çünkü kendi araçlarıyla bizi oraya taşıdığı için Onun izin verdiği oranda ya da kaçamak bakışlarla görüşebiliyorduk göz bağlarımızı araladığı ya da bizim gizliden gizliye merak ederek aralayabildiğimiz oranda.

Cide'ye gelince.. Taşköprü Nire, Cide Nireydi benim için.. Zar zor edindiğim kötü Murat 131 ile Kastamonu'da şube müdürlüğü yaparken biraz kafa dinlemek istedik de çoluk çocuk öyle görebildik Cide'yi 1998 festivalinde.. Bu yıl 11. si olduğuna göre demek ki biz 3. süne teşrif etmişiz. Ilgaz'ın 5. ölüm yıldönümünde yapılan 3. festivale. Konuşmasında oğlu Aydın Ilgaz da babasının burada bir festival düzenlemesini çok istediğini "Babam sağken, Sarı yazma festivali düzenlenmesini istemişti. Festivalin Cide'nin ekonomisine ve gelişimine katkıda bulunacağına inanıyordu." Diye belirtti. O zaman traktör sürücülüğü deneyimimle Cide'nin o daracık yollarını korka korka kaç saatte kat ettiğimi şimdi tam anımsayamıyorum. Ama bir şeyi çok iyi hatırlıyorum: Böylesine bir doğa harikası ki deniz kum ve dağı, 11 km.lik sahil şeridi, nerdeyse her metresinde denize girilebilen- sakin, şirin kasabaya neden ilgi göstermez devlet baba diye düşündüğümü..

1996'dan bu yana ülkenin ileri gelen yazar-çizer sanatçı tayfasından kimler ziyaret etmedi ki Ilgaz'ın türbesini -O, insanın üzerine yıkılacakmış gibi duran evini..- Gökhan Cengizhan, İbrahim Baştuğ, Orhan Tüleylioğlu, Özlem Sezer, Mustafa Balbay, Zekeriya Kaya, Ergun Aybars, Hikmet Çetinkaya, Mustafa Balbay, Hüseyin Atabaş, Sunay Akın, Akgün Akova, Fahri Bozbaş, Sevgi Özel, Sennur Sezer, Salih Bolat, Gülsen Tuncer, Turgay Fişekçi, Güngör Gençay; Duygu Asena, Mehmet Saydur, Zeki Coşkun, Semih Poroy, Özcan Karabulut, Sadık Albayrak, Yusuf Ziya Bahadınlı, Nihat Ateş, Burhan Günel, Musa Eroğlu, Murat Kekilli, Metin Uca, Haluk Levent, Vedat Ülger, Songül Karlı... gibi daha bir çok yazar ve sanatçı bu festival vesilesi ile Cide'ye gelmiştir. Oldum olası bu tarihsel açıdan koruma altına alınan yapılara da bakar bakar üzülürüm, bu nasıl koruma ise.. Bakımsızlıktan bir çoğu zaten kendiliğinden çöktü, çökecek.. Ayrıca mal sahiplerini de açlığa evsiz-barksızlığa mahkum ederek. Zamanında gözünü açabilenler eski evi yıkıp zaten hanlar-hamamlar kurmuşlar. Ekonomik durumu iyi olmayanlar ise o yıkıntılarda ikamete mecbur kalmışlar, belki bir Müteahhide verip bir-iki daire dükkan alacakları zaman ise devlet baba 'sarı levha'yı takıvermiş kapı girişinin sağına soluna. Ilgaz'ın evi de bunlardan biri işte. Yıllarca restoresi için yazıldı çizildi. Belediyesinden kaymakamlığına; Çınar Yayınları'ndan ADD'sine kadar.. Yıllardır kimse tınmadı; bereket geçen yıl bu iş çözüme bağlandı eski ev yıkılarak, yerine aynı özellikleri taşıyan yeni yapıya başlanabildi, 2005'te...

Taşköprü'den 10.30 çıkıp yollarda hayli mola verip fotoğraf aldığım halde 13.00'de 172 km.lik yolu tamamlayıp yeni yoldan iniyoruz sahile. Hava oldukça serinlemiş deniz kenarında, pek giren yok birkaç genç ve çoluk çocuk dışında.Biraz ferahladıktan sonra yerel basından fotoğraflarını izlediğim kaba inşaatı tamamlanmış geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığından devralınan ve inşasına bu yıl içinde başlanan Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanatevinin önüne varıyoruz; yapı resim ve yazılarla donatılarak açılış törenine hazırlanmış; 100 metre ilersindeki ADD Şubesi de öyle.. Derneğe uğramadan önünden geçerek öğretmen evinde ayırttığımız odamıza kavuşmak istiyoruz bir an önce: geçen yıl Turizm ve Otelcilik gözümüzü korkuttu, bize ayrılan yerleri satmışlar, yer bulmak olanaksız nerdeyse, ortada kalakaldık. Bereket Kızlar Pansiyonundan bir yere yerleştirdiler de kurtulduk.

Biraz bekledikten sonra geldi görevliler, odamıza yerleştik, dinlenip Rıfat Ilgaz Evi'ne doğru yürüdük, kalabalık toplanmıştı 15.00'e doğru. Kastamonu'da bu yıl yapılan Rıfat Ilgaz Sempozyumundan ve daha önceden tanıdık yüzlerle hoşbeş ederek bir yandan da Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat Evi'ni, burada açılan Hababam Sınıfı 50 Yaşında; ve Nesrin Şahin tarafından hazırlanan Rıfat Ilgaz/Sarıyazma sergisini gezerek görüntüler saptayıp dostlarla selamlaşıyoruz.

Kimler yok ki.. Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir, Cide Kaymakamı Mustafa Ayhan, CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım, Günal Genç, Cide Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri, Kastamonu Meslek Yüksekokulu müdürü Prof.Dr. Bahri Gökçebay, Mirati Madak, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz, Nilgün Ilgaz, Anıl Ilgaz, Sevgili Kadir İncesu. Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı Enver Ercan, Türkiye Yazarlar Sendikası Başkan Yardımcısı Mustafa Köz, Turhan Günay, B. Sadık Albayrak, Sempozyum vesilesiyle tanışıp dost olduğumuz Emel Dinseven, Cide Postası'ndan Ali Kesimci, Ali Nazlı, Ramazan Tuğtepe, Ilgaz'ın Minübüsçü Süleyman'ı, yıllarca Cide fotoğrafları ile Cide'yi bizlere tanıtıp daha da sevdiren Öğretmen dostumuz Recai Yılmaz, Cide Sporlu minik sporcular, Cide Halkoyunları ekibi, Gürcistan Halk Dansları Topluluğu, Cumhuriyet Okurları ve Cideliler...

Davul-zurna eşliğinde yazarın 1911'de doğduğu evin önünden başlayan festival yürüyüşü oldukça kalabalıktı. Korteji dükkan önlerinden ve evlerinin pencerelerinden izleyen halkın yanında Belediye Meydanında da kalabalık bir kitle ilgiyle izledi yapılan konuşmaları ve halk danslarını.Vilayetin pek ilgi göstermediği festivalde Atatürk anıtına çelenk konulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasından sonra ilk olarak söz alan Cide Belediye Başkanı, "Cide'mizi tüm dünyaya tanıtan Rıfat Ilgazımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığında devraldığımız ve inşasına bu yıl içinde başladığımız Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanatevi'ni bitirmek için tüm Cide halkı olarak seferber olduk. Evi en kısa zamanda bitirebilmek için tüm Rıfat Ilgaz dostlarının desteğine ihtiyacımız var." dedi.

Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz ise "Babam sağken, Sarıyazma festivali düzenlenmesini istemişti. Festivalin Cide'nin ekonomisine ve gelişimine katkıda bulunacağına inanıyordu. Ne acıdır ki babamı yine bir 7 Temmuz günü kaybetmiştik. Ve yine bir 7 Temmuz günü babama sesleniyorum; Ruhun şâd olsun! Cideliler seni ayakta tutuyor ve yaşatıyor." dedi.

CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım ise Rıfat Ilgaz'ın Cidelinin, Kastamonulunun çilelerini eserlerine yansıttığını hatırlatarak "Dünya durdukça, aydınlık düşüncelerini yaşatmak hepimizin görevidir. Rıfat Ilgaz'ın aydınlık düşüncelerine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bize yakışan Rıfat Ilgaz ile bütünleşip ona daha çok sahip çıkmaktır." dedi.

Cide Kaymakamı Mustafa Ayhan ise, Cidelilerin, Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali ile sahip oldukları güzellikleri tüm ülkeye tanıttıklarını ve yazarları Rıfat Ilgaz'a sahip çıktıklarını söyledi.

Konuşmalardan sonra Cide Halk Oyunları Ekibi ve Gürcistan Halk Dansları Topluluğu'nun gösterileri ilgiyle izlendi. Bu alanda Zühal Demirtaş'ın açtığı sergi de halkın ilgi ve beğenisini topladı. Gün boyunca bu sergilerin yanında Cide Atatürkçü Düşünce Derneğinde Kemal Ürgenç Karikatür Sergisini; akşam ise Kapalı Spor Salonunda Gürcistan Halk Dansları Gösterisi ile Recai Yılmaz Cide Resimleri Slayt Gösterisi izleme olanağı bulduk. Slayt gösterisinde Taşköprü'nün Ünlü Kuyu Kebabını da görünce önümde oturan Belediye Başkanına takılmadan edemedim: "Başkanım, sizi Hasan Altan'a şikayet edeceğim, bizim kuyu kebabımızı da çalmışsınız !..." dedim. Başkan, o bizim burada da yıllardır yapılıyor diye bir köy adı verdi Pazar günü gel de gösterelim sana da.. diye yanıtladı. Yanımda oturan Taşköprü İlçe Milli Eğitim Müdürü "Bu bir davet galiba, sor bakalım Pazar günü bakarız ?" dedi ama ben işi fazla uzatıp gösterinin tılsımını bozmak istemedim. Gerçekten de çok güzel bir gösteriydi her ikisi de..

İkinci gün, "Rıfat Ilgaz'ın Şiiri" konulu paneli izledik Belediye Sahil Düğün Salonunda. TYS Genel Başkanı Enver Ercan, Cide'nin Rıfat Ilgaz sayesinde ilgi alanına girdiğini; Ilgaz'ın insanın gündelik yaşamı içinde karşılaştığı acıları, sıkıntıları şiirine aktardığını, edebiyatın her türünde yapıt vermiş ve kitlelere mâl olmuş bir yazar olduğunu belirtti konuşmasında.

Şair Mustafa Köz ise, Rıfat Ilgaz'ın şiirinin yaşamıyla örtüştüğünü, insan ve toplum odaklı olduğunu, Ilgaz'ın çağının tanığı bir aydın olduğunu vurguladı.

Yazar B. Sadık Albayrak da, Rıfat Ilgaz'ın günlük ve sıradan hayatı kendisine dayatılan zorunluluklarla yaşayan insanın şiirini yazdığını söyledi.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi Edebiyat Atölyesinden Emel Dinseven; B. Sadık Albayrak, Yeliz Saygıner, Duygu Şarman "Kumdan Betona ve Cideli Çocukların Öyküsü" adlı okuma tiyatrosu çocuklarca olduğu kadar büyüklerce de büyük bir merak ve ilgiyle izlendi. Çocukların kendi öykülerini daha çok resimlerle ifade ettikleri görüldü çalışma sonunda. Bakın neler söylemiş Cideli gençlerimizden Başak: "..Ben bir Cideliyim / Deniziyle, toprağıyla / Ağacıyla, çiçeğiyle, / Ben bir Cideliyim." Buse de tatillerde bol bol kitap okuduğundan bahsetmiş. Ve çok önemli bir açıklamada bulunmuş. "Ben de kitaptaki şekilde okumayı hedefledim.Büyüyüp onun gibi iyi yerlere gireceğim." Sonra da KIRMIZI ,YEŞİL/ MAVİ DENİZ / İŞTE CİDEMİZ... / dizeleri ile Cide'nin sloganını hatırlatmış Buse ve bizlerden sloganı unutmamamızı rica etmiş. Beste ise "Havasıyla suyuyla aşık olduğum Cide" diye başlamış anlatmaya. Kırmızı güneş, yeşil orman, mavi deniz, İŞTE CİDEMİZ... diye sürdürmüş yazısını.

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın "İran: Bölgedeki Mayın" konulu panelinde aşırı sıcağa rağmen dinleyiciler panelin düzenlendiği Belediye Sahil Düğün Salonunu doldurdu, yalnızca bu panele katılmak için festivale gelenlerin olduğu görüldü. Soruları ve açıklamalarıyla aktif olarak katılıp olağanüstü bir ilgiyle izlediler konuşmayı. Balbay konuşmasında sık sık ABD Silahlı Kuvvetler dergisinden alınarak 7 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yeni Ortadoğu haritasını göstererek hep ayakta sürdürdü konuşmasını. Büyük Ortadoğu bölgesine ait, biri bugünkü, diğeri de gelecekteki olası ve olması gereken sınırları gösteren Irak'ın üçe bölündüğü ve büyük bir Kürt devletinin öngörüldüğü iki harita.. Irak'ta devam eden savaşa ve İran üzerinde oynanan oyunlara, bu süreçte Türkiye'ye verilmeye çalışan rollere dikkat çekerek Anadolu’nun Birliği olmadan Avrupa Birliğinin olamayacağını vurguladı. Konuşmasından sonra açık havada kitaplarını imzaladı. Günün etkinlikleri gece Limaniçinde yapılan Coşkun Sabah - Nadide Sultan konserleri ve Havai Fişek gösterileri ile son buldu. Konserleri izleyen Kastamonu Valisi Mustafa Kara, kısa bir konuşma yaparak Aydın Ilgaz'a da bir plaket verdi.

Pazar günü şarkı yarışması ve bisiklet yarışı düzenlendi. Biz de ADD'ye uğrayıp biraz alış veriş yaptık, biraz sohbet ettik dostlarla. Bu yıl ADD'nin dışta bırakılmasından dolayı biraz buruk gördüm onları. Aydın Bey'le Belediye öyle uygun görmüşler gibi sitemleri oldu. Ama tekrar şöyle bir dört duvarı kolaçan ettiğimde Rıfat Hocaya kırgınlıkları olmadığı belliydi: Resimleri, şiirleri, posterleri, evinin maketi ve sarı yazmalar ile sımbasıkış doldurmuşlardı Cumhurbaşkanımız Sezer'in de katkısıyla aldıkları yeni dernek binalarınının her köşesini. Bir de Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı posterleri dikkat çekiyordu Atatürk resimleri yanında.. Böylece üç günlük Cide ve Rıfat Ilgaz yolculuğunun sonu göründü. Hava soğumuş olduğundan deniz işimiz yatmıştı. Öğleden sonra Gideros'a gidip yemek yedikten sonra ani bir kararla Cidelileri Cideleri ve Rıfat Ilgazları ile baş başa bırakarak 2007 Temmuzunda tekrar görüşmek üzere vedalaşıp Taşköprü'ye geri döndük.


mail_46.jpg

mail_44.jpg

mail_45.jpg

mail_36.jpg

cide_fest06_1483.jpg

resim_062.jpg

resim_139.jpg

cide_fest06_093.jpg

cide_fest06_1085.jpg

e-posta: bariscanogul@gmail.com

30 YIL SONRA MUSTAFA POLATLA İZMİR'DE.. / GÜNLÜKTEN

17/9/2008 · Kategori: Gunluk

30 YIL SONRA MUSTAFA POLATLA İZMİR'DE.. / GÜNLÜKTEN

ALİ ŞAHİN
_________

Bugün bir eski tanıdıkla görüşmek için sözleştik. 30 yıl sonra ilk göreceğiz birbirimizi. Ben İzmir'i pek tanımıyorum. Konakta saatin önünde ya da Merkez Hasan Sağlam öğretmen evinde buluşabiliriz sana da uygunsa diyorum emekli Ziraat Yüksek Mühendisi dosta. Taşköprü İlçe Tarım müdürlüğü görevinden ayrılıp Ankara'ya oradan Aydın'a oradan da İzmir'e geçeli 30 yıl olmuş. Saat uygun bana çünkü Karşıyaka'dan geleceğim, diyor. Öğretmen dostudur ama Karşıyaka öğretmen evindekilere anlatamamış tam. Bakın ben Ziraat Mühendisiyim; mesleklerimiz birbirine yakın, deyince: "Allah Allah! Bu nasıl iş!.." dercesine şaşkınlıkla yüzüme baktılar, diyor. Ben açıklama getirdim: "Bakın siz bebeleri, biz de babaları eğitiyoruz. Eski yazı ile ikisi da aynı, çift "be" ile yazılıyor.. dedimse de yumuşatamadım. Yanımda bir arkadaş olmadıkça pek uğramıyorum oraya diyor karşılaştığımızda.

Biraz yürüyoruz hoşbeş ederek. Taşköprü'yü soruyor, Taşköprülüleri soruyor. Bir çok kişiyi hatırlıyor, kaldığı iki yılda görüp tanıdığı. Çetmeli İzzet'ten Hasan Yılmaz'a Bayram Ünal'dan Zeynel Yurtseven'e.. Nuri Keskinden Hüseyin Erikli'ye..

1943 Elazığ Karakoçan doğumlu Mustafa Polat. Yükseköğrenimin AÜ Ziraat fakültesinde tamamlamış 1971 yılında. Hem çalışıp hem okuduğundan ara vermiş eğitimine bir süre Lise sonrasında.

1967 - 1971 yıllarının Ankara ortamı, öğrencilikten konuşuyoruz. O fırtınalı yıllar, diyorum; evet, diyor. 12 Martı da Ankara'da yaşamış. Sonra 80'i anlatıyorum ona Kastamonu'da Taşköprü'de yaşananları.. Ben iyi ki o yıllarda orada değilmişim, çok çektirirlerdi bana da. Bir de üstüne üstlük ilin yabancısıydım" diyor. Ben de doğruluyorum.

Biz diyor ne çektikse bizim gibi düşünenlerden çektik, ayrışmalarımızdan, hizipleşmelerden, birbirimizi çekememelerden. Ormanda şoför Ahmet amca vardı yılların yılı yurtsever, dürüst namuslu, üstelik de demokrat, hemi de sosyal demokrat. Onun bu tavrını da bütün ilçe bilirdi. Düşünebiliyor musun o kadar değişik görüşte iktidarlar gelmiş geçmiş emekliliği gelmiş, bu adamı sürgün etti kendisinin, yoluna baş koyduğu kendi partisi" diyor...

Ahmet amcayı geçen ay kaybettik, bende de çok emeği vardır, çok ekmeğini yedim, suyunu içtim diyorum. Son yıllardaki rahatsızlığını, birkaç yıl önce eşini kaybettiğini ve yalnız kaldığını anlatıyorum. Üzülüyor.

O dönemin daha sonra Orman bakanı olan zat ile kendisinin de bazı terslikler yaşadığını anlatıyor, uzun uzun ve ayrıntılı. Kendisine karşı tavrını. Kendisinin partisine karşı nasıl soğutulup tövbe ettirildiğini. Bakan sen nasıl olsa bize oy vermek zorundasın, elin mahkûm, çünkü alevisin dediğini. O zamandan beri oraya oy vermiyorum diyor. Nuri'nin babası da yaşadı o dönemde bir sürgün, diyorum, emekliliğe tam yaklaşmışken.

O dönemde Bu bakanın 3. sıra milletvekili adayı eğitimci Mehmet Sazak'a karşı tavrını da iyi biliyorum diyor. O komünist, bırakın o gitmesin bize iki milletvekili yeter, diyebilen bir politikacıdan daha ne bekleyebiliriz ki... Bu tavır o partiye transfer 13 milletvekiline 13 koltuk verilmesine mal oldu o zaman. Kastamonu Parfüm sanayinden, balkonda kendir üretiminden, sarımsak tüccarı ziraat mühendisine.. Parfüm olayındaki belediye başkanının Mustafa Kasım olduğunu saptıyorum ben sonradan, zamanın milletvekili de muhtemelen yine AP'nden Sabri Keskin..

O dönemde hatırlı kişilere sunulan zirai kredilerde, merkez kooperatifinin kendir kontenjanın her köyde ekilen kendir oranında kontenjan tanınmasındaki uğraşısını anlatıyor, Hasan Akgül'ün bu işi fazla abarttığını söylüyor: O, Taşköprü'de ağalığı kaldıran adam diyormuş...

Bir ikindi sonu İzmir'in denizden püfür püfür esen sanki Necati Cumalı şiirlerinden çıkıp gelen serin imbatına karşı sürüp gidiyor söyleşimiz.

(...)

Mustafa Polat'ın ilk yazısı: "Sarımsak Tüccarı da Oldum!.. İçin TIKLAYINIZ


Mustafa Polat

30 YIl Sonra

1976-1978 yılları arasında ilçemizde görev yapan Ziraat Yüksek Mühendisi Mustafa Polat'la 30 yıl sonra İzmir'de görüştük. Polat'ın ilçemizle ilgili anı ve izlenimlerini yakında burada okuyabileceksiniz.

izmirde_asahin_mpolat_07k__1_.jpg

mail_04.jpg


e-posta: bariscanogul@gmail.com

SARIMSAK / DENEME

17/9/2008 · Kategori: Deneme

sair_ilhan_berk__sarimsak-.jpg

SARIMSAK / DENEME
İLHAN BERK


e-posta: bariscanogul@gmail.com

GÜNLÜK'ten Yapraklar

17/9/2008 · Kategori: Deginmeler

GÜNLÜK'ten Yapraklar

GÜNLÜK DEĞİNMELER (KANDEMİR KONDUK OLMASAK DA "ONA BUNA DOKUNDUK...")

ALİ ŞAHİN
______________________________________________

2005-08-12 Can Yücel şenliği iptal
Can Yücel'in eşi Güler Yücel "Kimsenin burnu bile kanasın istemem" diyor. "Ailenin kararına saygı gösterilmeli" dese de Vecdi Sayar bu karardan memnun değil.
20 Ağustos'ta başlayacak 6. Can Şenliği, Yücel ailesinin güvenlik endişesi nedeniyle iptal edildi. Şenliğin sanat yönetmeni Vecdi Sayar, iptal kararını uygun bulmasalar da kabullendiklerini söyledi
İSTANBUL - Bu yıl altıncısı düzenlenecek olan Can Yücel Şenliği, Yücel ailesinin güvenlik endişesi nedeniyle iptal edildi. Yeni Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu etkinliğin güvenliğini düzenleme komitesine veriyor. Can Yücel'in ailesi de bu tür bir sorumluluğu alamayacaklarını ifade ederek etkinliğin ertelenmesine karar verdi.
Datça Belediyesi, maddi olanaksızlıklar nedeniyle bu yıl şenliği düzenleyemeyeceğini açıklamış, daha sonra başka sponsorlar bulunarak şenliğe devam kararı alınmıştı. Belediyenin şenlikten desteğini çektiğini hatırlatan Can Yücel'in eşi Güler Yücel, "Şenliğin düzenlenmesi için izin alınabiliyor ama yeni yasaya göre güvenlik sorumluluğu, etkinliği düzenleyen komiteye veriliyor. Biz de bu güvenliği sağlayamayacağımızı bildiğimizden dolayı etkinliği bu yıl erteliyoruz" dedi.
'Ortam uygun değil'
Türkiye'nin bugünlerde yaşamış olduğu gerginlikten dolayı tedirgin olduğunu ve bu tür bir sorumluluğu kesinlikle almak istemediğini belirten Güler Yücel, "Ben kimsenin burnunun bile kanamasını istemem" diyor. Datça Belediyesinin kendilerini yalnız bıraktığını da belirten Yücel, beş yıldır güzel şenlikler düzenlediklerini, bu yılki ertelemeye de çok üzüldüklerini söylüyor. Yücel'e göre etkinlik bir başka zaman, bir başka formatta devam
edebilir; yeter ki ortam elversin.
20-22 Ağustos'ta düzenleneceği duyrulan 6. Can Şenliği'nin genel sanat yönetmeni önceki yıllarda olduğu gibi yine Vecdi Sayar'dı. Aynı zamanda Uluslararası Pen Yazarlar Derneği Türkiye Başkanı da olan Vecdi Sayar, Yücel ailesinin kararına saygı gösterdiklerini ama yazar örgütleri olarak iptal gerekçesini uygun bulmadıklarını açıkladı:
"Biz bu şenliği her yıl Datça Belediyesi ve Pi Prodüksiyon işbirliği ile düzenliyorduk. Bu yıl belediye maddi sorunlar nedeniyle çekildiğini duyurdu. Bunun üzerine Can Yücel'in ailesi etkinliği düzenleyemeyeceklerini söyledi. Biz de bunun problem olmadığını, destek bulabileceğimizi ifade ettik. TÜYAP Fuarcılık ve Konak Belediyesi bize destek olacaklarını belirtiler. Düzenleme komitesinde ben, Güler Yücel ve Pi Prodüksiyondan Özden Petek yer alıyordu. Kaymakamlığa yaptığımız başvurunun ardından Datça Emniyeti'nden Güler hanımı arayıp belgeler istemişler.
Yazar örgütleri devrede
Güler hanım avukatını Emniyet'e göndermiş. Avukata 'Yasa değişti, bu işin güvenliği size aittir ancak bir olay vuku bulduğunda müdahale ederiz ayrıca biz duyumlar alıyoruz, olay çıkma ihtimali var' denmiş. Bunun üzerine Güler Hanım da 'Bu riski üstlenemem' dedi. Biz sorumluluğu onların üzerinden alacak yeni bir çözüm ürettik. Şenliği Türkiye Pen Yazarlar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası'nın ortaklaşa düzenlemesine karar verildi. Bu noktada biz hazırlıklarımızı tamamladık. Fakat Güler hanımla, avukatı Emniyet'le ilişkilerini sürdürmüş... Yasal bir sorumlulukları kalmamasına rağmen etkinliği yapmayacaklarını açıkladılar; bize düşen de ailenin kararına saygı göstermektir."
Sayar, Can Şenliğini'nin önümüzdeki günlerde Datça dışında bir ilde mutlaka düzenleneceğini söylüyor. Şimdilik İzmir ve İstanbul düşünülüyor. (Kültür Sanat)

Papatya Falına Devam
'Çıktım erik dalına/ Anda yedim üzümü/ Bostan ıssı şakıyıp/ Der ne yersin kozumu' demiş Şair Yunus Emre yüzyıllar önce....
Bir başka şair Can Yücel de yıllar önce şöyle demiş:ŞEYİST

Biz talebeyken şeydik
İyi arkadaştık şeylen
Biliyorsunuz şeylen şey olunmaz
Ben şeyi bitirince babam
şey dedi şey Partisine girdim
Zaten şeyle evlenmiştim
Şey şeye gidelim dedi gittik
Şeysiz de olmuyor döndük
İki şeyim oldu büyüdüler
Doktor sende bir şey var diyor simdi
Tabiy bende bir şey var: sayamadığın kadar
Kimse dokunamaz benim şeyime
Çünkü ben bir şeyim
Her şey de bir şeydir ama
Ben başka bir şeyim
Ben şeyim

Can Yücel

Biz ne mi diyoroz bugün? Ne diyelim Allah diyoruz... Papatya falı devam ediyor bakalım. 2005-08-12 'Velhasıl', bir 'ama' değildir! Nur Çintay A.
Geçtiğimiz cuma günkü yazıda bir gariplik oldu: Bu parçacık, her nasılsa, başlığını düşürüp bir önceki yazının peşine takılmış, 'Eda Taşpınar ve normal insanlar' satırlarının altında, öyle dam üstünde saksağan, alakasız ve anlaşılmaz, sallanıyordu.
Derdim şu: Son zamanlarda 'velhasıl' kelimesiyle aşk yaşayan bazı arkadaşlar var. 'Sözün kısası, özetle' filan demek olan bu kelimeyi kullanmak için öyle şiddeti bir arzu duyuyorlar ki, 'ama'ymış,
'çünkü'ymüş, her 'bağlama' yerine bunu koşturuyorlar. Henüz özetlenecek bir giriş olmadan, ikinci cümle hemen 'velhasıl' diye başlıyor.
Elinize biraz serin durmaya ya da fırfır yapmaya meraklı dergi/ek alın, taradığınız ilk sayfada çıkmazsa, ikincide garanti demiştim, daha bu sabah çarptığım örnekten hareketle, tekrar diyorum. 'Hulki'yi seviyorum. Velhasıl o beni sevmiyor. Velhasıl Tuana'yı seviyor' gibi cümleler kurmayalım mümkünse.
Moda Herşeyde Var Velhasıl; velhasıl sözcüğünü olur olmaz yerde kulağa hoş geliyor diye kullanmayalım diyorsunuz yani. Çok haklısınız.
2005-08-11 Sorgun için 'Köşk'e
RADİKAL - ANKARA - Manavgat-Side'deki Sorgun Ormanı'nın golf sahaları ve otel yapılmak üzere tahsise açılması kararını protesto amacıyla toplanan 160 bin imza Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e sunuldu. Sezer'e imzaları oyuncu Pelin Batu, Mor ve Ötesi Grubu'ndan Harun Tekin ve Side Doğa Gönüllüleri adına Ali Yükser iletti. Tekin görüşme sonrasında
"Cumhurbaşkanı'ndan destek aldınız mı?" sorusuna, "Kaygılarımızı anlattık, dinledi. Dinlemesi bizim için yeterli" dedi.
Bari Mevcudu Bozmayalım
Bugün gazeteye göz atarken tam 'Oh be!' diyordum hep güzel şeyler var bugün die. Bir haber: 'Manavgat-Side'deki Sorgun Ormanı'nın golf sahaları ve otel yapılmak üzere tahsise açılması kararını protesto amacıyla toplanan 160 bin imza Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e sunuldu.' Elbette sivil girişim olarak bu da güzel haber ama, girişime neden olan şeyler kötü. Madem ki yeni güzellikler yaratmaktan aciziz, doğal güzelliklere olsun kıymayalım beyler, lutfen... Bir yandan turizmi baltalamaya çalışanlar yetiyor, bir yandan da biz bindiğimiz dalı kesmeyelim. Biliyorsunuz Batıda artık göç edip gidecek yer kalmadı. Hoş... insanımızın büyük bir bölümünü göçmen işçi, mülteci! olarak gönderdik önceden ya... Çoğu gitti azı kaldı nerdeyse.

2005-08-11 Kanser şişmanları sever
Sağlık Bakanlığı'ndan uyarı var: Şişmanlarda kanser riski iki kat daha fazla. Hayvansal yağ tüketmeyin, mangaldan uzak durun, bol lifli beslenin, meyve ve sebzeleri ihmal etmeyin...
Su İçsek Yarıyor!
Şişmanları severmiş kanser, kim sevmez ki şişmanları, tombiş tombiş pek tatlıdırlar, şeker gibi, güleryüzlü, tatlıdillidirler... Sohbetlerine doyum olmaz... 'Sağlık Bakanlığı'ndan uyarı varmış: Şişmanlarda kanser riski iki kat daha fazla. Hayvansal yağ tüketmeyin, mangaldan uzak durun, bol lifli beslenin, meyve ve sebzeleri ihmal etmeyin...'diyormuş. Kime yapılıyor bu öneri? Şişmanlara... Ah biz bu önerilere uyabilseydik zaten böyle olmazdık ki... Bize hep can boğazdan girer, can boğazdan girer... dediler bu zamana dek. Hiç Canın boğazdan çıkacağını söylemediler ki, ya belki de söylediler de biz işimize gelmediği için duymadık... Ya ne olacak bu bizim halimiz!... Su içsek yarıyor mübarek!... 2005-08-11 Dünyanın en hızlı horonu
DHA - ANTALYA - 'Anadolu Ateşi', 'Dalgaların Coşkusu' adlı Karadeniz oyunuyla bir dakikada 218 adıma ulaşarak, Guinnes rekorlarına başvurdu. Aspendos Antik Tiyatrosu'nda önceki gece rekor denemesi yapan 60 kişilik dans ekibini, Guinness Türkiye Temsilcisi Prof. Dr. Orhan Kural da izledi ve metronom cihazıyla dansçıların bir dakika içinde ayaklarını kaç kez yere vurduklarını ölçtü. 200 metronom olarak hedeflenen gösteri sonunda, ekranda '218' yazısını görenler, grubu ayakta alkışladı. Rekor, onay için Guinness'e gönderildi.
Yerelden Evrensele
Ne diyelim, güzel bir uğraş, güzel, değişik bir başlangıç... Umarım yenilikler, farklılıklar sürer gider... Geleneklerimiz çağdaş motiflerle modernize edilerek ulusaldan evrensele taşınıp gider... Şimdilik kutlarız.
2005-08-11 Kardelenler için Sezen şarkıları
İSTANBUL - "Aç Kardelen aç/Dağın olayım, suyun olayım/Göğün olayım aç" diyor Sezen Aksu 'Kardelen' şarkısında... O, kızların da okutulmasını istiyor. Çünkü yaşamın herkes için eşitlenmesi gerektiğini düşünüyor. Dün Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nu dolduran binlerce dinleyicisine bu düşüncesini haykırdı kendi besteleriyle...
O da Bir Kardelen
KARDELEN: Kar kalkmadan çiçek açan süs bitkisi...
Ne güzel isim... Ne güzel uğraş, ne güzel sanatçı... Sezen bu... Sezenliğini belli edecek; kutlarım... Tün kültür-sanat adamlarımızın aynı duyarlılığı göstermesi dileğiyle...
2005-08-11 Anlatan Anlatana Ama...
Bisim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Hergün herkes birşeyler anlatır durur, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin,değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...
205-08-11 Şubelerde Kitap Olsa
Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.
2005-08-10 Yağmur cemi
Haydar Ergülen
Yağmur iyidir, içimizi gösterir, kimseye değil elbette, kendimize. Bilinir 'içlenme sanatında usta' olanların bunu içlerine düşen uzun yağmurlarda sınadıkları, içlerine baka baka yağmur oldukları da. Biz olamadık.
Biz, içlenme sanatından geçtim, yağmurun da acemisi olduğumuz için sabır gösteremeyiz, yağmurun halince gelmesini, meşrebince yağmasını bekleyemeyiz, tıpkı gözyaşlarımızın peşinden koştuğumuz gibi yağmurun da peşinden koşarız. Üstelik acelemizin yağmura da, gözyaşlarına da, Edip Cansever'in 'Kirli Ağustos'una da saygısızlık olduğunu unutarak. Acemiliğimizi Turgut Uyar bağışlamıştı, acelemizi de Edip Cansever bağışlasın diyerek...
Vardık Karaburun'a. İzmir'den sonra iki saat kıyıları dolaşarak giden minibüste ise kendimizi Cemal Süreya'nın 'Göçebe'si gibi hissettik: "Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim". Yağmur bizden evvel gelmiş Karaburun'a, yani acelemiz ve acemiliğimiz bizi geçmiş, iyidir dedik, nasılsa şiiri ezberimizdeydi. Nâzım Hikmet'in 'Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki 'Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş/Aydın elinde Karaburunda' dizelerini 'vardık ki yağmur huruç eylemiş' diye okusak, koca şairimiz de bize gülümserdi herhalde.
Meğer yağmurun önümüze düşmesi sebepsiz değilmiş, bizi bir 'yağmur cemi'nde dostlarla buluşturmak içinmiş, bir kere daha şükrettik yağan, toplayan, buluşturan yağmura. Demek ki Şeyhim Bedreddin ve yoldaşları Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal "yağmur aranıza değil, gönlünüze düşsün" diyerek çağırmışlar bizi Karaburun'a, eyvallah şeyhim eyvallah! Serez çarşısında asılan Şeyhim Bedreddin için "çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine" dendiği gibi olacakmış meğer. Herkes tamam olunca herkesin içine bakması bitince, sıra birbirimize bakmaya, yağmurda cem olmaya geldi: Roll, Express, Karaf, Cumhuriyet ve Birgün'den dostlarımızı gördük. Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa'yı ODTÜ'den hatırladık, 'şoför'ümüzse ODTÜ İnşaat'tan Nevzat Özyeğin'di. Sevindik, Börklüce'nin ruhu hâlâ Karaburun'daydı,burada herkes bir işin ucundan tutuyordu. Baba Zula ile Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'na bu defa da yetişemedik, onları bekleyen bir başka yağmurdan teselli umduk. Alpaslan Işıklı, Bilge Umar hocalar ve Cahit Işık arkadaşımla Bedreddin ve yoldaşlarından konuştuk. Nâzım Hikmet ve Hilmi Yavuz'dan şiirler okudum, Dr. Hasan Aktaş'ın Yort Savul Yayınları'ndan çıkan 'Yeni Türk Şiirinde Şeyh Bedreddin Arkeolojisi ve Doktrini' kitabından hayli yararlandığım bir konuşma yaptım. Akşam Kırıka topluluğundan zeybekler ve kasap havaları dinledik, Karaburunlu kadınlar çok güzel oynadılar. Ambar Seki Köyü'nde bir taş evdeki Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi'ni ziyaret ettik gece yarısı, hocaları Şıh Ali ütopyalarını anlattı, oyunlarını kendileri yazıyorlardı tıpkı ekmeklerini de kendilerinin yaptığı gibi.
...Güzeldi. Karaburun'u fazla göremedik, gezemedik ama güzeldi. Hem nasıl güzel olmasın? Etkinlikler Dostlar Çay Bahçesi'nde yapılıyordu, şu uzun yağmurun adı Dostluk Yağmuru'ydu, Bedreddin dostlarının katılımıyla bir yağmur cemi kurulmuştu. Okuldan tanışımız, belediye başkanı Serdar Yasa'ya, bu ceme rehberlik eden dostumuz Gökhan Akçura'ya ve tüm dostlara, Tan Morgül'ün Birgün'deki yazısının başlığından, 'Karaburun'da bulduk biz bu demi', aldığımız ilhamla 'Karaburun'da kurduk biz bu cemi' diyerek muhabbetlerimizi gönderiyor, 2. Karaburun Şenliği'ni daha da güzelleştirip zenginleştiren yağmura da teşekkür etmeyi unutmadan, Nâzım Hikmet'in dizeleriyle hasretimizi bir kere daha paylaşıyoruz: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/hep beraber sulardan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/ hep beraber sürebilmek toprağı/ballı incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber/diyebilmek için."
2005-08-10 Ne Yağmur... Ne Şiirler...
Yağmur... Ne güzeldir yağmur şiirleri. Ataol Behramoğlu'nun Ne Yağmur... Ne Şiirler... i,hele biri var ki her yağmurda içim ürperir:Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET
2005-08-10 Aydınlık
Türker Alkan
Radyo dinlerken bazen işitirsiniz. Sunucu sorar: "Efendim, ne iş yapıyorsunuz?"
Cevap: "Ben şairim!"
"Adınız?"
Hiç duyulmadık bir addır. Ama madem ki şairliği kendisine uygun görmüş, neden olmasın?
Şimdiye kadar 'filozofum' veya 'düşünürüm' diyeni görmedim hiç, ama bir gün onlarla da karşılaşırsak hiç şaşmayın. Gerçi bazen gazetede çıkan makale, yorum yazılarında 'kerameti kendisinden menkul' unvanlar çıkıyor, 'siyaset uzmanı' filan gibi.
Bir de 'aydın' olmak gibi bir nitelikten söz eder olduk. Aydın kimdir, aydın olmayandan farkı nedir, nasıl tanımlanır, betimlenir, çok çetrefilli konular bunlar. Aydın olarak tanımlanıp sınıflandırılmak yeteri kadar netameli bir şey. Bu yetmiyormuş gibi bir insanın kendisini 'aydın' sınıfına koymasını anlamak daha da zor gözüküyor. Ama kamuoyunda 'aydın' olarak sunulan kişilerin çoğu kendi kendine 'aydın' demekte pek istekli davranmıyorlar zaten
12 Eylül döneminde ünlü bir 'Aydınlar Bildirisi' yayımlanmıştı. Dönemin güçlü adamı Kenan Evren bildiriye sert bir karşılık verdi: "Abdülhamit de aydındı. Ben ne yapayım sizin gibi aydını!" Rahmetli Aziz Nesin altta kalmadı: "Sen bize bir şeyler yapasın diye aydın olmadık," diyerek taşı gediğine koydu.
Şimdi 'aydınlar' gene hareketlendi. Bildiri yayımlıyorlar, Başbakan'ı ziyaret ediyorlar, 'Kürt aydını' 'Türk aydını' olarak ayrışıyorlar.
Bizde 'aydın'lar oldukça ciddiye alınıyor, ama her ülkede aynı ölçüde ciddiye alınmazlar. Örneğin Amerika'da aydınların bildiri yayımlamak, siyasetçileri yönlendirmek gibi işlere kalkıştığını pek göremeyiz. (Hatta 'aydın'ı hakaret anlamında kullananlar bile vardır.) Ama Fransa, Rusya gibi 'ideolojik çekişmenin' hâlâ etkili olduğu yerlerde aydınların söyleyecek sözü vardır ve kendilerine dinleyecek kulak bulmakta pek zorluk çekmezler.
Fakat, 'aydın' niteliğiyle siyasal yaşamda etkili olmaya kalkanların bazı konuları açıklığa kavuşturması gerekmez mi? 'Ben aydınım, sözlerimde hikmet vardır, ben düşünürüm, bilirim, öneririm, kitleler ve politikacılar bana kulak vermelidir' diye ortaya çıkan kişi 'seçkinci', kitleleri (halkı) küçümseyen bir tavır takınmış olmaz mı?
En azından böyle algılanma riskini taşımaz mı?
Bu riske rağmen 'aydın' olarak tanımlanan 'kısmen sınıfsız katmanın' siyasal yaşamımızda küçümsenemeyecek bir rol oynadığını, bundan sonra da azalan bir oranda da olsa bu rolü sürdüreceğini kabul etmek gerekir.
Ama aydınların üstlendikleri rol ne olursa olsun, seçime dayanan siyasette halk desteği sağlamakta hiç de başarılı olamadıklarını söylemeliyiz.
Genellikle aydınların destekledikleri partiler (sol veya liberal-sol partiler) seçimlerde kötü sonuç alıyor. Buna rağmen, aydınların geliştirdikleri önerilerin kitleler ve politikacılar tarafından uzun dönemde benimsenebildiğini ve uygulama alanı bulabildiğini görüyoruz.
Aydınlar, genellikle büyük değişim ve belirsizlik dönemlerinde etkili olur. Son zamanlarda Türkiye'de üstlenmeye çalıştıkları etkinliği, geliştirmeye çalıştıkları vizyonu küçümsememek lazım.
2005-08-10 Aydın mısın?
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol.

Rıfat ILGAZ
2005-08-10 Ya da
Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı
2005-08-10 Divan Edebiyatı Unutulmuş!
100 Temel Eserde gözden kaçan birşey daha var biliyor musunuz? Divan Edebiyatı... Oldu olacak onu da yerleştirseler de çocuklar kitaptan iyice yaka silkseler...
2005-08-09 Anaların Ağlamaması İçin
15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildirideki görüşlere akl-ı selim sahibi hiçbir kimsenin katılmaması mümkün değil, sorun çok güzel saptanmış: 'Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunluklu çatışma' veya ‘kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.'
Bu her yurtsever vatandaşın ortak talebi. Umarım tez zamanda gerçekleşir de bundan sonra olsun analar ağlamaz.
2005-08-09 Bir Şairi Anmak....
Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz’ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik. Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz’ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için.
2005-08-09 Daha Ucuz, Daha Çok Baskı
Türk basını adına sevindirici bir haber; demekki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: 'Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı.' İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...
2005-08-07 Donlu mu, Donsuz mu?
Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.
2005-08-06 Cumartesi Bir İstanbul macerası böyle geçti
Ahu Özyurt (solda), Gece Görüşü'ne konuk ettiği Sally Potter'ın hayranlığını kazanmış. Sitede Özyurt'un ustalığı özellikle belirtiliyor.
Sally Potter, Yes'in Uluslararası İstanbul Film Festivali'ndeki gösterimi için İstanbul'a geldiğinde yaşadıklarını, kendi sitesinde anlatmış
Anlatan Anlatana Ama...
Bisim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Hergün herkes birşeyler anlatır durur, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin,değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...

2005-07-25 Oturup Şiir Yazsa...
1919-1922 arasında sürdürülen haklı ve onurlu savaşa karşı direnen, bu işten vazgeçsinler diye Anadolu'ya adamlar gönderen, idam fermanları yayımlayan, var olan durumun, işgalin sürmesini isteyen, haklı bir savaşı sürdürenlere karşı çıkan tarafa 'Onurlu bir mücadelede bulundu' bu büyük bir yurtseverlik örneğidir, ey yükselen yeni nesil, bakın böyle durumlarda siz de M. Kemal gibi değil; Vahdettin gibi davranın mı diyeceğiz? Ecevit de, Vahdettin'in yerinde olsaydı, onun yaptıklarını mı yapacaktı acaba, yoksa M. Kemal’in yaptıklarını mı? Ecevit’in çok parlak başladığı bir kariyeri rakipleri kadar dik kapatamaması; 2001 kriziyle başlayan dönem, hastalıkları, buna rağmen iktidar hırsını yenememesinin halk nezdinde bambaşka bir Ecevit algısı yaratmasının bu tür adımlarla; eşine ,dinimiz elden gidiyor, dedirterek, Vahdettin tartışması ateşleyerek, muhafazakâr, halk kesimlerinde O, iyi bir insandı, izlenimi uyandırmaya çalışma isteği olduğu kanısına katılmamak elde değil.

2005-07-25 Oturup Şiir Yazsa...

1919-1922 arasında sürdürülen haklı ve onurlu savaşa karşı direnen, bu işten vazgeçsinler diye Anadolu'ya adamlar gönderen, idam fermanları yayımlayan, var olan durumun, işgalin sürmesini isteyen, haklı bir savaşı sürdürenlere karşı çıkan tarafa 'Onurlu bir mücadelede bulundu' bu büyük bir yurtseverlik örneğidir, ey yükselen yeni nesil, bakın böyle durumlarda siz de M. Kemal gibi değil; Vahdettin gibi davranın mı diyeceğiz? Ecevit de, Vahdettin'in yerinde olsaydı, onun yaptıklarını mı yapacaktı acaba, yoksa M. Kemal'in yaptıklarını mı? Ecevit'in çok parlak başladığı bir kariyeri rakipleri kadar dik kapatamaması; 2001 kriziyle başlayan dönem, hastalıkları, buna rağmen iktidar hırsını yenememesinin halk nezdinde bambaşka bir Ecevit algısı yaratmasının bu tür adımlarla; eşine ,dinimiz elden gidiyor, dedirterek, Vahdettin tartışması ateşleyerek, muhafazakâr, halk kesimlerinde O, iyi bir insandı, izlenimi uyandırmaya çalışma isteği olduğu kanısına katılmamak elde değil.

2005-07-25 Dağlarca tedavi altında

Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi altına alındı. Alınan bilgiye göre, ishal şikâyetiyle geçen hafta hastaneye kaldırılan 91 yaşındaki Dağlarca'nın özel servisteki tedavisi sürüyor. Kültür/Sanat

Acil Şifa Uzun Ömürler

1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyuran, 91 yıllık yaşamında ve 72 yıllık sanat yaşamında 70'ten fazla şiir kitabına imza atan,yurtta ve yurt dışında aldığı birçok ödülün yanında 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "Türkçenin Yaşayan En İyi Türk Şairi" seçilen, ancak yaşadığı için hiçbir yapıtı MEB'nın 100 Temel Eser'i arasına giremeyen ; "Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir." tümcesi ile sanat anlayışını özetleyen Türkçe'nin yaşayan en büyük şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya acil şifalar ve uzun bir yaşam dilerim.

2005-06-09 Dağlarca bir şiir onunki

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın sadece şiir yazarak oluşturduğu kimlik, şairliğin her şeyden önce hayatla, dünyayla bir hesaplaşma ve etik tavır olduğunu kanıtlamıştır.
Vehbi Koç Ödülü'nün sahibi Dağlarca, sergilediği kişilikli tutum ve şairlik duruşu itibarıyla Türkiye'de zamanlarüstü anıtsal bir kimlik oluşturdu. 'Hikmetli söz' söylemenin evrensel anlamdaki son büyük ustası Dağlarca, bugün bile Türkçenin en genç şiirini yazıyor (HASAN BÜLENT KAHRAMAN)

Dağlarca'nın Şiiri

Siz dille sevgili gibisiniz.(F. Aygündüz , M. Sanat, 15.10.1999); sorusuna: Ben Türkçe'nin yapısı içinde biriyim. Yüreğim; damarlarım onunla çalışmaktadır. O uyurken uyurum, o uyanıkken beni uyanık görürsünüz. Bu birliktelik benden değil, onun beni seçmesiyle başlamıştır. Bugüne dek yazdığım doksan dört yapıt benim değil onundur. Yasal zorunluluktan ötürü benim adımla yayınlanmaktadır. Şöyle de denebilir: Ben Türkçenin kendisiyim!-Konu zenginliklerinize, şiirsel sözünüzün enginliğine, dilinizin açınsayıcı renklerine gelmek istiyorum. (F. Andaç, Cumhuriyet, 20.01.2002),sorusuna: Dedikleriniz bir yeraltı madeninin üstünde yaşayan toprağa bir çağrı gibi yansımasından başka ne olabilir. Ozanlar, şiir biçimindeki başarıya erişirlerken; doğanın bir ağacı gibidirler. Topraktaki binlerce yıl yaşamış güneşin binlerce aşamasından geçmiş o verime, berekete erişirlerken adandıkları ölçüde doğadırlar. Şiir, doğanın sözcüklere dönüşmüş güzelliğidir, açarıdır.

2005-06-02 Dağlarca: Şiir mucizedir

100 bin dolarlık ödül Vehbi Koç Vakfı tarafından bu yıl edebiyat dalında düzenlenen Vehbi Koç Ödülü, Türkçenin büyük şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya layık görüldü. Dağlarca'ya 100 bin dolarlık çekini ve ödül plaketini Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç ile Vehbi Koç Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Semahat Arsel birlikte sundu.
Vehbi Koç Ödülü'nün bu yılki sahibi Fazıl Hüsnü Dağlarca, 'Şiir büyük bir gramer mucizesidir. Şiir tüm ülkelerin ilk sesidir. Ama Türkiye'ye gelince iş değişir. Ülkemiz uzun süre kendi dilinden yoksun bırakıldı' diyor

F.H.Dağlarca’dan: Yurttaş/ Ağır Hasta

YURTTAŞ

Yurttaş mısın
Bütün yurt senden sorulur
Doğduğun yerde deği
Sıcaklığın bütün yurda

İstersen Kıbrıs'ta ol
İstersen
Erzurum'da Sarıkamış'ta ol
İstanbul da senindir
İzmir de senin

Yurdun neresi ağarırsa
Oradasındır
Ölene dek değil
Öldükten sonra bile
Bütün yurda ortaksın
Bütün yurt sana ortak

Bütün yurt senindir ya
Veremezsin
Yurdun bir iğne ucu toprağını
Ölsen bile

Ağır Hasta

Üfleme bana anneciğim korkuyorum,
Dua edip edip, geceleri.
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun biryeri.

Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.

Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Ağlıyorsun, nur gibi
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Duvardaki resimlerle, nasibi.

Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.
Fazıl Hüsnü Dağlarca



2005-07-14 Fatih Akın'a övgü yağdı

Fatih Akın'ın ''Köprü Geçerken: İstanbul'un Sesi'' belgeseline övgü yağdı. Fransız gazeteleri, belgesel için ''Güzel, tutku uyandırıcı'' gibi ifadeler kullandı. Fransa'nın önde gelen gazetelerinden Liberation, Fatih Akın'ın, Doğu ve Batı'nın karışımı olan İstanbul'u anlatmak için en iyi yolun müzik olduğunu vurguladığını belirtti. Le Figaro da Akın'ın belgeselinde Türk rock'ının öncüsü Erkin Koray, unutulan Türk geleneksel parçalarını seslendiren Kanadalı Brenna MacCrimmon, Sezen Aksu ve Müzeyyen Senar gibi birçok sanatçıya yer verdiğini kaydetti. İspanyol ABC gazetesi ise İstanbul belgesinde İspanya'nın Cartagena kentindeki ''Mar de Musicas'' festivaline katılan Türk sanatçılarının çoğuna yer verdiğine işaret etti.

2005-06-02 Başkan Ahmet Tevfik Bal, Eğitim-Sen'le Yollarını ayırdı
Eğitim-Sen Kastamonu Şube Başkanı Ahmet Tevfik Bal'ın şube yönetim kurulundan ayrılması üzerine, şubede yeniden yapılan görev dağılımında Şube Yönetim Kurulu Başkanlığı'na Y. Tayfun Köse getirilirken, Şube Sekreterliğine Çiğdem Alemdar, Örgütlenme Sekreterliğine Fikri Çelik, Eğitim Sekreterliğine Burhan Örnek, Mali sekreterliğe Güngör Sakçı, Kadın Sekreterliğine Güner Korkmaz, Hukuk ve TİSS Sekreterliğine de Murat Kılıç getirildi.(Sözcü gazetesi, 02.06.2005)

M.Ali Aybar ve Nazım Hikmet
10 Ekim 2005

A. HAYDAR NERGİS alihaydar@acikgazete.com
_____________________________________________________

İstanbul Bilgi Üniversitesi, geçen hafta sonunda Türkiye Solu'nun önde gelen isimlerinden Mehmet Ali Aybar'ın anısına bir toplantı düzenledi.Bu bağlamda biz de,bir kez daha 68'li, 70'li, 80'li yıllara gittik, geldik...

O yıllarda, sosyalizm bize hep "asık suratlı" olarak öğretildi.Kaşlarını en sert çatan lider, en has sosyalistti.

(...)

Ali ŞAHİN 25 Kasım 2005 14:47
Sevgili Dost, önce köşeniz hayırlı olsun, Radikal yorumlarından sonra "Açık Gazete" yazılarınızın da tiryakisi olduk. Ama bu güzel bir alışkanlık; bir konu bu kadar güzel işlenir, tarihimizin 2 yüzakı, iki güzel insanı saygıyla selamlıyorum, bir de bunları bir kez daha bizlere anımsatanı!...

e-posta: bariscanogul@gmail.com

DEVREKANİ'DEN OĞUZ ATAY / İNCELEME

17/9/2008 · Kategori: Inceleme

DEVREKANİ'DEN OĞUZ ATAY / İNCELEME

ALİ ŞAHİN
______________________________________________

YAŞAMI:

ÇOCUKLUĞU VE AİLE ÇEVRESİ

Oğuz Atay'ın babası, 1892* yılında Kastamonu'nun Devrekani ilçesinin Etçiler köyünde doğar. Oğuz Atay, "Babama Mektup" başlıklı metninde "doğdun (...) köyde, kasabada, taşrada yetiştin," (KB.162) diye söz eder babasından. 1909 yılında Kastamonu'da polis memuru olarak göreve başlayan Cemil Atay, 1911'de komiser muavini, 1914'te ikinci sınıf komiser, 19l9'da Kastamonu ser komiseri olur; çalışkan ciddi ve güvenilir yapısıyla meslek yolunda hızla ilerlemektedir. 1920'den sonra Küre, Bafra, Safranbolu, Sinop, Taşköprü ve Kastamonu'da hukuk mekanizmasının çeşitli kademelerinde sorgu yargıcı ceza yargıcı ve savcı olarak görev yapar. Osmanlı döneminin alaylı hukuk sisteminden gelmektedir. Mesleğe polis olarak başlamış, 10 sene zabıtada çalışmış,17 sene de hukuk bürokrasisinin çeşitli görev basamaklarında bulunmuş, sistemin üst kademelerine kadar yükselmiştir. Ankara Hukuk Fakültesinden 1942 yılında 50 yaşındayken diploma alır.(Yıldız Ecevit, 24) 1933 yılında İnebolu'da görevli olduğu sırada orada Muazzez Hanımla evlenen Cemil Atay'ın ilk çocuğu Oğuz Atay da 1934 yılında İnebolu'da dünyaya gelir. Okul öncesi yılları İnebolu'da ve Kastamonu'da geçer.
Anne Muazzez Hanım, toplumun ilk çalışan kadınlarındandır. Evlilikten sonra İnebolu'da başladığı ve 2 yıl sürdürdüğü ilkokul öğretmenliğini eşinin Kastamonu'ya atanması nedeniyle daha sonra Kastamonu'da İsfendiyarbey ilkokulunda (1938) devam ettirir. Aile içi eğitimde öğretmen annenin rolü büyüktür; Oğuz Atay'ın ilk öğretmenidir anne... Okumayı okula gitmeden daha 5 yaşında iken sökmüştür. Karşıt kişiliklerine karşın anne ve baba birbirlerinin dillerinden iyi anlamaktadırlar. Babanın milletvekili oluşuyla 27.03.1937'de Ankara'ya taşınır aile.

Küçük bir Anadolu kasabasından yaşam yoluna çıkıp, kendi çabasıyla kamu kesiminde ulaşılabilecek en üst düzeye yükselen bir Anadolu çocuğudur Cemil Atay. Bu, onu çevresinde saygın bir konuma getirmiştir. Anadolu geleneklerinde bir tür ağa konumudur bu. Ancak toprak ve köy sahibi feodal ağanınkinden farklı bir konumdur Cemil Atayınki; köylüyü sömürme üzerine kurulmamıştır: hami aydın kimliğiyle daha çok, veren biridir o. Kızı Okşan ögel, büyük kentteki evlerine babasının köylülerinin sık sık geldiğinden söz eder: "Köylülerinden birinin apandisi patlar birinin gözü rahatsızlanır birinin guatrı vardır; Gelip aylarca bizde kalırlardı." Dinsel baskının güçlü olmadığı, kaç-göçün yaşanmadığı bir yörenin insanlarıdır bunlar. Cemil Atay'ın Anadolulu kimliği, kimi zaman şahlanan ataerkil bir uç nokta ile, evin direği rolünü karısına devredebilen uygar bir başka uç nokta arasında gidip gelir.

.........
.........

Öykü ve roman yazarı (İnebolu; 12 Ekim 1934- İstanbul; 13 Aralık 1977; babası Cemil Atay 1892'de Devrekani'nin Etçiler köyünde doğmuş, Oğuz Atay ise babasının görev yeri olan İnebolu'da). 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1952). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İDMMA İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topoğrafya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Meydan Larousse'un hazırlanmasında çalıştı. Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü; bu hastalıktan kurtulamadı.

Tutunamayanlar adlı romanının 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazanmasıyla dikkati çekti. Sonradan dergilerde öyküler de yayımladı. "Öykü ve romanlarında kent yaşamının karmaşası içinde yabancılan aydının dramını, modern roman tekniklerinden ve değişik anlatım biçimlerindenyararlanarak alaycı bir anlatımın ağır bastığı, ayrıntılara inen bir tutumla yansıtmaya çalıştığı görüldü."(Atilla Özkırımlı)Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı.

YAPITLARI:

1.Tutunamayanlar 1, 2(roman, 1971-1972; TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülü, Şubat 1971; yeni basımı tek ciltte, 1984; ),
2.Tehlikeli Oyunlar (roman, 1973),
3.Korkuyu Beklerken ( öykü, 1975),
4.Bir Bilim Adamının Romanı (roman, 1975; Genç yaşta ölen mekanik bilgini Prof. Dr. Mustafa İnan (1911-1967)'ın yaşamını konu alır. )
5.Oyunlarla Yaşayanlar (oyun, Devlet Tiyatrosunda oynandı:1979 - 80; basımı 1985),
6.Günlük (1988),
7.Eylembilim (tamamlanmamış roman, 1998).

HAKKINDA YAZILANLAR:
Mehmet Seyda: Yeni Dergi, Mayıs 1972;
Rauf Mutluay: Cumhuriyet, 07.03.1971;
Atilla Özkırımlı: Yeni Ortam, 28.10.1972;
Zühtü Bayar: Barış gazetesi, 09.08.1972;
Murat Belge: Yeni Dergi, Aralık 1972;
Refika TANER-Asım BEZİRCİ: Seçme Romanlar, 1973, s.225-229
Doğan Hızlan: OA ile konuşma, Yeni Gazete, 16.03.1971;
Pakize Kutlu: OA ile konuşma, Yeni Ortam, 30.09.1972;
Faruk Haksal: Yeni Ortam, 12.11.1972;
Yıldız ECEVİT: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu (1989),
Yıldız ECEVİT: Ben Buradayım (2005)

______________________________________________

(*) Cemil Atayın doğum yılı, TBMM. kayıtlarında 1892 (1302), nüfus kaydında ise 1890 olarak geçmektedir.
(Sürecek)

OĞUZ ATAY: YAŞAMI - SANATI - YAPITLARI
______________________________________________

Çağdaş Türk edebiyatının yenilikçi roman anlayışının özgün örneklerini veren Oğuz Atay, 12 Ekim 1934'te İnebolu'da doğdu. Babası hukukçu, bir süre de CHP milletvekilliği yapmış olan Cemil Atay'dır.

Oğuz Atay, 1939 da ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1951). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İstanbul devlet Mühendislik ve mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topografya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay "Topografya" adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı.

Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü. 13 Aralık 1977 de bu hastalıktan kurtulamayarak, büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan İstanbul'da hayata gözlerini yumdu.

babama mektup

Sevgili babacığım,
Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.


"Yaşamı boyunca, kendini döke saça yaşamıştır Atay. "Demiryolu Hikâyecileri - Bir Rüya" adlı öyküsünde yer alan, demiryolu öykücüleri gibi, kurduğu öyküleri okuyacak yolcuları, ıssız bir istasyonda beklemeye koyulmuştur." (Selçuk YAMEN)

İlk romanı "Tutunamayanlar" ile TRT'nin 1970 de açtığı Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazanarak adını duyurmaya başlayan Atay, bu romanını, ancak 1972'de yayımlayabildi. Roman, o günlerde, pek ilgi görmese de; yazılan yazılarda Atay'ın romana apayrı bir çizgi getirebilecek düzeyde biri olduğunun farkına varıldı.

"Tutunamayanlar, yeniligi, değişikliğiyle çarpıcı bir roman. Türkiye'de geleneği olmayan bir roman tarzının oldukça başarılı bir ürünü. İlk bakışta belki çok dağınık, çok keyfi. Yazar aklına geleni yazmış gibi. Oysa bu dağınık görünüşlü malzeme titiz bir seçmeyle toplanmış ve rasgele değil yapısal bir bütün meydana getirecek biçimde örülmüş. Oğuz Atay özellikle roman kurguculuğuyla başarılı bir yazar." (Murat Belge)

Bunu, ikinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" izledi (1973). Atay, romanlarında Türkiye'nin tarihsel, toplumsal yapısını, Doğu-Batı ikilemini yaşayan bireyin dünyası ekseninde irdeledi. Çok boyutlu, çok katmanlı bir roman yapısı kurarak; değişim ve gelişme süreçlerindeki oluşumlara bu pencereden baktı.

"Kent aydını, kentin kendine kapalı ezilmiş, kendiyle de başkalarıyla da ezilmiş, doğru dürüst bir yere varamamış, baştan sona kadar tedirgin aydını vardı onun yazdıklarında. O, küçük burjuva aydınının özeleştirisini getirmeye çalışıyordu diyebilir miyiz? Diyebiliriz sanırım. Ama getirmeye çalıştığı o kadar değildi. Oğuz Atay, daha ileriye giderek, genel aydın insan örneğinin bunalımlarını, her şeyden önce düşünsel bunalımlarını ortaya koyuyordu." (Afşar Timuçin)

Atay, bireyin yaşantısından yola çıkarak; toplumsal tarihin, kültürel oluşumun, bilinçlenme süreçlerinin katmanlarını yeni bir bakışla sorgular. Burada önde tuttuğu roman kahramanlarına da yansıtıcı bilinçlilik işlevini yükler.

" Yaşamak ve varolmak arasındaki ince çizgide gidip gelen bizler aslında toplumunun içinde "onlarla" birlikte olup da "onlardan" olmayanlarız, "tutunamayanlar" ız. Oğuz Atay'ın da dediği gibi ; "Kimsenin okumadığı kitapları okuyan, kötü yaşayan bir adam...

Eminim ki her bilinç sahibi insanın hayatı "Tutunamayanlar"ı okuduktan önce ve sonra diye iki devire ayrılacaktır. Oğuz Atay postmodern anlatımıyla normal insanların anlayamadığı (ve anlamak istemedikleri) gerçeklere Don Kişot edasıyla saldırarak ,yüzlerine vurduğu için yaşarken bile unutulmuştur." (Yıldız Ecevit)

Günü, gündelik yaşamın girdaplarına dönerken; ironik söylemi, eleştirel bakışı asla elden bırakmaz. Öykülerinde ve "Oyunlarla Yaşayanlar" adlı oyununda da bu özelliği öne çıkar. Türk aydınının kimlik bunalımının açmazlarını, aydın imgesinin eleştirel yüzünü çarpıcı biçimde yansıtır. Bunun tipik bir örneği ise, ölümünden sonra yayımlanan, yarım kalmış "Eylembilim" romanıdır diyebiliriz.

"...Tutunamayanlar, anlatıcıları ve anlatım yöntemleri bakımından zengin bir roman ve Atay gördüğümüz gibi, bu çeşitlilikten yararlanmış. Yöntemler arasında büyük başarıyla kullandığı yöntem, kuşkusuz, iç-konuşma yöntemi. Atay, okura Turgut'un bilincini, araya aracı sokmadan, dolaysız olarak seyrettirirken, bu yöntemi kah toplumsal eleştiri, kah mizah, kah Turgut'un iç çatışmalarını sergilemek yolunda kullanmış. Ayrıca iç-konuşmayı kimi zaman diyaloga, kimi zaman çok kişili bir oyun sahnesine dönüştürerek yönteme daha karmaşık, daha renkli ve çok işlevli bir şekil kazandırdığını söylemek gerek. Tutunamayanlar, anlatım tekniği bakımından, Türk romanında, gereken ilgiyi görmemiş bir aşamadır demek yanlış olmaz sanırım." (Berna Moran)

"Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarındaki, aydın sınıfın sahip olduğu heyecan Atay'ın yaşadığı dönemde yitmiş görünüyor. Kendisini bu sınıf içinde bulan Atay, çevresindeki devinimsizliğe, üretimsizliğe, işlerin ve olayların kendi haline bırakılmışlığına dayanamamış gibidir. Bu nedenle, yazdıklarını ve yaşamını bu sınıfa yakın bir yaşayışı sürdürmenin ızdırabı ile doldurmuştur. Denize taş atmayı sürdürmüş, ancak bu taşların çıkardığı sesleri duyamamış, suda oluşan halkaların farkına varamamış gibidir. Yazdıklarının satır aralarında suyun dalgalanışının olmadığı duyusuna kapılmanın burukluğu akar durur. Dalgalar ile coşkunun, halkaların toplamından oluştuğunun ya da rüzgâra gereksinim duyduğunun ayırdına varamaz bir türlü. O dönemlerde, kendine yakın bulduğu kişilerin yarattığı dalgaların birbirinden kopukluğudur Atay'ın bunca tutunamayışının nedeni."(Selçuk YAMEN)

"Atay'ın kişilerinin bugün bize en yakın gelen özelliklerinden biri, hayat karşısında beceriksiz, "hayatın acemisi" olmaları. Tutunamayanlar'da Selim Işık, Tehlikeli Oyunlar'da Hikmet Benol, düşünmekten yaşamaya fırsat bulamamış, "hayat bilgisi"nden yoksun, bu yüzden de zihinlerindeki doğrularla birlikte evde kalmış, çocuk kalmış kişilerdir. Her şey çok önceden belirlenmiş gibidir: "Kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi" Selim çocukken ne futbol takımına girebilmiş, ne sınıf mümessili olabilmiş, ne korkularını yenip çocukluk aşkının peşinden dut ağacına çıkabilmiş, ne de büyüdükten sonra,kötü yaşarım korkusuyla hayata dahil olabilmiştir. Hikmet'in içindeki çocuk da, "yaşamadığı için büyümemiş"tir. O da Selim gibi düşünmenin kurbanı gibidir: Erkeklerin pijama ve terlikle dolaştığı, duvarlarına takvim asılan evleri gülünç bulduğu için kendine bir hayat kuramamış, sahte olurum ya da kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamamış, bir kere böyle düşündüğü için başka türlü düşünememiş, sırf öyle söylediği için bütün hayatını "kelimeler uğruna" harcamıştır." (Nurdan Gürbilek)

Bir söyleşisinde Atay şunları söyler :

Romanı, hikayeyi, tiyatroyu bir esnaflık olarak benimseyenler bile, son zamanlarda sanatın başına bir devrimci sıfatının getirilmesinin artık yetmeyeceğini anlamış görünüyorlar. Ama bana kalırsa, bu sadece, bir görüntü. Bu yeni akımın geçerliliğini hissettikleri için, bunu da, kimseye kaptırmamak niyetindeler galiba. Sanat gerekliyse onu da biz yaparız diyorlar. 'Şimdiye kadar devrimciliği, nasıl, kimseye kaptırmamışsak, bunu da kaptırmayız.' Ama inanıyorum ki Bülent Ecevit'in dediği gibi, politikacılarımız, nasıl insanımızın gerisinde kalmaya başladıysa, onlar da geride kalacaktır. İnsanımız artık, gerçeği, gerçek olmayandan ayıracaktır.(...) Halka doğruyu söyleme iddiasında olanlar, onlara güncel başarılar sağlayacak küçük hesaplar peşinde koşarlarsa önce halkın karşısında saygınlıklarını yitirirler. Sanatçının vazgeçilmez bir tutkusu saydığım özgürlüğü, böyle küçük çeteler içinde yitirmeyi hiç anlamıyorum.

"Efkan Bahri Eskin'in saptadığı gibi : Sosyalist olamayacak kadar postmodern; postmodern olamayacak kadar geleneksel; islamcı olamayacak kadar dünyevi; dünyevi olamayacak kadar dürüsttür çünkü.

Sağlığında bütün bunlarla çakışan, yüklendiği Jön Türk ve Kemalist aydın tipolojisinin olmazsa olmaz koşulu, öğretme, değiştirme ve devinim sağlama bildirgesine sıkı sıkıya bağlı bir aydın olan Atay'ın, öğretememiş, devinim sağlayamamış ve bu konudaki umutlarını yitirmiş olması ile günlüklerine, kitaplarına sığınmış olmasının ironisi, yaşasaydı baskının bitmesini deve kuşu gibi başını kuma gömerek bekleyen kitlelerce ilahlaştırılmasından az değildir. Yaşasaydı hiç kuşku yok ki Atay, kendisini ilahlaştıran bu kitlenin de bir eleştirisini mutlaka kaleme alacaktı." (Selçuk YAMEN)



ESERLERİ :

Roman :

Tutunamayanlar (1971-72)
Tehlikeli Oyunlar (1973)
Bir Bilim Adamının Romanı (1975)
Eylembilim (1998)

Öykü :

Korkuyu Beklerken (1975)

Oyun :

Oyunlarla Yaşayanlar (19985)

Günlük :

Günlük (1987)

amatörce-iz

e-posta: bariscanogul@gmail.com

BEBEĞİM... / MEKTUP

17/9/2008 · Kategori: Ani

BEBEĞİM... / MEKTUP

ALİ ŞAHİN
_______________________________________________

Nicedir Özlemişim

"Nicedir özlemişim/ Bu rüzgarı/ Hani Doğu'da eser/ Bahar akşamları// Nicedir özlemişim/ Bir elma ağacının/ Dibine oturmayı// Nicedir özlemişim/ Şoseleri,dağları// Nicedir özlemişim/ Bir dosta sarılıp/ Ağlamayı"
(Ataol BEHRAMOĞLU)

"Bebeğim,

Bugün benden küçüklük yıllarına dair fotoğrafları tarayıp bir şeyler göndermemi istemiştin ya... Annenle açtık eski albümleri bir bir... Sen yalnız geç kalmışsın dünyaya gelmek için, Siyah-beyaz çağına yetişememişsin... ağabeyinle ablanın iki renkli resimlerine baktık durduk bu arada bir de, sen cicili bicili bir dünyaya doğmuşsun. Ama senin suçun yok bunda elbette...

Biz de bayağı bir kararsızlık dönemi geçirmişiz, ağabeyinden sonra. Aslında o sayfayı kapatmıştık biz: Bir kız, bir oğlan çoktu bile bizim gibi tek maaşla hayatını idame ettirmek için didinenlere. Oysa bir de oldu ki, haberin geldi, annen de ağır bir gripal durum oldu.. İlle de bir gripin yutacağım diye tutturdu... Hanım etme gitme, faydası yok: Nuh der peygamber demez. Mutfağa geçip bir bardak su ile bir gripin alıp geldim, güzelce içti...

10 dakika sonra:
- Ohhh!.. Kuş gibi hafifledim, hap çok iyi geldi dedi. Tekrar ister diye korkumdan hapın içini boşaltıp kabını yutturduğumu söyleyemedim, Tanrı korusun zaten bir akraba evliliğimiz vardı, bir de ilaç etkisiyle...

Bir yandan albümler bakıp bir yandan bunları tarayarak sana yollarken nargile fokurtuları arasında dalıp gidiyorum o günlere doğru... 1985 yılının 7 ekim sabahı, saat 04.00 suları annen sancılandı, ben ne yapacağımı şaşırdım; önceki iki doğumda ben yoktum yanında görevim gereği... At yok araba yok, durakta taksi de bulunmazdı bu küçük ilçede o zamanlar... Alelacele alt kattaki ev sahibimizi kaldırıp hastaneye attık anneni. Annen odada bir doğuracağım diye didinirken ben koridorda dokuz doğuruyorum, ne zor şeymiş yolcu beklemek meğer, öncekilerde anlamamıştım. Eskiden çocuğun cinsiyetini dünyada ilk çığlığını attığında öğrenirdik. İçerden ilk çığlığın geldiğinde dışarı fırlayan hemşire "bir kızın oldu!.." dediğinde yüklü bir bahşişe de konmuştu. Bırakır mı babacığın seni oralarda, hemen bir taksi bulup atmıştım evimize...

Çocuk sevmeyi de sende tattı bu garip. Kalabalık bir ailede, anne-baba/ büyükanne- büyükbaba vs. arasında biz çocuk da sevemezdik o zamanlar; akşam olacak, evde kimse olmayacak da gizli gizli seveceksin... Seve seve biter demiştik ama bitmedin, ne sen ne sevgin... En çok da senin evden uzaklaşman koydu bize desem ablanla abin alınır ama ne yapayım ki gerçek bu. Tekne kazıntısı olduğundan mı nedir bilemiyorum, belki de öteki çocuklarımızda annenle biz de daha çocuktuk; ondan da olabilir bu bak. Eeee, nereden nereye: El bebe gül bebe bugünlere de geldik işte. Bebeklik, anaokulu, kız meslek defilelerinde çocuk mankenliğin, ilkokul, ortaokul derken, lise yılları sana ve eve uzak olduğum yıllar... Şimdi ÖSS Sınavından çıkışta çektiğim o coşkulu resimlerine bakıyorum, evde sonuçları izlerkenki coşkun, yakarışın...

Derken benim sürgünüm, senin Ankara'ya sürgünün bir araya gelmişti. Tanrını izniyle Onlar da bitti ve geldik bu güne... Bir şey daha öğrendim bu arada, ablanın evlenmesiyle, o da çok zor işmiş, bir daha mı bir daha kız çocuğu evlendirmeye tövbeler tövbesi dedim, ona göre bir tanem... Baban seni başının altına yastık yapacak haberin ola...

Bak şimdi onu da anımsadım. Sen benden seninle ilgili -yıllık için- bir yazı istemiştin de ben de "yok ya, olmaz, bana ne, sen yaz" diye mızıkçılık etmiştim ya... Bu vesile ile özensiz bezensiz o işi de çözdük Tanrının izniyle, al sana bir yazı... İster kullan ister kullanma. Orası senin bileceğin iş, ben karışmam. Benim bildiğin bir tek şey var: iyi ki doğmuşsun ve varsın bir tanem. Sensizliği düşünemiyorum ben. Ya sen?

Seni Çok Özleyen Baban...

Taşköprü, 28 Mayıs 2006"

e-posta: bariscanogul@gmail.com

« Önceki ::