07 04 2011

1940 kuşağının önemli temsilcisi: Rıfat Ilgaz

1940 kuşağının önemli temsilcisi: Rıfat Ilgaz

Rıfat Ilgaz hayatı hep mücadelerle geçmiş bir yazar. Yaşadığı yıllar boyunca Türkiye'nin hemen her dönemine; karanlığa ve umuda tanıklık etmiş bir isim. Eserleri de yaptıkları da bunlardan hayli izler taşıyor. Rıfat Ilgaz'ın yüzüncü yaşı, Türkiye'nin uzun güncesinde önemli bir yaprağı yeniden hatırlamamızı sağlıyor.

Ali Yıldız

7 Mayıs 1911'de Cide'de doğan Ilgaz'ın ilk şiirleri, 1927'de Kastamonu'nda yayınlanan Nazikter ve Açıksöz gazetelerinde yayımlanır. 1940'lara kadar yazdığı ve kitaplarına almadığı romantik şiirleri, İkinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren, toplumcu-gerçekçi biçemine bürünür. 1943'te, Yarenlik isimli kitabı yayınlanır. Onu yine bir şiir kitabı olan, Sınıf izler. 1944'ün Ocak ayında yayımlanan Sınıf, yirmibeş gün satışta kalabilecek, sonrasında ise sıkıyönetim kararıyla toplatılacaktır. Mahkemenin bilirkişisi, raporda şöyle yazar:

'Sınıf adlı kitabın yazarının hasta ruhlu olduğu ve kitabında edebi açıdan hiçbir değeri yok; yazar kitapta bir fakir talebenin perişan halini tasvir ediyor 'ne var bunda sıkılacak, utanmak bize düşer' demek suretiyle cemiyetimize dil uzatıyor, çocuk dersini bilmiyor, fakat her şeyin piyasasını ve karaborsayı bilip bunun kendisine yeter olduğunu söylüyor, 'bilmediğin şahıs zamirleri olsun' demekle cemiyetimizin iç yüzüne tarizde bulunuyor' (1).

'Edebi açıdan hiçbir değerinin olmadığı' söylense de Kastamonu Muallim Mektebi ile Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Fakültesi'ni bitirmiş olan şair, daha ilk günden itibaren Türkçe sevdalısı genç bir öğrenmendir. 1987'de yayımlayacağı, Ocak Katırı Alagöz kitabında yer alan 'Türkçemiz' şiirinin son dizeleri şöyledir:'Sev Türkçeni, çocuğum/ dilini sevenleri sev!' (2).

Mahkeme heyeti, Sınıf kitabının sıkıyönetim kararıyla toplatmasıyla yetinmez, genç öğretmenin altı ay hüküm giymesine karar verir. Bu dönemi, ileriki yıllarda Karartma Geceleri romanında anlatacak olan Rıfat Ilgaz, altı ay firarda kalır ve bu sırada polis evine karakol kurarak pusuda beklemeye başlar. Gelişen olaylara, genç öğretmenin küçük oğlu da tanıklık eder: 'Sokağın başına geldiğinde üst kattaki komşumuz Perihan Abla'nın eliyle ona 'Git' işareti yapması üzerine kuşkulanmış, kapımızın önünde bekleyen iki polisi fark ederek uzaklaşmıştı (') Önce Sansaryan Han'da, sonra Tophane Cezaevi'nde yattı. Babamı ziyarete gidiyorduk annemle. Kadınların görüş gününde annemle birlikte giriyorduk; erkeklerin görüş gününde ise ben yalnız giriyordum. Henüz dört yaşındaydım' (3). Bu acı anıların ardından, Ilgaz'ın 1947 yılında, öğretmenlik mesleği de elinden alınır.

Dünyanın değişen iklimi

Ilgaz'ın taraf olduğu dünya görüşü ile edebiyata girdiği dönemde, dünyada savaş rüzgârları eser. Kuruluş aşamasındaki Sovyet desteğinin, Cumhuriyet kadrolarında oluşturduğu sempati, 1930'lu yıllardan itibaren Almanya ile İtalya'da baş gösteren ve giderek Japonya'ya kadar uzanan faşist dalgayla birlikte, Türkiye'deki yakınlaşmayı kırarak tersine çevirir. Yöneticisinden yazarına kadar Turancılık baş tacı edilir. 1945'te, ilk meyveler toplanmaya başlanır.

Tan gazetesi basılarak talan edilir, sosyalist öğretim üyeleri üniversitelerden çıkarılır. Ülkeye egemen olan tek şey korkudur. Bu dönemde lisede okuyan bir öğrencinin çantasından çıkan mektuplar, öğretmenleri polise götürecek kadar kör etmiştir. Mektupları yazan gencin adı Attilâ İlhan'dır. Şiire tutkulu bu gencin tüm suçu, Nâzım Hikmet'i sevmesi ve bu şiirleri arkadaşlarıyla bölüşüyor olmasıdır. Attilâ İlhan, kırk kuşağını şöyle betimler: 'Sanki kuşatılmış bir fedailer mangasıydı bu, umutsuz olduğunu önceden bildiği çetin bir savaş veriyor; teker teker eksiliyor, tuz parça oluyor, yine de özgürlüğün erkekçe şarkısını söylemekten vazgeçmiyordu. Diktanın baskı aygıtı mükemmeldi. Siyasî polis, işi gücü bırakmış, şairlerin peşine düşmüştü.'

Ilgaz, geçimini yazarak kazanmak zorundadır. 5 Temmuz 1941 günü, sahipliğini emekli bir öğretmen olan Fazıl Mahmud Ülküer'in yaptığı ve toplumcuların bir araya geldiği Yürüyüş Dergisi'nin on altıncı sayısından itibaren yazı işleri müdürlüğünü yapar. Yığın (1946), Ant, Söz ve Ses (1945-1950) dergilerinde görülürken, kırk kuşağı şairleri şöyle sıralanır: '1940 Toplumcuları değince de yaş sıralamasına göre, İlhami Bekir (Tez), Mustafa Seyit Sutüven, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, İlhan Berk, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, A. Kadir, Fethi Giray, Suat Taşer, Vedat Türkali, Mehmet Kemal, Enver Gökçe, Ömer Faruk Toprak, Ahmet Arif, Attilâ İlhan, Arif Damar, Şükran Yurdakul anlaşılmalıdır. (') Mehmet Kemal bu şairlere 'Acılı Kuşak' dedi. Çünkü siyasal iktidarla kalem mücadelesi veren bunlardı. Acılı tarihlerini kendileri yazdılar' (4).

Tüm toplumcular gibi, Rıfat Ilgaz'ın da peşine düşülmesi hayatı boyunca sürecek, genç yaşında tüberküloz tanısı konan yazar, tedavisi için başvurduğu hastanelerde bile engellerle karşılaşacaktır. Ilgaz'ın da içinde bulunduğu Türkiye'de, tek parti döneminin baskıları bitmiş, çok partili seçimlerle 'Batı tipi demokrasi'ye geçilmiş olsa da bu kez Demokrat Parti'nin baskıları başlamış ve azınlıkların işyerlerinin talan edileceği 6-7 Eylül Olayları'na kadar uzanmıştır. Başbakan Aydın Menderes, muhalif basına şöyle diyecektir: 'Kökü dışarıda olan, parayı dışarıdan alan mizah dergileriyle de uğraşacağız' (5).

Ilgaz, ismi işçiler tarafından konulan Markopaşa Dergisi'ndedir. Demokrat Parti yönetimini yerden yere vuran Markopaşa; Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin tarafından çıkarılır. Dönemin baskıları üzerine, değişik isimlerle yetmiş yedi sayı çıkabilen derginin satışı 60 binlere kadar ulaşır. Dergilerinin kapatılmasına, yazarlarının hapishanelere tıkılmasına rağmen, yayınını sürdürmüş ama en önemlisi, halk da her seferinde muhalif yayın organına sahip çıkmıştır. 23 Şubat 1956'da, İlhan Selçuk'un yönetimindeki haftalık Dolmuş dergisine katılan Rıfat Ilgaz, her ne kadar 'sakıncalı piyade' olarak, dolmuş parçalarından oluşan stepne, kriko, egzoz vb. isimlerle yazabilmiş ise de İlhan Selçuk'un ısrarıyla, Ocak Katırı Alagöz kitabında yer alan, 'Okutmak Üzerine' şiirinde 'Sınıf'ın ozanıyım mimli/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü/ kim ne derse desin/ çocuklar için yazdım hep' (6) diyeceği, edebiyatımızın ölümsüz eseri Hababam Sınıfı'nı yaratacaktır.

Görece özgürlükten 71 cuntasına

'Okutmak Üzerine' şiirinde belirttiği üzere, Rıfat Ilgaz salt Hababam Sınıfı ile anılmakla kalmamış, çoğu kez bu ölümsüz eserinin içi boşaltılarak sinemaya aktarılmış, defalarca yayımlanan kitabından tek kuruş telif bile alamamıştır. Stepne'yi Rus yazar sanan yayıncı da vardır, yazarına tek kuruş ödemediği gibi 'Ben bununla ev bark, matbaa, işhanı sahibi oldum' diyerek, Hababam Sınıfı'nı sahiplenme yüzsüzlüğünü gösteren yayınevi de. Bütün bunlara rağmen, Hababam Sınıfı tiyatroya taşındığında, Ulvi Uraz'ın yönetiminde 632 oyunla altı ay kapalı gişe, Oğuz Aral ve Müjdat Gezen'in yapımcılığını üstlendiği oyunla 130 kez sahnelenerek, erişilmesi güç bir rakama, 51 bin 720 seyirciye ulaşır.

Rıfat Ilgaz, kitapları toplatılan, imzası yüzünden eserleri basılmayan bir yazar değil, adına sokak ismi verilen bir yazardır artık. Oğlu Yazar Aydın Ilgaz'ın kurduğu Çınar Yayınevi, yıllarca süren hukuksal savaşımının ardından, Rıfat Ilgaz'ın eserlerini topluca yayımlayabiliyor. Aydın Ilgaz'ın saptamasıyla, 'Kuranı kerim'den sonra en çok baskısı yapılan' Hababam Sınıfı'ı halkla buluşmuştur.

1960 ihtilalinin sağladığı görece özgürlük ortamı, sınıfsal talepleri yükseltmiştir. 68 kuşağıyla birlikte, düzene karşı olan tepkiler artarken Türkiye İşçi Partisi deneyiminden rahatsız olanlar, parlamentoyu sınıf esasına dayalı partilere kapatır. İşçi sınıfının örgütlü mücadelesi, ses getirir. Sınıf mücadelesinin provokasyonlarla bastırılmaya çalışması, sanatsal duruşu da sertleştirir. Oysa Rıfat Ilgaz'ın sanata yaklaşımı, toplumsal duyarlılığını korumayı sürdürürken tüm eserlerindeki yalınlık dikkat çekecek düzeydedir:

'40'lı yıllarda Garipçi'lerin popüler şiirine kimliğini veren başlıca temaların ve imgelerin, Rıfat Ilgaz şiirinde önemsenmemiş olması, diğer yandan toplumcu şairler içinde Nâzım Hikmet etkisinden uzak kalabilmek neredeyse olanaksız görülürken onun tümüyle farklı bir ses bulmuş olması, ayırt edici bir özellik olarak değerlendirilmiştir (') 60'lı 70'li yılların işçi-köylü hareketlerinin onu çok heyecanlandırdığına dair bir işaret şiirlerinde yoktur. Grevler, toprak ve fabrika işgalleri, Rıfat Ilgaz şiirine öğrenci gençlik hareketi ve Vietnam halkının savaşı kadar girmemiştir ('Güneşten Uzakta', 'Elifin Babası'/ 'Güvercinim Uyur mu?', 1974). O heyecanlı çağrılar, bildiriler yazmaktansa, ülke ve dünya koşulları karşısında bilgece bir 'tartma' ve halkça bir öfke içinde kalmayı yeğlemiştir. Bununla birlikte, dönemin atmosferini derin bir bilinç ve duyarlılıkla kavradığına, şiirini de böyle kurduğuna hiç kuşku yoktur' (7).

Ilgaz, 1969'da yayımladığı Karakılçık isimli kitabının, bir önceki yıl kaleme aldığı 'Aydın mısın' şiirinde şöyle seslenir: 'Kilim gibi dokumada mutsuzluğu/ gidip gelen kara kuşlar havada/ saflar tutulmuş top sesleri gerilerden/ tabanında depremi kara güllelerin/ duyuyor musun// kaldır başını kan uykulardan/ böyle yürek böyle atardamar/ atmaz olsun/ ses ol ışık ol yumruk ol/ karayeller başına indirmeden çatını/ sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm/ alıp götürmeden büyük denizlere/ çabuk ol// tam çağı işe başlamanın doğan günle/ bul içine tükürdüğün kitapları yeniden/ her satırda buram buram alınteri/ her sayfası günlük güneşlik/ utanma suçun tümü senin değil/ yırt otuzunda aldığın diplomayı/ alfabelik çocuk ol// yollar kesilmiş alanlar sarılmış/ tel örgüler çevirmiş yöreni/ fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende/ benden geçti mi demek istiyorsun/ aç iki kolunu iki yanına/ korkuluk ol' (8).

Şiir, öykü, oyun, roman ve çocuk edebiyatı türünde örnekler veren Ilgaz'ın yapıtlarını, bütünlüklü olarak ele almak gerekir. Ilgaz'ın eserlerinde görülen başlıca ortak benzerlik kendi yatağını oluştururken, ele aldığı konulardaki anlatımın sadeliğidir. Şiirde dille oynamalardan kaçınması, aliterasyonlardaki yerli yerindelik, romanlarında karton tipler yerine kanlı canlı kurgulamalarla karşımıza çıkması, mizahında kullandığı mizahın aşırılıklara kaçmaması, sanatsal biçemine verdiği ortak özellikler.

Ve 12 Eylül...

12 Mart'ın ardından, toplumsal istemler durmak yerine daha da artmış, sokaklar kan gölüne dönmüştür. Türkiye,'Milliyetçi Cephe' hükümetlerinin elindedir. Öğrenci gençlikten sonra kanlı eylemler, gazetecilere, bilim insanlarına kadar uzanmış; Kahramanmaraş, Çorum, 1 Mayıs katliamları gibi kitlesel saldırılara geçilmiştir.

Memleketi Cide'ye yerleşen Rıfat Ilgaz, sıkıyönetim ilanı içindeki ülkede, aydınlar üzerindeki baskı ve sürgünlere tanıklık etmektedir. Kendisini görmeye gelen oğlundan bile gizlediği sırları vardır. Balkonda oturulup kafa çekilen günün ardından, günler önce evinin önüne 'Rıfat Ilgaz, bu apartmandan çıkarılmazsa 31 Ağustos gecesi taranacak' pankartı asıldığını öğrenen oğlu, babasının yanında alır soluğu: 'Ya baba, sen ne yaptın? Madem böyle bir olay vardı, niye bana söylemedin? Niye rahatını kaçırayım ki?.. Baba oğul oturduk içtik. Eğer öldüreceklerse öldürsünler!' (9) yanıtını alacaktır.

12 Eylül cuntasının mimarı, 'Bir sene önce yapacaktık ama olgunlaşsın diye bekledik' diye açıklamada bulunacaktır. Darbeye zemin hazırlamak için, 838 kişinin daha öldürülmesi beklenmiştir. Bu karanlık dönemde, Rıfat Ilgaz 70 yaşındadır. Bu yaşına rağmen Ilgaz, elleri kelepçeli olarak 'Cide'nin papazını yakaladık!' denilerek beş kilometre yürütülecek, tüm hapishanelerin tıka basa dolu olması nedeniyle, Kastamonu Et ve Balık Kurumu mezbahasında kendinden geçtiğinde tekme ile uyarılarak, dört gün boyunca ayakta bekletilip sorgulandıktan sonra tutuklanacaktır.

Rıfat Ilgaz 12 Eylül karanlığını da aşacak, yılmayacaktır. Girdiği her sıkıntıda, kimi zaman kendisine verilen gümüşten ödülünü sattırarak kimi zaman kitaplarını imzalayarak ayakta kalacak bir direnç sergileyecektir. Ta ki 2 Temmuz'a, Sivas kıyımına kadar. İşte buna yüreği dayanamaz, 7 Temmuz 1993 tarihinde aramızdan ayrılır.

1987 yılında yayımlanan Ocak Katırı Alagöz kitabındaki 'Son Şiirim', halk sevgisinin, toplumsal bilincin, sanat anlayışının göstergesidir: 'Elim birine değsin/ ısıtayım üşüdüyse/ boşa gitmesin son sıcaklığım!' (10).

Notlar:

1- Aydın Ilgaz, Sınıf'ın Efsanesi, Çınar Yayınları, İkinci Baskı Şubat 2010, s. 12-13.

2- Rıfat Ilgaz, Bütün Şiirleri, Çınar Yayınları, Üçüncü Baskı Ocak 2010, s. 287.

3- Aydın Ilgaz, a.g.e, s. 12-14

4- 1940 Kuşağı'nın Ulu Çınarı Rıfat Ilgaz, Hikmet Altınkaynak, 'Rıfat Ilgaz Sempozyumu', Çınar Yayınları, Birinci Baskı Ekim 2007, s. 415.

5- Yirmi Altı Yıl Sonra Yeniden Rıfat Ilgaz, Osman Şahin, 'Rıfat Ilgaz Sempozyumu', Çınar Yayınları, Birinci Baskı Ekim 2007, s. 74.

6- Rıfat Ilgaz, a.g.e., Bütün Şiirleri, s. 286.

7- Rıfat Ilgaz'da Sınıf Kavramı ve Sınıf Karşıtlığı Anlayışı, Aydın Çubukçu, 'Rıfat Ilgaz Sempozyumu', Çınar Yayınları, Birinci Baskı Ekim 2007, s. 669-674.

8- Rıfat Ilgaz, a.g.e., s. 210.

9- Aydın Ilgaz, a.g.e., s. 143.

10- Rıfat Ilgaz, a.g.e, s. 295.

31 Mart 2011 

48
0
0
Yorum Yaz