BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ANI

17/9/2008 · Kategori: Ani

BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ANI

ALİ ŞAHİN
_______________________________________________

Anadolu'nun yüce bir dağıdır; Rıfat Ilgaz da Türkiyenin bir yüce ozanı, yazarı... Rıfat Ilgaz, 71 yaşına geldiğinde bile bu denli tehlikeli biri miydi? Silahların gölgesindeki Kenan Evren 'in, elinde kalem tutan birinden böylesine korkmasını anlamak olası değil...(Deniz Som, Cumhuriyet, 10.06.2001)"

Şairi anmak için Kastamonu'ya gelenleri makamına davet etmiştir dönemin valisi, "Bu binaya en son 1982'de gelmiştim... 12 Eylül yönetimi babamı gözaltına almıştı ve nerede olduğunu bilmiyorduk... Dönemin valisinden yardım istemiştim... O da bilmiyordu... Babamı mezbahada bulmuştuk; ciğerlerinden hastaydı... Sonra tutuklu olarak sanatoryuma kaldırmışlardı; kapıda iki, yatağının başında iki silahlı asker bekliyordu..." diye anılarını tazeliyor oğlu Aydın Ilgaz merdivenlerden çıkarken...

12 Eylül faşist cuntasının, sessiz sedasız geldiği ilçelerden biri olan Cide'de yaşayan Şair Rıfat Ilgaz'ın kapısı bir gece askerlerce çalınır. O sırada çalışma masasında Yıldız Karayel isimli romanını yazmakta olan Ilgaz, kalkıp kapıyı açınca karşısında bir yığın mavi berelinin ellerinde silahlarla dikildiğini görür.

Bu 1981 yılının 29 Mayıs gecesidir. "Rıfat Ilgaz'ın evi burası mı?" sorusundan sonra mavi bereliler hemen evin içine dalıp yalnız kitap ve gazete müsveddeleriyle dolu odalara dağılırlar. Biraz sonra keskin bir emir gelir; "Hazırlan albaya gideceğiz" (1)

O günleri daha sonra şöyle anlatacaktır Şair Rıfat Ilgaz, "Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra" adlı yapıtında:

"Yıl 1981, Mayısın 28´i... Belki de 29'u. Rıfat Ilgaz tam 70 yaşında. Cide´de sıkıyönetimce tutuklanmıştı."

"... Bir er gözlerimi bağlıyordu. İşini bitirince beni ite kaka bir yere götürüyordu. 'Kaldır kollarını!' dedi. Omuzlarımdan bastırıp durdurunca. 'Aç ayaklarını!' Dediğini yaptım. İstediği ölçüde açmamış olacaktım. Postalları ile tekmeliyordu. Biraz da ben çaba gösterip açmak istedim. Kollarımı istediği düzeyde kaldırmamış olacağım ki: 'Kaldır!' diye bağırdı, 'kollarını kaldır!' Tepem atmaya başlıyordu: 'Yavaş ol hemşerim!' dedim. 'Ne !' dedi, 'karşı mı geliyorsun!' Gözlerimdeki bağı sıyırdım. Gittim ranzaların birine oturdum. 'Kalk! Dikil! '..."

Kırk Yıl Önce, Kırk Yıl Sonra Rıfat Ilgaz´ın 1940´larda başlayıp 1980´lere kadar süren "Olmaz bu kadar" dedirtecek göz altına alınma, tutuklanma, yargılanma öyküsü.

Ne yazık ki doğru... Bizi 29 Mayıs 1981 Cuma günü aldılar. İlköğretimden Ortaöğretime geçmiş, 02.05.1980 Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi'nde göreve başlamıştım... 12 Eylül'ün hızlı zamanı ama biz de durmamışız boş, öğretim yılı sonu gecesinde Atatürk şiirleriyle 12 Eylülcülere göndermeler yapıyoruz... Çok beğenilen bir gecenin ardından şiirleri istiyorlar bizden adliyeciler, ama iyi niyetle, duymamışlar daha önce ve çok beğenmişler okunan Atatürk şiirlerini.

Aradan çok geçmeden değişik bahanelerle gözaltılar başlıyor Kastamonu çapında, ilk grupta götürdükleri iki ülkücüyü ertesi gün bırakıyorlar...

Bizim okuldan bir idareci- Hasan Akgül- alınıyor ilk kümede, bahane de onların köyü olan Süleyman köyünde bir düğünde toplu olarak "Enternasyonal Marşı"nı okumuşuz...

Herkes bir bekleyişe giriyor hafta boyunca, ha bugün, ha yarın derken sonunda "O gün" de geliyor: 29 Mayıs 1981 Günlerden Cuma... Saat 15.00'te okulda çay teneffüsü... İki kişiyi alıyorlar öğretmen odasından, Musa Güçlü ile ikimizi... Salonda üç, merdiven başında dört, alt katta beş, kapı önünde altı görevli. Minibüse biniyoruz şoförle yedi kişi, iki kişi de zanlı dokuz kişi...

Kestirmeden gitme yerine -bugün buranın pazarı ya-, çarşı içinden gezdirilerek Lise'ye çıkarılıp, Muzaffer Ergök'ü de alıyor görevliler... Özellikle seçiliyor elbette teneffüs, bilinçli. Amaç öğrencinin öğretmenini bu durumda görerek güvenini sarsmak... Şimdiki Halk Eğitim Merkezi alt katında bayağı bir topluluk oluşturmuşuz... - O zaman Jandarma Karakolu- Hacıman'la (Mehmet Ergün) kelepçelenip 10-15 kişi oluyoruz Kastamonu yolcusu... "Şehir Kulübünden kodamanlar zevkten dört köşe izliyorlar minibüslere ite kaka bindirilişimizi ve bizi uğurluyorlar ağızları kulaklarında, zevkten dört köşe!.. Kastamonu'ya girmiyor, Daday yoluna dönüyor minibüsümüz...

Bir yerde indiriliyoruz. Kapıda tek sıra sorgu, hakaretin bini bir para... Soruyorlar:

"Sağcı mısın, solcu musun?"

Sanki sağcı da getirmişler gibi... İkisinden biri yanıt olmazsa vay hallere... Kastamonu Et-Balık Kurumu Soğuk Hava Tesislerinde hafta sonu tatili... Tam 54 saat görevlilerin konuğuyuz!.. Baş konuk Rıfat Ilgaz... Koca Şairle tanışmamız onu görmemiz böyle oldu işte, göz bağcıklarını hafifçe sıyırıp ne görebildiysek o kadar. Ama Ilgaz, Anadolu'nun en yüce dağı gibi duruyordu öyle başı dik, ulaşılmaz.. Hababam Sınıfı romanı da gözetim altına alınmıştı, üzerinde Lise Ders Kitabı yazan bir Sosyoloji kitabı ile birlikte... Kitabın adı sosyalizmi çağrıştırdı herhalde...

Ünlü fıkradır, ev aranmış tutanak tutulacak... görevli kitap adlarını yazdırır ere... Yaz bakalım oğlum: 6. Lenin... (Viladimir İliç)'i ne bilsin adam... Ama yine de neyin yasak neyin serbest; neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu en iyi o bilir elbette!...

Cidelilerin burayı sebebi ziyaretini yazılardan öğreniyoruz daha sonra:

"Ilgaz ve yanındakiler Kastomanu'ya sorguya götürülür. Sonra da o günlerde kullanılmayan Et Balık Kurumunun mezbahalarında konaklama yapılır. Böylece çengellere hayvanlardan önce insanlar asılır. Burada da sorular yinelenir..

'Adın, soyadın, babanın adı, doğduğun yer.' Ilgaz'ın cevabından sonra yine sorar, 'Suçun?' Ilgaz şaşırır. 'Bunu sizin bilmeniz lazım' der. 'Ben nereden bileyim.' 'Olmaz bir şey, yazmam lazım' der katip. Bunun üzerine biraz düşünen Ilgaz o günlerin en korkutucu suçunu söyler;

"Yaz. Sosyalist!" (2)

Daha sonra öğreniyoruz sosyoloji kitabının öyküsünü Cideli Emekli Öğretmen, sonradan olma kırtasiyeci, Mustafa Yılmazer'den... Öğretmen Nuri Keskin anlatıyor o günlerde görüp dinlediklerini:

"...'Rıfat Ilgaz'la üç gün üç gece kaldık, sonra onu Ballıdağ'a kaldırdılar" diyor Nuri Keskin.

"Ben de son gecesinde geldim, bir cuma akşamıydı, fazla göremedim" diyorum...

"Rıfat Hoca, en karamsar anlarda bile mizah yaratabilirdi" diyor, alınışını anlattıktan sonra:

"Bu iş benim için de çok iyi oldu yazdığım son romanımda- Yıldız Karayel- kaçakçıları ve bu olayların geçtiği çevreyi anlatacaktım ama kendi imkanlarımla oraları dolaşma durumum yoktu, bizi İnebolu'dan doğru getirdiler sahil boyu oraları da iyice incelemiş oldum bol bol malzeme topladım yazacaklarım için..." dedi, diyor Nuri Hoca.

"Hani sen bunları yazıp verecektin bana" diyorum,

"O kolay da, başına oturmak lazım," diyerek geçiştirip sürdürüyor konuyu:

"Bir gün artık sorgular falan azaldı, gençler aralarında verip veriştiriyor, 'biz ne yaptık, suçumuz ne , bu işkence bu zulüm niye?.. '

Yanda oturan yaşlıca biri, 'peki gençler, hadi siz gençsiniz, kanınızın kaynadığı bir dönem, oturuşunuzu, kalkışınızı beğenmemişlerdir, bir kulp takmışlardır, bana hiç sormuyorsunuz, sen neden geldin, ne yaptın diye?' diyerek söze girdi, diyor Nuri Hoca.

Adı Mustafa Yılmazer'miş, Cideli, emekli öğretmen. Ben emekli oldum, bir emekli öğretmen ne iş yapar, üç- beş kuruş artırdığı ikramiye ile ben de öyle yaptım, küçük bir kırtasiye dükkanı açtım. Cide'de olunca Rıfat Hoca da Cideli, Cide'de benim de üst katta kiracım, Benim çoluk çocuk, torun torba, hepimiz tek bir aile gibiyiz, dükkanda da Rıfat Ilgaz'ın kitapları falan da var... Geliş gidiş.. Çok samimiyiz ailece... Bir gün geldiler dükkana rafları karıştırmaya başladılar: biri bir lise sosyoloji kitabını aldı eline sallamaya başladı... "Bu zararlı kitapları satana kadar, faydalı iyi şeyler satsanıza..." dedi. Bakıp kaldım. Kitap adamcağıza sosyalizmi falan çağrıştırmış olmalı, oysa kitabın üzerinde Lise Ders Kitabı da yazıyor..." dedi.

"Anlaşıldı Vehbi'nin kerrakesi şimdi" dedim.

"Ne oldu" dediler yüzüme şaşkınlıkla bakarak:

"Sorguya götürdüklerinde o kitabı orda görmüş, merak etmiştim, tamam sen devam et..." dedim...

"Sonra Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'nı ve Öksüz Civciv'ini de aldılar, Hadi dükkanı kapat, gidiyoruz dediler, geliş o geliş, deliller de bunlar" diyor Mustafa Yılmazer Hoca ve sürdürüyor sözlerini

"Öksüz Civciv'in öyküsü de ilginçtir" diyor, başlıyor Ilgaz'ın çocuk romanına konu olan Öksüz Civciv'in öyküsünün kahramanı sarı civcivi anlatmaya...

Bahçede bir kümesimiz var, bir iki tavuk besliyoruz, hem taze yumurta, hem oyalanıyoruz onlarla. Baharın bizim tavuk gurk oluyor, yatırıyoruz, o kadar yumurtadan çıka çıka tek bir civciv çıkıyor, Tavuk tek civcivin peşinde dolanmasın hanım biz bu civcivi ayıralım, evde bir yerlerde bakarız. Tek civcivden ne olacak hem tavuk da ayar ve yumurtaya gelir, diyorum. Eve alıyoruz, derken civciv bize o kadar alışıyor ki.. sanki evin kedisi. Elimizden ekmek yer, sofraya konar, dizimizin dibinden ayrılmaz. Bir gün Rıfat Hoca çaldı kapıyı elinde bizim Sarı Civciv... Kapıyı açık bulunca üst kata misafirliğe gitmiş!.. Masasında çalışan hocanın omzuna atlamış, Rıfat Hoca irkilmiş önce açık pencereden martı falan girdi zannetmiş, sonra bakıyor bir sarı civciv... Sahibini aramak için bize iniyor, hikayeyi dinleyince bu tek civcivi ne yapacaksınız, hem siz kalabalıksınız bu bana yoldaş olur, bunu bana verin diyor, tamam hocam ayıp ediyorsun senin için bir civcivi çok görecek değiliz ya diyoruz, alıp gidiyor...

Aradan hayli zaman geçti, bir gün yine hoca indi aşağı, benim civciv buralara geldi mi, kapı açık kalınca çıkmış gitmiş, dedi... Yok dedik. Bir arama furyasına giriştik, yok oğlu yok... Sonunda bir arsada tüylerine rastladık, Civcivi kedi ya da bir kuş kaptı yedi dedik, bizim için her şey orda bitti ama Rıfat Hocam şair adam duygu adamı... Olay çok dokunmuş, oturup bir çocuk romanı yazmış bunun üzerine... Tabii doğal olarak bizim aile de olayın içinde...
Burada benden bunun da hesabını soruyorlar..." diyor Mustafa Hoca ağlanacak halimize gülerek...

Bu işin peşini bırakmayacağım bilesin diyorum Nuri'ye. Kurtuluş olmadığını anlayınca yazıp getiriyor o günlerde şairle ilgili gözlemlerini. (3) "Kastamonu'da 12 Eylülü de anlatırsın artık, gedikli kantar konuğu olarak diyorum, yorumsuz kalıyor. İnternette Rıfat Ilgaz'la ilgili bir blok oluştururken bir yandan bunları düşünüp bir yandan da Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra'yı (4) yeniden okuyorum. Neler, nasıl değişmiş acaba düşüncesiyle..

Sonuç mu? az gitmişiz uz gitmişiz dönüp bakıldığında bir arpa boyu yol gitmişiz, ama boyu o kadar uzun da olmayabilir..


-------------------------------------------
(1, 2) Turgay KESER, Rıfat Ilgaz'ın Gözaltı Anıları,
Özgür Haber, 08.09.2005
(3) Nuri KESKİN, Rıfat Ilgaz'la 3 Gün- 3 Gece, Rıfat Ilgaz Arşivi (http://www.blogcu.com/cideli/314571/)
(4) Rıfat ILGAZ, "Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra" Çınar yayınları, 2. baskı: Temmuz 1987, İstanbul. (İlki: Nisan 1986)


e-posta: bariscanogul@gmail.com

HOCAM MEHMET 'AYDIN' / ANI

17/9/2008 · Kategori: Ani

MEHMET AYDIN / ANI

ALİ ŞAHİN ______________________________________________

2006-05-20 Şair Mehmet Aydın... Adını ilk kez 1970'te bir ödül nedeniyle duymuştum. Ama asıl tanımam Gazi'deki öğrencilik yıllarımda oldu. Benim için o bir öğretmendi Gazi Eğitim Enstitüsü'nde bıçak sırtında öğrencilik yıllarımızda... Yıl 1975-78. Yılda bir buçuk ay giderdik, Beşevler'den Gazi'ye; dönem zor bir dönemdi, Her katın, her dersliğin bir "reis"i vardı. Benim bir şansım da bizim sınıfın "reis"inin Çorum İlköğretmen Okulu'ndan bir sınıf altımızdan olması oldu. Abi dediği bana kardeşlik yaptı o dönemlerde... Yoksa bizim gibi düşünenlerin, bir de örgütlü öğretmenlerin oralarda barınması oldukça zordu. Gün geçmiyor ki küçüklü büyüklü bir olay baş göstermesin. Üç yıl içinde ben ve arkadaşlarım Gazi kantinine girip bir çay bile içememiştik. Rahat bırakmaz, dirlik vermezlerdi; kuşatma altında bazı günler okulda yakalamışlarsa bir yerlerde bir törenlere, bir protestoya götürürlerdi. O gün oradan kaçmaya kalksan yakalanırsan okul yaşamının sonu olurdu en azından. Sınıfa biri girer önden "dergi" dedikleri(!) bir şeyleri dağıtır, biri de ardından gelir toplardı paralarını; birileri de kapıda nöbette... "Almamak mümkün mü sevip de seni!..."

1976 Yazı bir anımı hiç unutmam. ilk derslerden birinde öğretmenin biri yoklama yapıyor: "Bekir Koçak...", "Mahmut Türkkan..." dedi Hoca... "Burada" dediler.. hem var-yok çetelesi hem tanışma... Biri Yozgat, biri Nevşehir- Ürgüp dedi. O an aklıma o sıralarda örgütlü öğretmenin savaşımını anlatan "Güneşin Katli"ni yazan Mehmet Türkkan geldi hemen. Öyle ya o da oralı. Usulca arkama döndüm ikimizin duyabileceği bir sesle: "Sen Mehmet Türkkan'ın nesi oluyorsun?"diye sordum direkt, çünkü kitabın arkasındaki resimle arkadaşın siması arasında da bir benzerlik ssezmiştim. Yüzüme baktı ve "Hiiiç!... " dedi, "O da kim ki?" diye kestirip attı. Sonra teneffüste yanıma geldi ve ne düşündüyse hakkımda nasıl bir izlenim edindiyse, "Sen Mehmet Türkkan'ı nereden tanıyorsun ki? O benim abim olur." dedi. Daha sonra O'nunla ve sıra arkadaşı Bekir Koçak (*) ile o kadar yakın bir dost olduk ki, sormayın... (Sonra o iki çelişkili durumla ilgili sorduğumda Mahmut, bu arkadaş bizden olmasa, Reha Oğuz Türkkan'ı sorardı demek ki abimi sorduğuna, O'nu tanıdığına göre zarar gelmeyecek biri diye akıl yürüttüğünü söyledi bana. Kader, sonra da Mehmet Türkkan, bizim Muharrem Uğurlu ile Gazi'nin yönetiminde görev aldılar 78'lerde.)

İlk iki yıl zorun zoru bir dönemden geçtik; üçüncü yıl MC yıkıldı da bir nebze olsun soluk alabildik, bir de bizi Yenimahalle'de Mustafa Kemal Lisesi'ne verdiler son yıl. Çevre olarak da rahattı. Derslerde kışkırtan hocalara, Cumhuriyet gazetesine dahi Bab-ı Ali'nin Pravda"sı diyenlere yüreğin varsa karşı çık. Hemen ders çıkışı yolun çevrilir, parçalarını toplayabilirsen en mutlu sensin!... Mehmet Aydınlar'ın da durumu bizden farklı değildi ve yapabilecekleri bir şey de yoktu ellerinden gelen, ancak bizi temkinli konuşmaya, sükunete davet ederlerdi. Hiç olmazsa onlar ders işlerlerdi, politikasız propagandasız, kışkırtmasız... Hoca, 1970 TRT Büyük Ödülünü alan kitabı "Özgürlüğe Açılan Eller"i imzalayıp getirmişti bize. Mutlu olmuştuk.

Nereden nereye, Çınar Yayınları'ndan Kadir İncesu bana e-maille "Rıfat Ilgaz Sempozyumu Programı"nı gönderdiğinde, "Rıfat Ilgaz Arşivi"me duyuru olarak koyarken de bir yandan okuyordum bildiri sahiplerini, O arada heyecanla gördüm Mehmet Aydın Hocamın da bir bildiri ile sempozyuma katılacağını. İkinci gün 2. salonda "Rıfat Ilgaz ve Eğitim" konulu 4. oturumda başkanlık yapacaktı. Bir de 3. gün "Rıfat Ilgaz'ın Şiiri" konulu 2. salondaki 1. oturumda, "Rıfat Ilgaz'ın Şiirine Kısa Bir Yolculuk" başlıklı bildirisini sunacaktı. Demek 26 yıl sonra hocamla karşılaşacaktım, kısa dönem öğrencisi olduğumuzdan tanıması olası değildi herhalde. İlk gün öğleden sonra karşılaştık, yanında eşi Muzaffer Hanım da vardı. "Hocam, ben Gazi'nin Mektupla Öğretm/ Telgrafla Sınavcı öğrencilerinden... " diye kısaca kendimden söz ederek tanıştık, çok mutlu olduğunu sezdim -ki, hareketleri ve eşi hanımefendiye tanıtmasından da belli oluyordu bu- , nihayet Kastamonu ziyaretinde de bir öğrencisi çıkmıştı. Hal hatır, hoşbeşten sonra zil çaldı ve ayrıldık. 3 gün süresince zaman zaman kısa kısa sohbetlerimiz oldu, Taşköprü'ye davetimin pek uygulanma olasılığı yoktu, cumartesi de Cide gezisi olacaktı; hafta başında da hocamın hem dersi olması, hem de Gazi'nin bilmem kaçıncı yılı kutlamaları olması buna olanak tanımadı.

1971'den bu yana 10 şiir kitabını çıkarmıştı Mehmet Aydın. Ve 10. kitap ilk 9 kitabından seçtiği şiirlerini kapsıyordu. Sağ olsun imzalayıp getirmiş ertesi gün. Bu arada ben de netten bir şeyler araştırmaya çalıştım o gece ama pek sağlıklı bilgiye ulaşamadım, daha önce de bir vesile ile bakmış bulamamış hatta ilk kitabından bir şeyler yayımlamak için kitabı çalışma masama getirmiş ve okumuştum yeniden.

Özgürlüğe Açılan Eller (Şiirler, 1971), Halkın Soluğu (Şiirler, 1978), Işığın Kavgası (Şiirler, 1979), Yeryüzü Sancısı (Şiirler, 1985), Şiirsiz Kalmasın (Şiirler, 1985), Yürekte Yanan Dünya (Şiirler, 1988), Mavi Ter (Şiirler, 1992), Işıltılar (Şiirler, 1995), Derin Bir Aynadan (Şiirler, 1999), Bozkırı Aydınlatan Mavi, (Şiirlerinden Seçmeler, 2004).

Şairin İnceleme ve Araştırma (10), Dile İlişkin Kitap ve Sözlük (8), Ders Kitabı (2), Ortak Kitap (10) olmak üzere 30'u aşkın yapıtı daha bulunmaktadır. 1987'de O'nun Hasan Hüseyin Korkmazgil (Yaşamı, Sanatı)inceleme-araştırması geçmiş elime büyük bir zevkle okumuştum kısa sürede... Kitabı da daha sonra 2000'de çalıştığım bir ilçede bir arkadaşın o zamanlar çok kitap okuyan kızına vermiştim elimdeki tüm "Hasan Hüseyin ve Nazım Hikmet Külliyatı" ile birlikte...

Sempozyum aralarında ve akşamları okudum kimi şiirlerini atlaya atlaya, sonradan daha titiz olarak okumak üzere. Sonra arka kapak yazısını:

"Toprak ve gönül adamı Mehmet Aydın, şiirlerinde ırgatlık yapan körpecik çocukların, orakçı, çapacı kadınların, boynu bükük yoksulların, yorgun gurbetçilerin, yersizlerin, yurtsuzların, umarsızların yaşamlarından bize umut dolu dizeler devşirmiştir.

O kendini boylu boyunca yurduna ve insanlığa adamış; hep bilginin, erdemin, onurun, sevginin bayrağını dalgalandırmıştır. Yaşamı boyunca gericiliğe, bağnazlığa, bilinçsizliğe, aymazlığa,ayrımcılığa , sömürüye ve baskıya karşı aydınlık bir dünya için savaşmış: "sevgilerin üstüne basmayın!.. diye haykırmıştır" diyordu Attila Aşut arka kapak yazısında Mehmet Aydın şiiri için..

(...)
______________________________________________

(*) Bekir KOÇAK: Yozgat 1946 doğumlu. Şair. 1978'de Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirdi. O dönemin zor öğrencilik yıllarında şiirlerinde "Savaş CANOĞUL" adını kullandı. Özgürlüğün Elleri (Şiirler, 1975), Gizemi Temmuzda Saklı (Şiirler, 2000) adlı iki şiir kitabı var.

Sevgili Mehmet Aydın'a Alkımsanat'tan selamlar sevgiler yolluyoruz..

OKUDUM

Dışarıda gök gürültüsü
Uzandım pencereden
Doğayı okudum

Duvarda kadın tablosu
Süt beyaz
Tuttum çıplaklığını okudum

Pusette uyumuş bir bebek
Tertemiz sular gibi
Eğildim tazeliğini okudum

Bahçede badem çiçekleri
Kokular saçıyor havaya
Odama sinen baharı okudum

Şarkılar geliyor kırık ve yanık
İnsanın içine işleyen
Çırpınan ezgileri okudum

Bulutlar birden yere sarktı
Sokakta adımlar sıklaştı
Koşuşan adını okudum

Yarım kalmıştı kitabım
Aklım sıkışık rafa takıldı
Kavrayıp sıkıca onun/ışıltılarını okudum

Mehmet AYDIN
(Bozkırı Aydınlatan Mavi,
2004, s. 143)

e-posta: bariscanogul@gmail.com

RIFAT ILGAZ VE CİDE'Sİ

17/9/2008 · Kategori: Ani

GÜNLÜKTEN YAPRAKLAR
ALİ ŞAHİN
____________________________________________________________

RIFAT ILGAZ VE CİDE'Sİ

Cide ve Rıfat Ilgaz... ikisini hep merak etmişimdir. Ama çeşitli sosyo-ekonomik nedenler elimi kolumu bağladı; ikincisi ile birincisinden önce tanıştırdı kader. Nerde? Bana kalsa Rıfat Ilgaz Ilgaz'la da görüşmem mümkün olmayacakmış; bereket devlet baba katkıda bulundu, özel araçları ile O'nu Cide'den alıp Kastamonu'ya bizi de Taşköprü'den alıp Kastamonu'ya götürdü de pek lüks beş yıldızlı bir otel olmasa da Kantar Palas'ta görüştürdü, kısıtlı da olsa. Buna sebep elbette ekonomik bağımlılık: çünkü kendi araçlarıyla bizi oraya taşıdığı için Onun izin verdiği oranda ya da kaçamak bakışlarla görüşebiliyorduk göz bağlarımızı araladığı ya da bizim gizliden gizliye merak ederek aralayabildiğimiz oranda.

Cide'ye gelince.. Taşköprü Nire, Cide Nireydi benim için.. Zar zor edindiğim kötü Murat 131 ile Kastamonu'da şube müdürlüğü yaparken biraz kafa dinlemek istedik de çoluk çocuk öyle görebildik Cide'yi 1998 festivalinde.. Bu yıl 11. si olduğuna göre demek ki biz 3. süne teşrif etmişiz. Ilgaz'ın 5. ölüm yıldönümünde yapılan 3. festivale. Konuşmasında oğlu Aydın Ilgaz da babasının burada bir festival düzenlemesini çok istediğini "Babam sağken, Sarı yazma festivali düzenlenmesini istemişti. Festivalin Cide'nin ekonomisine ve gelişimine katkıda bulunacağına inanıyordu." Diye belirtti. O zaman traktör sürücülüğü deneyimimle Cide'nin o daracık yollarını korka korka kaç saatte kat ettiğimi şimdi tam anımsayamıyorum. Ama bir şeyi çok iyi hatırlıyorum: Böylesine bir doğa harikası ki deniz kum ve dağı, 11 km.lik sahil şeridi, nerdeyse her metresinde denize girilebilen- sakin, şirin kasabaya neden ilgi göstermez devlet baba diye düşündüğümü..

1996'dan bu yana ülkenin ileri gelen yazar-çizer sanatçı tayfasından kimler ziyaret etmedi ki Ilgaz'ın türbesini -O, insanın üzerine yıkılacakmış gibi duran evini..- Gökhan Cengizhan, İbrahim Baştuğ, Orhan Tüleylioğlu, Özlem Sezer, Mustafa Balbay, Zekeriya Kaya, Ergun Aybars, Hikmet Çetinkaya, Mustafa Balbay, Hüseyin Atabaş, Sunay Akın, Akgün Akova, Fahri Bozbaş, Sevgi Özel, Sennur Sezer, Salih Bolat, Gülsen Tuncer, Turgay Fişekçi, Güngör Gençay; Duygu Asena, Mehmet Saydur, Zeki Coşkun, Semih Poroy, Özcan Karabulut, Sadık Albayrak, Yusuf Ziya Bahadınlı, Nihat Ateş, Burhan Günel, Musa Eroğlu, Murat Kekilli, Metin Uca, Haluk Levent, Vedat Ülger, Songül Karlı... gibi daha bir çok yazar ve sanatçı bu festival vesilesi ile Cide'ye gelmiştir. Oldum olası bu tarihsel açıdan koruma altına alınan yapılara da bakar bakar üzülürüm, bu nasıl koruma ise.. Bakımsızlıktan bir çoğu zaten kendiliğinden çöktü, çökecek.. Ayrıca mal sahiplerini de açlığa evsiz-barksızlığa mahkum ederek. Zamanında gözünü açabilenler eski evi yıkıp zaten hanlar-hamamlar kurmuşlar. Ekonomik durumu iyi olmayanlar ise o yıkıntılarda ikamete mecbur kalmışlar, belki bir Müteahhide verip bir-iki daire dükkan alacakları zaman ise devlet baba 'sarı levha'yı takıvermiş kapı girişinin sağına soluna. Ilgaz'ın evi de bunlardan biri işte. Yıllarca restoresi için yazıldı çizildi. Belediyesinden kaymakamlığına; Çınar Yayınları'ndan ADD'sine kadar.. Yıllardır kimse tınmadı; bereket geçen yıl bu iş çözüme bağlandı eski ev yıkılarak, yerine aynı özellikleri taşıyan yeni yapıya başlanabildi, 2005'te...

Taşköprü'den 10.30 çıkıp yollarda hayli mola verip fotoğraf aldığım halde 13.00'de 172 km.lik yolu tamamlayıp yeni yoldan iniyoruz sahile. Hava oldukça serinlemiş deniz kenarında, pek giren yok birkaç genç ve çoluk çocuk dışında.Biraz ferahladıktan sonra yerel basından fotoğraflarını izlediğim kaba inşaatı tamamlanmış geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığından devralınan ve inşasına bu yıl içinde başlanan Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanatevinin önüne varıyoruz; yapı resim ve yazılarla donatılarak açılış törenine hazırlanmış; 100 metre ilersindeki ADD Şubesi de öyle.. Derneğe uğramadan önünden geçerek öğretmen evinde ayırttığımız odamıza kavuşmak istiyoruz bir an önce: geçen yıl Turizm ve Otelcilik gözümüzü korkuttu, bize ayrılan yerleri satmışlar, yer bulmak olanaksız nerdeyse, ortada kalakaldık. Bereket Kızlar Pansiyonundan bir yere yerleştirdiler de kurtulduk.

Biraz bekledikten sonra geldi görevliler, odamıza yerleştik, dinlenip Rıfat Ilgaz Evi'ne doğru yürüdük, kalabalık toplanmıştı 15.00'e doğru. Kastamonu'da bu yıl yapılan Rıfat Ilgaz Sempozyumundan ve daha önceden tanıdık yüzlerle hoşbeş ederek bir yandan da Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat Evi'ni, burada açılan Hababam Sınıfı 50 Yaşında; ve Nesrin Şahin tarafından hazırlanan Rıfat Ilgaz/Sarıyazma sergisini gezerek görüntüler saptayıp dostlarla selamlaşıyoruz.

Kimler yok ki.. Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir, Cide Kaymakamı Mustafa Ayhan, CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım, Günal Genç, Cide Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri, Kastamonu Meslek Yüksekokulu müdürü Prof.Dr. Bahri Gökçebay, Mirati Madak, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz, Nilgün Ilgaz, Anıl Ilgaz, Sevgili Kadir İncesu. Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı Enver Ercan, Türkiye Yazarlar Sendikası Başkan Yardımcısı Mustafa Köz, Turhan Günay, B. Sadık Albayrak, Sempozyum vesilesiyle tanışıp dost olduğumuz Emel Dinseven, Cide Postası'ndan Ali Kesimci, Ali Nazlı, Ramazan Tuğtepe, Ilgaz'ın Minübüsçü Süleyman'ı, yıllarca Cide fotoğrafları ile Cide'yi bizlere tanıtıp daha da sevdiren Öğretmen dostumuz Recai Yılmaz, Cide Sporlu minik sporcular, Cide Halkoyunları ekibi, Gürcistan Halk Dansları Topluluğu, Cumhuriyet Okurları ve Cideliler...

Davul-zurna eşliğinde yazarın 1911'de doğduğu evin önünden başlayan festival yürüyüşü oldukça kalabalıktı. Korteji dükkan önlerinden ve evlerinin pencerelerinden izleyen halkın yanında Belediye Meydanında da kalabalık bir kitle ilgiyle izledi yapılan konuşmaları ve halk danslarını.Vilayetin pek ilgi göstermediği festivalde Atatürk anıtına çelenk konulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasından sonra ilk olarak söz alan Cide Belediye Başkanı, "Cide'mizi tüm dünyaya tanıtan Rıfat Ilgazımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığında devraldığımız ve inşasına bu yıl içinde başladığımız Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanatevi'ni bitirmek için tüm Cide halkı olarak seferber olduk. Evi en kısa zamanda bitirebilmek için tüm Rıfat Ilgaz dostlarının desteğine ihtiyacımız var." dedi.

Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz ise "Babam sağken, Sarıyazma festivali düzenlenmesini istemişti. Festivalin Cide'nin ekonomisine ve gelişimine katkıda bulunacağına inanıyordu. Ne acıdır ki babamı yine bir 7 Temmuz günü kaybetmiştik. Ve yine bir 7 Temmuz günü babama sesleniyorum; Ruhun şâd olsun! Cideliler seni ayakta tutuyor ve yaşatıyor." dedi.

CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım ise Rıfat Ilgaz'ın Cidelinin, Kastamonulunun çilelerini eserlerine yansıttığını hatırlatarak "Dünya durdukça, aydınlık düşüncelerini yaşatmak hepimizin görevidir. Rıfat Ilgaz'ın aydınlık düşüncelerine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bize yakışan Rıfat Ilgaz ile bütünleşip ona daha çok sahip çıkmaktır." dedi.

Cide Kaymakamı Mustafa Ayhan ise, Cidelilerin, Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali ile sahip oldukları güzellikleri tüm ülkeye tanıttıklarını ve yazarları Rıfat Ilgaz'a sahip çıktıklarını söyledi.

Konuşmalardan sonra Cide Halk Oyunları Ekibi ve Gürcistan Halk Dansları Topluluğu'nun gösterileri ilgiyle izlendi. Bu alanda Zühal Demirtaş'ın açtığı sergi de halkın ilgi ve beğenisini topladı. Gün boyunca bu sergilerin yanında Cide Atatürkçü Düşünce Derneğinde Kemal Ürgenç Karikatür Sergisini; akşam ise Kapalı Spor Salonunda Gürcistan Halk Dansları Gösterisi ile Recai Yılmaz Cide Resimleri Slayt Gösterisi izleme olanağı bulduk. Slayt gösterisinde Taşköprü'nün Ünlü Kuyu Kebabını da görünce önümde oturan Belediye Başkanına takılmadan edemedim: "Başkanım, sizi Hasan Altan'a şikayet edeceğim, bizim kuyu kebabımızı da çalmışsınız !..." dedim. Başkan, o bizim burada da yıllardır yapılıyor diye bir köy adı verdi Pazar günü gel de gösterelim sana da.. diye yanıtladı. Yanımda oturan Taşköprü İlçe Milli Eğitim Müdürü "Bu bir davet galiba, sor bakalım Pazar günü bakarız ?" dedi ama ben işi fazla uzatıp gösterinin tılsımını bozmak istemedim. Gerçekten de çok güzel bir gösteriydi her ikisi de..

İkinci gün, "Rıfat Ilgaz'ın Şiiri" konulu paneli izledik Belediye Sahil Düğün Salonunda. TYS Genel Başkanı Enver Ercan, Cide'nin Rıfat Ilgaz sayesinde ilgi alanına girdiğini; Ilgaz'ın insanın gündelik yaşamı içinde karşılaştığı acıları, sıkıntıları şiirine aktardığını, edebiyatın her türünde yapıt vermiş ve kitlelere mâl olmuş bir yazar olduğunu belirtti konuşmasında.

Şair Mustafa Köz ise, Rıfat Ilgaz'ın şiirinin yaşamıyla örtüştüğünü, insan ve toplum odaklı olduğunu, Ilgaz'ın çağının tanığı bir aydın olduğunu vurguladı.

Yazar B. Sadık Albayrak da, Rıfat Ilgaz'ın günlük ve sıradan hayatı kendisine dayatılan zorunluluklarla yaşayan insanın şiirini yazdığını söyledi.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi Edebiyat Atölyesinden Emel Dinseven; B. Sadık Albayrak, Yeliz Saygıner, Duygu Şarman "Kumdan Betona ve Cideli Çocukların Öyküsü" adlı okuma tiyatrosu çocuklarca olduğu kadar büyüklerce de büyük bir merak ve ilgiyle izlendi. Çocukların kendi öykülerini daha çok resimlerle ifade ettikleri görüldü çalışma sonunda. Bakın neler söylemiş Cideli gençlerimizden Başak: "..Ben bir Cideliyim / Deniziyle, toprağıyla / Ağacıyla, çiçeğiyle, / Ben bir Cideliyim." Buse de tatillerde bol bol kitap okuduğundan bahsetmiş. Ve çok önemli bir açıklamada bulunmuş. "Ben de kitaptaki şekilde okumayı hedefledim.Büyüyüp onun gibi iyi yerlere gireceğim." Sonra da KIRMIZI ,YEŞİL/ MAVİ DENİZ / İŞTE CİDEMİZ... / dizeleri ile Cide'nin sloganını hatırlatmış Buse ve bizlerden sloganı unutmamamızı rica etmiş. Beste ise "Havasıyla suyuyla aşık olduğum Cide" diye başlamış anlatmaya. Kırmızı güneş, yeşil orman, mavi deniz, İŞTE CİDEMİZ... diye sürdürmüş yazısını.

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın "İran: Bölgedeki Mayın" konulu panelinde aşırı sıcağa rağmen dinleyiciler panelin düzenlendiği Belediye Sahil Düğün Salonunu doldurdu, yalnızca bu panele katılmak için festivale gelenlerin olduğu görüldü. Soruları ve açıklamalarıyla aktif olarak katılıp olağanüstü bir ilgiyle izlediler konuşmayı. Balbay konuşmasında sık sık ABD Silahlı Kuvvetler dergisinden alınarak 7 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yeni Ortadoğu haritasını göstererek hep ayakta sürdürdü konuşmasını. Büyük Ortadoğu bölgesine ait, biri bugünkü, diğeri de gelecekteki olası ve olması gereken sınırları gösteren Irak'ın üçe bölündüğü ve büyük bir Kürt devletinin öngörüldüğü iki harita.. Irak'ta devam eden savaşa ve İran üzerinde oynanan oyunlara, bu süreçte Türkiye'ye verilmeye çalışan rollere dikkat çekerek Anadolu’nun Birliği olmadan Avrupa Birliğinin olamayacağını vurguladı. Konuşmasından sonra açık havada kitaplarını imzaladı. Günün etkinlikleri gece Limaniçinde yapılan Coşkun Sabah - Nadide Sultan konserleri ve Havai Fişek gösterileri ile son buldu. Konserleri izleyen Kastamonu Valisi Mustafa Kara, kısa bir konuşma yaparak Aydın Ilgaz'a da bir plaket verdi.

Pazar günü şarkı yarışması ve bisiklet yarışı düzenlendi. Biz de ADD'ye uğrayıp biraz alış veriş yaptık, biraz sohbet ettik dostlarla. Bu yıl ADD'nin dışta bırakılmasından dolayı biraz buruk gördüm onları. Aydın Bey'le Belediye öyle uygun görmüşler gibi sitemleri oldu. Ama tekrar şöyle bir dört duvarı kolaçan ettiğimde Rıfat Hocaya kırgınlıkları olmadığı belliydi: Resimleri, şiirleri, posterleri, evinin maketi ve sarı yazmalar ile sımbasıkış doldurmuşlardı Cumhurbaşkanımız Sezer'in de katkısıyla aldıkları yeni dernek binalarınının her köşesini. Bir de Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı posterleri dikkat çekiyordu Atatürk resimleri yanında.. Böylece üç günlük Cide ve Rıfat Ilgaz yolculuğunun sonu göründü. Hava soğumuş olduğundan deniz işimiz yatmıştı. Öğleden sonra Gideros'a gidip yemek yedikten sonra ani bir kararla Cidelileri Cideleri ve Rıfat Ilgazları ile baş başa bırakarak 2007 Temmuzunda tekrar görüşmek üzere vedalaşıp Taşköprü'ye geri döndük.


mail_46.jpg

mail_44.jpg

mail_45.jpg

mail_36.jpg

cide_fest06_1483.jpg

resim_062.jpg

resim_139.jpg

cide_fest06_093.jpg

cide_fest06_1085.jpg

e-posta: bariscanogul@gmail.com

BEBEĞİM... / MEKTUP

17/9/2008 · Kategori: Ani

BEBEĞİM... / MEKTUP

ALİ ŞAHİN
_______________________________________________

Nicedir Özlemişim

"Nicedir özlemişim/ Bu rüzgarı/ Hani Doğu'da eser/ Bahar akşamları// Nicedir özlemişim/ Bir elma ağacının/ Dibine oturmayı// Nicedir özlemişim/ Şoseleri,dağları// Nicedir özlemişim/ Bir dosta sarılıp/ Ağlamayı"
(Ataol BEHRAMOĞLU)

"Bebeğim,

Bugün benden küçüklük yıllarına dair fotoğrafları tarayıp bir şeyler göndermemi istemiştin ya... Annenle açtık eski albümleri bir bir... Sen yalnız geç kalmışsın dünyaya gelmek için, Siyah-beyaz çağına yetişememişsin... ağabeyinle ablanın iki renkli resimlerine baktık durduk bu arada bir de, sen cicili bicili bir dünyaya doğmuşsun. Ama senin suçun yok bunda elbette...

Biz de bayağı bir kararsızlık dönemi geçirmişiz, ağabeyinden sonra. Aslında o sayfayı kapatmıştık biz: Bir kız, bir oğlan çoktu bile bizim gibi tek maaşla hayatını idame ettirmek için didinenlere. Oysa bir de oldu ki, haberin geldi, annen de ağır bir gripal durum oldu.. İlle de bir gripin yutacağım diye tutturdu... Hanım etme gitme, faydası yok: Nuh der peygamber demez. Mutfağa geçip bir bardak su ile bir gripin alıp geldim, güzelce içti...

10 dakika sonra:
- Ohhh!.. Kuş gibi hafifledim, hap çok iyi geldi dedi. Tekrar ister diye korkumdan hapın içini boşaltıp kabını yutturduğumu söyleyemedim, Tanrı korusun zaten bir akraba evliliğimiz vardı, bir de ilaç etkisiyle...

Bir yandan albümler bakıp bir yandan bunları tarayarak sana yollarken nargile fokurtuları arasında dalıp gidiyorum o günlere doğru... 1985 yılının 7 ekim sabahı, saat 04.00 suları annen sancılandı, ben ne yapacağımı şaşırdım; önceki iki doğumda ben yoktum yanında görevim gereği... At yok araba yok, durakta taksi de bulunmazdı bu küçük ilçede o zamanlar... Alelacele alt kattaki ev sahibimizi kaldırıp hastaneye attık anneni. Annen odada bir doğuracağım diye didinirken ben koridorda dokuz doğuruyorum, ne zor şeymiş yolcu beklemek meğer, öncekilerde anlamamıştım. Eskiden çocuğun cinsiyetini dünyada ilk çığlığını attığında öğrenirdik. İçerden ilk çığlığın geldiğinde dışarı fırlayan hemşire "bir kızın oldu!.." dediğinde yüklü bir bahşişe de konmuştu. Bırakır mı babacığın seni oralarda, hemen bir taksi bulup atmıştım evimize...

Çocuk sevmeyi de sende tattı bu garip. Kalabalık bir ailede, anne-baba/ büyükanne- büyükbaba vs. arasında biz çocuk da sevemezdik o zamanlar; akşam olacak, evde kimse olmayacak da gizli gizli seveceksin... Seve seve biter demiştik ama bitmedin, ne sen ne sevgin... En çok da senin evden uzaklaşman koydu bize desem ablanla abin alınır ama ne yapayım ki gerçek bu. Tekne kazıntısı olduğundan mı nedir bilemiyorum, belki de öteki çocuklarımızda annenle biz de daha çocuktuk; ondan da olabilir bu bak. Eeee, nereden nereye: El bebe gül bebe bugünlere de geldik işte. Bebeklik, anaokulu, kız meslek defilelerinde çocuk mankenliğin, ilkokul, ortaokul derken, lise yılları sana ve eve uzak olduğum yıllar... Şimdi ÖSS Sınavından çıkışta çektiğim o coşkulu resimlerine bakıyorum, evde sonuçları izlerkenki coşkun, yakarışın...

Derken benim sürgünüm, senin Ankara'ya sürgünün bir araya gelmişti. Tanrını izniyle Onlar da bitti ve geldik bu güne... Bir şey daha öğrendim bu arada, ablanın evlenmesiyle, o da çok zor işmiş, bir daha mı bir daha kız çocuğu evlendirmeye tövbeler tövbesi dedim, ona göre bir tanem... Baban seni başının altına yastık yapacak haberin ola...

Bak şimdi onu da anımsadım. Sen benden seninle ilgili -yıllık için- bir yazı istemiştin de ben de "yok ya, olmaz, bana ne, sen yaz" diye mızıkçılık etmiştim ya... Bu vesile ile özensiz bezensiz o işi de çözdük Tanrının izniyle, al sana bir yazı... İster kullan ister kullanma. Orası senin bileceğin iş, ben karışmam. Benim bildiğin bir tek şey var: iyi ki doğmuşsun ve varsın bir tanem. Sensizliği düşünemiyorum ben. Ya sen?

Seni Çok Özleyen Baban...

Taşköprü, 28 Mayıs 2006"

e-posta: bariscanogul@gmail.com

KENDİMLE YÜZLEŞMELER

17/9/2008 · Kategori: Ani

KENDİMLE YÜZLEŞMELER

ALİ ŞAHİN
_______________________________________________

- Bir okur olarak edebiyata karşı ilginiz nasıl doğdu?
- Çocukluğumda - çocukluk dersem, daha çok ortaokul çağında - ben içe kapalı bir insandım, hala da öyleyimdir ya biraz... Okul arkadaşlarım, bizim evin önünde oyun oynar, ben elimde kitap evin ikinci kat penceresinden onları izlerdim. Onlar çizgi roman okurlardı: O dönem Tommiksler, Teksaslar bilmem neler moda tabii.. Beni hiç sarmadı onlar. İlkokulda pek kitapla karşılaşmadım. Sanırım çevre ve ilkokul öğretmenim Hasan Yumuşak'ın bu konu ile ilgisizliğiydi bu. Sonra ilçede ortaokula başladım. Türkçe öğretmenimiz okul müdürü Mehmet Sürer'di. Bu konuda o da sanki okul müdürlüğünden arta kalan zamanlarda Türkçe derslerine de girer gibiydi, yasak savma kabilinden. Hatta dersleriyle ilgili bir anekdot da anlatılırdı o zamanlar. Daha sonra Sağlık Bakanlığında oldukça üst düzeylerde görev yapan Hayati Ünal, bir kompozisyon dersinde noktalama işaretlerini yerli yerinde kullanamadığından olacak yazısının sonuna satır satır noktalama işaretlerini doldurmuş, altına da yazmış: "Herkes yerine marş, marş!.." Sonra genç bir Türkçe Öğretmeni geldi: Nihat Önem. Her derste hangi yazarın hangi parçasını işleyecekse o yazarın bir kitabıyla, mümkünse o metnin içinde yer aldığı kitapla girerdi derse. Bu durum ilgimizi çekerdi, kitap inceleme ödevleri verirdi: Benim kitapla karşılaşmam bu yüzden oldu. İlk kez Ömer Seyfettin'in "Mahcupluk İmtihanı" adlı öyküler kitabından, aynı adlı öyküyü incelemiş ve bu vesileyle o kitabı da okumuş, hatta babamdan, "roman okuyana kadar dersine çalış..." diye hatırı sayılır bir zılgıt da yemiş, ona bir türlü anlatamamıştım bunun da dersle ilgili olduğunu. Hala belleğimde anısı taze durur bu olayın.

- Sonra?
- Sonra okul bitti, ilçede lise yok... İlde ev tutacaksın, yanına kim gidecek köy yerinde dört mevsim herkesin işi var. O zamanlar böyle değil: Bizde bir kendir olayı var, işi bitip tükenmez yaz kış... Bize hafızlık görünmeye başlamıştı ki, neyse Allah'tan Öğretmen Okulu sınavlarını kazandık üç- beş arkadaş Taşköprü'den Çorum'u. O dönemde bizim oralardan ortaokuldan sonra erkekler Çorum Erkek İlköğretmen Okuluna; kızlar ise Kastamonu Kız Öğretmen Okuluna alınıyordu, kızlar da Kastamonu'ya gittiler... Sınavlarda, o dönem Çorum'da trafik baş komiseri olan hemşerimiz Mehmet Gürbüz bizden hiçbir desteğini esirgemedi, her sorunumuzla ilgilendi sağ olsun. Taşradan bizim için oldukça büyük sayılabilecek bir ile yolculuk... Taşköprü- Çorum arasında ulaşım o dönemler oldukça zordu, minibüs tutar kısa yoldan Havza- Merzifon üzerinden giderdim, bazen de bir külüstür otobüsle dinlene dinlene iki günde getirirdi Fahri Abi bizi Çorum- Ankara hattından gördüğü her kiremit altında mola vererek.

- Asıl konumuz olan edebiyata dönersek...
- Konuyu oraya bağlayacağım zaten. Aile ocağından ayrılınca kendimi daha özgür bir ortamda hissettim, çok daha rahattım. Okul kütüphanesi genişti, ilde bir Halk Kütüphanesi, bir de Merkez Kütüphanesi vardı. Orada okuduğum ilk kitap, Yaşar Kemal'in "İnce Memed"iydi. Sınıf arkadaşımız Selim Alparslan'ın kitabını okuyabilmek için sınıfça sıraya girmiştik. - Selim kalınca bir deftere roman yazardı o dönemde, sonra hepsinin izini yiyirdik, ne yaptı bilmem.-Sıram geldiğinde o koca kitabı geceli-gündüzlü, derslerde arka sıralarda oturmamın getirdiği avantajla (!) 24 saatte bitirmiş ve çok etkilenmiştim. Okul kitaplığına her gün Cumhuriyet; Milliyet, Akşam gazeteleri gelirdi o dönemde. İlginçtir. İlk gazeteden kupür kesme hastalığım da o zamanlarda başladı zaten... Çetin Altanları, İlhan Selçukları, İlhami Soysalları o dönemlerde tanıdık yazıları ile... Bir de çok sonraları ilk kez "Kızılırmak"ını okuyup çarpılacağım Hasan Hüseyin Korkmazgil, Çorum'dan TİP Milletvekili adayı olmuştu 1969 Seçimlerinde... Görmek kısmet olmadı o zamanlar...

- Daha sonra da netten yazılar kopyalamaya dönüşen bir hastalık...
- Evet, hala durur kimi kesikler o zamanlardan kalan 1974 Yazıhamit yangınından kurtulabilenler... O dönemde her kütüphaneden birer kitap bulundururdum zulamda. Bir de Çorum'daki üç sinema oynatılan filmlerin hepsini izlerdik. Sinemaya gitmediğimiz, ya da iyi film olmadığı zamanlar sinemaya vereceğimiz para ile de Varlık'ın o küçük cep kitaplarından alırdık birkaç arkadaş ama kendi aldıklarımızı okumaz sona bırakırdık, herkes kitap değiş-tokuşu yapar, başkalarının aldıklarını okurdu önce... Ben yine Fakir Baykurt'la ilk Okul kütüphanesinde karşılaştım: "Yılanların Öcü"... Sonra Üç Kemaller dediğim; Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir'e Kemal Bilbaşar'ı da ekledim dörtleştiler... Eşzamanlı bir okuma götürüyormuşum o zamanlar. Bir yandan gerçekçi yazarlar, bunlara koşut olarak, Kerime Nadir, Etem İzzet Benice, Esat Mahmut Karakurt, Oğuz Özdeş, Muazzez Tahsin Berkantların tüm kitaplarını ya edinerek ya da kitaplıklardan özellikle Halk Kitaplığından alarak okurdum. Daha sonra öğretmen olduğumda ilk görev yerim olan Tosya'ya giderken yanımda götürmeyip köyümde bıraktığım bu koleksiyon 1974 Yazıhamit yangınında tamamen yandı, bir daha da zaten dönmedim o tür okumalara. Demek ki diyorum çocukları şu yararlı- şu zararlı yöneltmesi ile sıkboğaz etmeye gerek yokmuş; çok okuyan kendi kendine kendi rotasını çizebiliyormuş. Ayakları yere basmayan kalıplaşmış klasik aşk üçgeni konuları zamanla sıkıyor okuyanı ve yaşamın gerçeklerini konu edinen yapıtlara yöneltiyormuş.

- Sinemaya dönersek... Ne tür filmler izlerdiniz?
- Sinema... Taşköprü'de iki sinema vardı o dönemde. Çiçek ve Bahar sinemaları… Dedim ya aile baskısı, okuldan eve- evden okula... Çok seyrek gidebilirdik ilçede. Çorum'a gidince orda daha çok film izleme olanağına kavuştuk. Turan sineması- ki bugün ünlü bir ressam olan İbrahim Çiftçioğlu'nun babası çalışırdı gişede- ve Yalçın Sineması yerli filmler gösterirdi. Daha sonradan açılan ve her zaman yabancı filmler gösteren Saray Sineması ise o dönemde bir sinema değil, bir saraydı bizim için ama ben mecbur kaldıkça diğerlerindeki filmleri izlediğimden ya da arkadaş ısrarı ile gittiğimde hep uyurdum koltukta. Şarkıcı türkücü filmlerinden tut da gerçekçi sinema örneklerine, Yılmaz Güney'in o dönem filmlerine kadar, ne bulursak izler, Yıldız Tezcan ve Nuri Sesigüzel'le ağlardık... Metin Erksan'ın "Kuyu" filmini unutamam. Bir de şu anda aklıma gelen, İnce Cumali, Hudutların Kanunu, Seyit Han, Ezo Gelin, Boş Beşik, Ölüm Tarlası...

- 68- 70'li yıllar, toplumsal ortam, 61 anayasasının getirdiği kısmi özgürlük...
- Evet, bazı şeylerin şöyle böyle farkındalık... 65'lerde Nazım'ın şiirleri günışığına çıkmaya başladı. Yön hareketi, daha sonra Devrim, And, TİP'in 15 milletvekiliyle meclise girmesi, 69 seçimlerinde oyunun kurallarının değiştirilmesi.. Gençlik hareketleri, boykotlar.. Biz de bir şekilde etkileniyorduk. Öğretmen Okulu eski binadan yenisine taşınınca yemekhaneye akan tuvalet suları konusunda yönetimin duyarsız davranışı, bu ve benzeri kimi aksaklıkları protesto etmek üzere yaptığımız 2 günlük boykotu cezasız atlatıyorduk hepimiz. Ama acısını Çorum Belediyesinde bir konferans için gelen TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt'u izin alamadığı için etütten kaçarak dinlemeye gidenlerden çıkartıyorlar. Hüseyin Erikli ve Cafer Yüksel sürgün; ben ve Erol Karabulut da 15'er gün "Okuldan Uzaklaştırma"... Alt sınıflardan birkaç öğrenciye da çeşitli cezalar.

TÖS'ün (Türkiye Öğretmenler Sendikası) boykotunda son sınıf öğrencisi olarak kendimizce uygulamada derse girmeme. Okulda eski binadan yeni binaya geçişle bazı sorunlar, yemekhaneye tuvaletlerden sızan sular ve okul müdürümüz Tayyar Kerman'ın bazı tavır ve davranışları üzerine 2 günlük bir boykot... Kazasız belasız atlatılmıştı. Müdürün değişmesi... Sonra o zamanlar TÖS Genel Başkanı olan Fakir Baykurt'un Çorum'a bir konferansa gelişi.. Etütten sonra okuldan kaçarak onu dinleyeme gidişimiz. Ne kalabalık demiştim belediye önüne gelince salondan dışarı taşan onca kalabalığı yara yara Fakir'e bir hoş geldin demiştik, tanışmıştık. Çok geçmeden konuşmaya başladı. Ne de güzel konuşuyordu. Konu eğitimdi, halkımızın ilgisini eğitime, okullara çekmek istiyordu. Çocuklarımız olur onlara öyle beşikler yaparız ki süsleriz, beşik düğünleri yaparız. Büyürler, okul çağına geldiklerinde okula başlarlar, ahırdan bozma yapılarda, sağlıksız koşullarda uğraşır didinirler. Hoş binlerce köyümüz onu da bulamıyor ya... Diyordu. Şimdi usumda kalan bunlar. Zaten konuşturmadılar. Binadan caddelere taşan kalabalık uğuldamaya, içerdekilere yol göstermeye başlamıştı yüksek sesle. O dönemde belli sloganlar: Komünistler Moskova'ya... Sonra konuşmanın engellenmesi... Tabii bu arada konferansçı grupla caddenin 2 yanında- ortada polisler- taşlaşan İmam Hatip Lisesi öğrencileri de ödüllendirilmese de sırtları sıvazlanmıştır... İlginçtir o dönemde Yalçın sinemasında yapılan Tercüman gazetesi yazarı Ahmet Kabaklının bir konferansına da öğrencileri serbest bırakmış hatta teşvik de etmişlerdi.

(...)

e-posta: bariscanogul@gmail.com

SABAH OLUR GÜNEŞ DOĞAR BACADAN / ANI

17/9/2008 · Kategori: Ani

SABAH OLUR GÜNEŞ DOĞAR BACADAN / ANI

ALİ ŞAHİN
______________________________________________

Sabah olur güneş doğar bacadan/ Öğlen olur çocuk gelir hocadan/ İlahi çocuk sensin beni gocadan// Anam beni niye verdin çocuğa/ Oynar oynar daş doldurur goynuma//

Sabah olur çaruğunu giyemez/ Öğlen olur yemeğini yiyemez/ Akşam olur gel gezelim diyemez// Anam beni niye verdin çocuğa/ Oynar oynar daş doldurur goynuma//

Ben giderken ekinleri göğüdü/ Açıldı mı yaylaların söğüdü/ Emmimgilde delikanlı yok muydu// Anam beni niye verdin çocuğa/
Oynar oynar daş doldurur goynuma//

(Kaynak Kişi:
Adı soyadı: Emine Bekdemir.
Doğum yeri ve tarihi: Beyköyü, (1937).
Mesleği: Ev hanımı.
Tahsili: Okuma-yazması yok.
Derleyen: Ahmet Bekdemir.)


Bu türküyü ilk kez dedemin annesinden Elif ninemden dinledim. O 1958-59 gibi öldüğüne göre demek ki olsam olsam 5-6 yaşlarımdaymışımdır; yılını bilemediğime göre daha küçük de olabilirim... Evin önünde taş toprakla oynadımı anımsıyorum, o sıra bir esin gelmiş olacak nineme bu türküye başladı ama bana söylüyor, anlıyorum...

Söz tam nakarat kısmına geldi:

"Anam beni niye verdin çocuğa
Oynar oynar daş doldurur goynuma"

Çocukluk işte o zaman uzun entari vardı üztümüzde demek ki daha da küçüğüm... Tabii koynumda da taşlar... Buraya kadar iyi de bir dize daha eklemişti o, belki de aslında var:

"... Günahları anasının boynuna..."

der demez taşı yapıştırıyorum kadıncağıza, alnına geliyor tam, bir kan , bir kan.. Çocukluk işte ne olduğunu anlayamıyorum ama o zaman evin gözdesiyim, babamın önceki eşinden olan çocuklar ve 2. Dünya Savaşı yıllarında Erzurum'da askerliğini yaparken ölen rahmetli amcamın çocuğu durmamış küçükken ölmüşler...
Kimin haddine bana "kaşının üstünde gözün var" demek... Halil Ağa (Dedem) napar adamı? Anne sevgisi büyük nine sevgisine ağır basmış ve anne yüzünden küçük yaşta büyük nine katili olmaktan kıl payı kurtulmuşum...

Bu olay bende hep bir vicdan sızısı yaratır, her anımsadığımda... Bir yerlerime bir şeyler sokulur hep... Oysa Elif Ninemi de çok ama çok severdim; annemle ikisi arasında tercih yapınca anne sevgisi daha ağır basmış demekki diyorum şimdi düşününce...

O'ndan kalan tek yadigar Nüfus Cüzdanından kopup düşmüş tek kara çarşaflı resimdi, durup duruyordu bir yerlerde ama sanırım 14.08.1974 Yazıhamit köyü yangınında yandı mı kayıp mı oldu yok... Basit gibi görünen "bir suret" zamanla dünyaya bedel oluyor o resim için neler vermezdim şu anda...