SEÇİM, GEÇİM, BOYOZ, KUMRU, İZMİR ÜZERİNE...

31/3/2009 · Kategori: Deneme

İzmir

 

Yılmaz ÖZDİL  yozdil@hurriyet.com.tr


Türkiye'den sıkıldığım zaman İzmir'e giderim ben.

Simite gevrek deriz biz...

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için...

Yengen'i yeriz.

Sen sigorta dersin...

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız...

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...

*

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede... Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı... Erkekleriyle kahveye giderler çünkü... Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler... Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin... Gönül Yazar'ız, Sezen Aksu'yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina'yız... Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

*

Erkeklerimiz de fena değildir hani... Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana... Ertuğrul Özkök'ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış... Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.

*

Gülümseriz.

*

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız... Pak Bahadur'u özleriz... Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız... Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir'de.

*

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir... 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202'dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

*

35'imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız... Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.

*

Özetle, arızayız!

*

Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi'dir... İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara'daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı teklif etmez hiç kimse.

*

Bakın, Tayyip Erdoğan dedim, aklıma geldi... Bugün İzmir'de miting yapacakmış Başbakan.

*

Kendisine ev sahibi olarak, Ayla Dikmen'in Kordon'da üstü açık otomobille gezerken söylediği ve Türkiye'nin anca yıllar sonra keşfettiği parçasını armağan ediyorum: "Ben söylerken gülmedin mi? Falımızda ayrılık var demedim mi? Anlamazdın, anlamazdın..."

 

 

Hürriyet; 15 Mart 2009

 

 

***

 

Boyoz ve Kumru

Boyoz ve Kumru İzmir’in simgesi oldu.

Abdülhamit’e saygısızlık gibi olmasın,  anısına yapılan Saat kulesi’nin popülaritesini çoktan geçmiştir tanınırlığı.

Kentlerin gelenekleriyle var olması çok önemli.

Bilirsiniz, Boyoz Safarat mutfağının İzmir’e bir hediyesidir.

Siz bilirsiniz de seçimler dolayısıyla kent’e gelen siyasiler bilemediler!

 

"İzmirli hemşehrilerim" derlerken  biz onların Boyoz’u tanımadıklarından hemşehri olmadıklarını anladık!

Oyumuzu almak için her tür kılığa girerler, bir uyanık çıkıp da iki boyoz bir yumurtayı önümüzde çaktırarak yese, hemşehrimiz gibi oyu kapacaktı belki de...

Geçenlerde İzmir’e Başbakanla birlikte gelen Nazlı Ilıcak bu bilgilerin çok dışında kalmış olmalı ki TV de hoş! bir laf etti.

 “İzmir çok geri kalmış, gördüm içim sızladı ” dedi.

Sn Ilıcak, pasaport iskelesinde oturup bir çay içtiyse ve o sıra önünden

Eski İzmir kayıkları geçtiyse! Kendini geçmişte hissetmiştir ve içi öyle sızlamıştır diye düşünüyorum.

Çünkü İstanbul’u 350 li yıllarda yapılan Bizans kalıntılarının üzerine bile

Otel yapmış, tarihi yok etmiş,  bizim içimiz sızlamadı mı?

 

Arzu edilen bir model kent var; Fatih veya Sultanbeyli gibi, o zaman içi sızlamayacak!

Düşünün bir kez! Fatih kılıklı bir İzmir’de boyozun haso'sunu yiyorsunuz veya Kumru’nun yengen'ini.. . Ne tad verir?

Kültürler uyuşmuyor.

 

Şu seçimler sayesinde açık üniversiteye devam etmiş kadar bilgilendik.

Örneğin; bundan böyle İzmir nasıl bir kent’tir diye soran bir dostunuz çıkarsa!

Bazı yerel yönetici adaylarının seçim vaatlerinde;

“Eğer kazanırsak, gençler buralarda el ele dolaşmaya devam edecekler hatta köpeklerini bile rahatlıkla gezdireceklerdir,  

Hem de Cumhuriyetin 86 cı yılında.

Bir yandan tatil beldesi Çeşme’de, koylarda gençler eyleşiyor! diye yıkmadık iskele bırakmamışsın, diğer yandan

“Durmak yok elele dolaşmaya devam” sloganı ile seçim kampanyası mı olur?

Durum o kadar da değil Seçimlerin bir öğretisi  oldu, ülkenin sosyal haritası yeniden belirlendi.

Kimi yörede dağıtılan çamaşır, bulaşık makinelerinin  bi oy etmediği anlaşıldı!

Kimi yörede makarna, erzak, kömür torbası…

İzmir’in payına düşene bakın!

 “Serbestçe elele dolaşma hattı humayunu”  bu da İzmir'e verilen rüşvet!

Bir şey daha var!

O da "Köpek maması"

Bu neye ki?

 

Değerli Dostlarıma sağlık, huzur dolu bir hafta dilerim.

 İbrahim Yüncü

 30 Mart 2009

***

ÇÜNKÜ İZMİR'Lİ ERKEKLERE, İZMİR'Lİ KADINLAR DOKUNURLAR

AKP İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Taha Aksoy, bütün İzmir’li kadınlara bir propaganda mektubu yollamış. Bunun üzerine İzmir’li bir kadın da Taha Aksoy’a mektup yazmış. Bu mektup dün itibariyle gazetelerin internet sayfalarında yayınlandı. Mektubun tam metnini aşağıya aldım, şöyle diyor mektubunda İzmir’li o kadın;


“Sevgili Taha Aksoy;

Göndermiş olduğunuz mektubunuzu dün itibariyle posta kutumdan almış bulunuyorum.

"Özgürce yaşamaktır İzmir" dizesi ile başlayan ve "Asaleti, nazı, edası kadınlarında gizli... Değişilmez şehirdir, İzmir" dizeleri ile sona eren şiiri beğeni ile okudum.
Altında herhangi bir şairin imzası olmadığı için bu güzel mısraların size ait olabileceğini düşündüm.

Kaleminize sağlık, ne güzel anlatmışsınız... Mektubunuzu okuduktan sonra uzun uzun düşündüm.


Demişsiniz ya "değişilmez şehirdir İzmir" diye, sonuna kadar katılıyorum, ancak eklemek istediğim bir şey daha var, aynı zamanda değiştirilemez şehirdir İzmir...
Beyefendi tavrınızı takdir etmiyor değilim, ancak bir bağımsız aday edası ile gerçekleştirdiğiniz söylemlerinizi anlayamıyorum. Adayı olduğunuz AKP'nin yaptıklarını ve yaptırımlarını biz İzmir kadınlarına nasıl unutturacaksı nız, merak ediyorum.


Biz İzmir kadınları düşkünüzdür özgürlüğümüze.

Türkiye ortalamasının üzerinde ekonomik özgürlüğümüz vardır.
Kariyer sahibiyizdir, başarıya odaklıyızdır. Oysa AKP'nin sosyal güvenlik ve iş yasalarındaki düzenlemelerine baktığımızda kadını iş yaşamından koparmaya yönelik olduğu aşikardır. İş Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapan yeni yasayla, çalışan kadınların önüne engeller koyarak onları ev yaşamına mahkum bırakmaya çalıştıklarını nasıl unutabiliriz ki?Genel başkanınızın her gittiği yerde "üç çocuk yapın" mesajları partinizin kadına bakışını özetler halde.


"Mustafa Kemal Atatürk'ün hem İzmir'e hem de kadınlara verdiği değer çıkacaktır karşınıza..." diyorsunuz. Kuşkusuz bu doğrudur. Ancak unutmayalım ki Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Türkiyesi'nin temel taşlarından biridir laiklik. Ve bizim için tartışılması dahi mümkün değildir. Oysa belediye başkan adayı olduğunuz AKP, Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesinden 10'u tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak tescillenmemiş midir?


"İçine düşürüldüğü durumdan yakınmadan ayakta kalmaya çalışan güzel İzmir'i ışıltılı günlere kavuşturmak; ekonomi, bilim ve kültürün kalbi haline getirmek İzmir'e olan borcumuzdur. .." diyorsunuz.. . Doğrudur. AKP Hükümeti'nin adeta üvey evlat muamelesi yaptığı, İzmirli'den aldığı vergileri yatırım olarak geri yollamadığı apaçık ortadır. Bu durumda bizlere hükümetin borcu vardır. Ancak bu borcu ödemeleri için illa AKP'ye mi oy vermemiz gerekmektedir? Bu bir üstü kapalı tehdit midir?
Mazur görün, ben anlayamadım.. .


Biz İzmir kadınları güzelliğimizden öte zekâmızla anılmayı tercih ederiz. Ve zekânın en önemli unsurlarından biridir hatırlamak... Şimdi kısa bir yakın geçmiş yolculuğuna çıktığımda AKP Genel Başkanınız ile ilgili hatırladıklarım şunlardır;
"Ananı da al git...
Askerlik yan gelip yatma yeri değildir...
Türkiye terörle yaşamaya alışmak zorundadır...
Hem Müslüman hem laik olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik...
Referansım İslam'dır...
İki koyun gütmeyenler liderlik yapamazlar.. .
İş bırakma eylemeleri zulümdür,
Kriz teğet geçti... "


Ve daha onlarcası. Nasıl unutacağız tüm bu sözleri?


Sevgili Taha Aksoy; fakirin her gün fakirleştiği İslami kodamanların kendilerine ve çeşitli modellerle yapılmış türbanlı eşlerine aldıkları siyah büyük arabaları gördüğümde sinirleniyorum.


Küçük esnafın besmelesiyle açtığı kepengini siftahsız kapadıklarını duyduğumda içim sızlıyor.


Mahalle aralarında bir oy için dağıtılan erzaklarla açlık üzerinden siyaset yapıldığına tanık olup kahroluyorum. Gemiciklere eklenen pırlanta şirketlerini ve bunlara sağlanan imtiyazları işittiğimde tepemin tası atıyor.


Her gün yeni bir arkadaşımın işten atıldığı haberi geldiğinde ailelerini nasıl geçindirecekler kaygısı ile uykularım kaçıyor.


Soykırım suçlusu Ömer El Beşir'in Atatürk'ün masasında yemek yediğini öğrendiğimde midem bulanıyor.


Krizin bizi dibe çektiği şu günlerde memleket meselelerini bir kenara bırakıp meydanlarda vekilleriyle beraber laf yarıştırma telaşına kapılan bir başbakanı gördüğümde ise neden AKP'ye oy vermemem gerektiğini bir kez daha hatırlıyorum.
Tüm bunların dışında kocaman bir soru işareti var kafamda; laiklik karşıtı onca söylemi ve eylemi olan, demokrasiyi kendi kafasına göre yeniden tanımlayan, yazarlara çizerlere açtığı rekor sayıda davanın altına davacı olarak imza atan, kadını ikinci sınıf vatandaş haline getirmeye çalışan, insanlarını bizler ve onlar diye ikiye ayıran bir lidere sahip partiden, gerçek bir İzmirli neden ve nasıl aday olur?

İşte ben bunu anlayamıyorum.


SEVGİ VE SAYGILARIMLA...(A.B.K)”


Evet, mektup aynen böyle. Sakın kurmaca falan da zannetmeyin, Vatan’dan Mehmet Tezkan bile yayınladı köşesinde.


Bu İzmir ilginç bir şehirdir, örneğin İstanbul Hükümeti mütarekeyi imzalayıp İngiliz’e teslim olurken, İzmir emperyalizme ilk kurşunu sıkmıştır. 1985 yılında siyasi yasakların kalkması için yapılan referandumda en yüksek “evet” oyu İzmir’den çıkmıştır. 1982 Anayasası için yapılan halk oylamasında ise en yüksek “hayır” oyu Tunceli’den sonra İzmir’e aittir. Yolunuz Ramazan ayında İzmir’den geçerse aç kalmazsınız asla, hatta birçok meyhane, camekanına “Ramazanda nöbetçiyiz” tabelaları bile asar ve kimse o meyhaneleri taşlamaz, o meyhaneler bombalanmaz, tam tersine Veysel Çıkmazı’nda günlerce şamatası yapılır bu tabelaların. İnanılmaz bir hoşgörü sarar ortalığı günün her saatinde. Öyle uzun uzun küfretmez İzmir’li, en fazla “s..ktir et o p..ştu” der geçer gider. Kadını da, erkeği de harbidir, delikanlıdır, düğünde de, mevlitte de harem selamlık pek olmaz..Bütün yollar Konak Meydanı’na çıkar İzmir’de, Konak Meydanı ise, hem o “İlk Kurşun” u sıkmıştır emperyalist işgalciye, hem de Gazi’yi karşılamıştır. Yani bütün yollar aslında Gazi’ye çıkar İzmir’de. En son birkaç gün önce Recep Tayyip’in İzmir ziyareti öncesi, kendisi de bir İzmir’li olan Yılmaz Özdil ne güzel anlatmıştı Hürriyet’teki köşesinde bu şehri:


“Türkiye'den sıkıldığım zaman İzmir'e giderim ben.
Simite gevrek deriz biz...
Çekirdeğe çiğdem.
Kordon elektrik aleti değildir.
Kumru da kuş değildir bizim için...
Yengen'i yeriz.
Sen sigorta dersin...
Biz asfalya deriz.
Uzatmayız...
Gidiyom geliyom deriz.
Domates dediğin, domat işte.
Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...


Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.


Gülümseriz.
Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız,
Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider.
Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.
Özetle, arızayız!
Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi'dir... İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara'daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı teklif etmez hiç kimse.”


Dünyanın en büyük anti-emperyalist savaşlarından biri İzmir’de başlamış, İzmir’de bitmiştir. Demin de dedik ya, Buca’dan da gelsen, Kadifekale’den de, Eşrefpaşa’dan da insen, Karşıyaka’dan vapurla da geçsen, bütün yollar “Gazi”ye çıkar İzmir’de. 9 Eylül 1922 ‘ den bu yana bütün yol tabelaları hep “Gazi”yi gösterir.


İzmir hep direnmiştir, eskiye direnmiştir, haksızlığa direnmiştir, yalana dolana direnmiştir, işgale direnmiştir, karanlığa direnmiştir, gericiliğe direnmiştir, yobaza direnmiştir, dinciye direnmiştir, kadın erkek direnmiştir, ama en çok da kadınları direnmiştir.


İzmirli erkekler, işte o kadınların kocaları, ağabeyleri, kardeşleri, sevgilileridirler... Körfezin hemen yanında yaşarlar. Bir kadının saçlarında denizi koklar ve her seferinde şaşırıp, deniz bile böyle gerçek kokmaz diye düşünürler...Biraya hamallık derler, rakıyı çay bardağında içerler. Ve hep, ve daima, ve sonsuza kadar “zeybektirler”.


İzmir’in kadını hep bir başkadır, özgürlüğe tutkundur, erkeğinin üç adım arkasında değil de hep yanında yürümesindendir bu. Şairin dediği gibi, “Balkonları henüz yıkanmamış, kinini ve nefretini çeyiz sandığında yemenisini saklar gibi muhafaza eden İzmirli kadınlar, saçlarına ak düşmeden anlarlar İzmirli erkeklerin yaşlandığını.Çünkü ağlamak, hayata dokunmaktır...Güldüğünü önemsemez de İzmirli kadınlar - ağladıkları zaman İzmirli erkekleri kocalığa, ağabeyliğe, kardeşliğe, sevgililiğe kabul ederler. Erkekler... Dünyanın neresine giderseniz gidin aynıdırlar. Bir, İzmir hariç. Çünkü İzmirli erkeklere, İzmirli kadınlar dokunurlar.”


Ve işte o kadınlar ki, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl yapacaklarını hep iyi bilirler, bilmekle kalmaz, öğretirler. Çünkü İzmir’li erkekler, en çok İzmir’li kadınları “dinlerler”.


İyi ki varsın İzmir, İyi ki oradasın. Doğduğum, büyüdüğüm şehir, kimsenin karartamayacağı aydınlığını seviyorum senin. On gün kaldı topu topu, biliyorum, bu sınavdan da geçersin sen..

(HAYRİ GÜNEL)

 

***

 

GÂVUR İZMİRLİ

 

Anadolu’ nun çok yerinde İzmir’ e, İzmirlilere gâvur derler. Aşağılama, kendinden olmama anlamı taşıyan bu nitelemeyi sever İzmirliler. Başkaları gibi tutucu bağnaz olmaktansa çağdaş Avrupai görüntüsünün böyle aykırı bir niteleme doğurduğunun farkındadır. Güler geçer İzmirliler.

 

Bugünkü Hisar Camii çevresinde kurulan eski kent çekirdeğinin Ceneviz kolonisi olması daha sonraları ise Seferad Yahudilerinin gelip yerleştiği bugünkü Konak çevresi nedeniyle İzmir’ in merkezi yıllar boyunca Gâvur İzmir olarak adlandırılmıştır. Çarşının ve limanın merkezde yer alması nedeniyle bölgenin alışveriş ve ticaret mekânı uzun yıllar “ Gâvur İzmir ” diye adlandırılan bu bölge olmuştur. İşgal yaşamış, Kurtuluş Savaşı ve mübadele ile gayrimüslim nüfusunu büyük oranda yitirmiş olmasına karşın bazı özelliklerini yitirmemiştir. Kimilerine göre gâvurluk diye adlandırılsa da, ülkemizin batılı yüzü olmuştur İzmir.

Vatanseverdir İzmirliler.

İstanbul yönetimi mütareke imzalayıp teslim olurken onlar kurtuluş savaşının ilk kurşunu niyetine kendi insanını sürer namluya. Dönemin yönetimi için kabul edilmez bir başkaldırıdır, gâvurluktur İzmirlinin bu yaptığı.

Demokrattır İzmirliler.

1985 yılında yapılan referandumda ülke ortalamasının büyük oranda aksine siyasi yasakların kalkması yönünde oy kullanarak ülkemizde demokrasinin yara almasının önüne geçtiğinin bilincindedir. Kimilerine göre ise, yapmıştır yine gavurluğunu. Riyakâr değildir. Hoşgörüsü yüksektir İzmirlinin.

Kemeraltı semtinde meyhaneler sokağı olarak bilinen Veysel çıkmazında çoğu meyhane sahibi ramazan ayında “ meyhanemiz ramazan nedeniyle kapalıdır ” yazısı asarken, Ferit Baba’ nın meyhanesi camına “ meyhanemiz ramazanda nöbetçidir ” yazısı asar. Kızmaz, karışmaz kimse kimsenin yaşantısına. Kimileri için ise gâvurluğun dışavurumudur, bu hoşgörü.

Değerlerinin farkındadır. Vefakârdır, İzmirli.

Yunan işgalinden sonra çok büyük bir kısmı yanmış ve harap olmuş halde geri alınmıştır. Yangın yeri denen ve İzmir‘ in eski kent merkezi olan metruk alan o zamana kadar yapılan park alanlarının en büyüğü olarak 1937 yılında İzmir Fuarı adıyla açılmıştır. Fuar, yıkılmış, tükenmiş kentin insanlarının gayreti ile İzmir’ in yeniden kuruluşunun ve çağdaş kimliğinin göstergesi olmuştur. İzmir Fuarı' nın 30 Ağustos kapısından girdiğiniz zaman sizi sol tarafta küçük bir heykel karşılar. Bu heykel bir yalak başında üç adet at başından oluşmaktadır. Heykelin altındaki notta ise “ Bu heykel İzmir Fuarının yapımında çalışan ve çoğu bu çalışmalar sırasında can veren atların anısına yaptırılmıştır ” diye yazmaktadır. Kimilerine göre ise, bu ülkede heykeli dikilebilecek o kadar önemli şahsiyet varken yapmıştır yine gâvurluğunu, İzmirli.

Gâvurluk nitelemesini sever İzmirli.

Çağdaş, demokrat, aydın ve aykırı olmanın karşılığı olduğunun, bu nitelemenin, farkındadır. İnançların insanın vicdanında olduğunu, kimseye inancı için hesap vermek zorunda olmadığını bilir ve dahası kendini gâvur diye niteleyip kendinden saymayanları da bağrına basar İzmirli. Çünkü İzmirli, hayatın her şeyin önünde olduğunu, asıl olanın yaşamak olduğunu bilir ve bunu haykırır.

 

Gâvurluğu sever İzmirli...

 

Mehmet UHRİ, 21.12.2005       

“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA̷

17/9/2008 · Kategori: Deneme

“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA… (*)
ALİ ŞAHİN


Cide Postası’na yazar mısın? Dedi Sevgili adaşım … Yazar mıydım, yazarsam ne yazardım? Yazmak basit bir eylem gibi görünmekle birlikte zor bir uğraş, ya da bana göre öyle olmuştur hep…

Evet uzun zamandır nerdeyse kırk yıldır bir yerlere bir şeyler yazarım.. Niçin, kimin için diye düşünmem. Hani Sait Faik, 'Yazmasam ölecektim' diyor ya, yazmak rahatlatır insanı, içini boşaltır ferahlarsın. Neler yoktur ki o defterlerde, küçük küçük kesilmiş kağıtlarda.

Ben defterden çok çeyrek sayfaları yeğlemişimdir hep. Kolay olur, alfabetik sıraya dizersin bozarsın, yeniden dizersin.. Öğretmenlik yaşamımda da hiç haz etmedim her gün günlük plan yapmaktan ama klasik plan dışında hep notlarla girdim derslerime.. Çeyrek kağıtlarda, çoğu zaman yarım kağıdı ikiye katlayıp kesmeden iki çeyrek kağıt türeterek. Tekrar geliştirerek kullanmak imkanını da verdiği için bayağı güzel de bir yöntem bana göre, elimde yetki olsa günlük planları böyle yaptırırdım öğretmenlere…

Birinde Bakanlık Müfettişi, dersimi dinledi plan dedi yazar ve konu adlarına göre düzenlediğim kağıtları yıllık planlarla dosya içinde uzattım, bunlar ne diye öfkelendi, kağıtları yerlere saçtı, toparlayıp tekrar koydum masasına. Edebiyat öğretmenleriyle yaptığı toplantıda hiç değinmedi, plan yokluğuna, raporunda da…

Ne alaka diyeceksiniz siz şimdi haklı olarak, bunları neden anlatıyorum? Geleceğim oraya. Yazmak, düzenli planlı, günü gününe, haftada mutlaka bir yazı, ayda bir yazı.. Bu kalıplar beni hep zorladı, her gün köşe yazısı yazanlar ne yazarlar diye inceledim zaman zaman, nasıl olur da tekrara düşmezler? Evet her gün bir yerlere bir şeyler karalarım ama, bunlar o kadar dağınıktır ki, kimi zaman içlerinden alacak verecek hesapları, hatta bakkal listesi bile çıkar.. Bazen okuduğum bir kitap, kimi zaman pek sinemaya gidemesek de TV’de izlenen bir film, bir açık oturum, ne bileyim işte aklınıza ne gelirse, bana bir şeyler karalattırır hep ama başlamış bitmişten sayılır diyenlere inat başladığım bir yazıyı dört başı mamur bitirememişimdir hiç.. Bunun adını koyamadım ben.

İlk yazıya nasıl başlamalı, bunun Cide’siz ve Rıfat Ilgaz'sız olması gibi bir koşul yok elbette.. Site yaparken tanıştığım değerli mizah yazarı Esen Yel, benden kendi sitesi Alkım Sanat’a her ay bir yazı istemişti.. Üst üste Cide ve Rıfat Hoca ile ilgili etkinlikler bir araya gelmişti, üç- dört yazı böyle olunca, birkaç ay da yazı yollamayınca, konuyu unutmuş değilim, ama bu kez, Rıfat Ilgaz’sız olsun lütfen demişti espri yollu…

Cide neydi benim için diye düşündüm yazıya başlamadan. Kastamonu’nun en uzak ilçesi, İstanbul’a gitmek sanki Cide’ye gitmekten daha kolay gelirdi bana eskiden. İlin sürgün yeri denilirdi, yollar çok berbattı..Cide ile ilk tanışmam 1998 yılındaki festivalle oldu, Bozuk bir kesime rağmen yolların diğer kısımları bayağı düzelmişti. Köprüden dışarı çıkmıştım bir kez, artık durdurabilene aşk olsun dercesine Kastamonu ilçeleriyle 45 yaşımdan sonra tanıştım. Ve gördüm ki ulaşım yetersizliğine karsın ilimizin en güzel doğal zenginliklerini barındıran küçük sessiz, sakin bir beldesi... Denizi, kumu, 11 km.yi bulan sahil şeridi ile tadına doyum olmaz bir cennet.

Ondan sonradır ki Ilgaz’a hak vermeye başladım, neden gelir koca kentleri bırakır da bir yazar, üstüne üstlük ünlü mü ünlü; mimli mi mimli bir yazar küçük bir sahil beldesine diye düşünmüştüm hep. Zaten bir daha da Cidesiz yapamadım, imkan buldukça kaçamaklarım oldu Cide’ye, kısa süreli de olsa.

Cide kendine yaraşanı yaptı, Rıfat Ilgaz’ın evini müze haline getirdi bu yıl, ne iyi etti ama daha önemli bir haber, Şairimizin mezarının da Cide’ye getirileceği haberi beni çok sevindirdi, bir çok Cideli gibi ..

“Hababam Sınıfı’nın unutulmaz yazarı ve Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Rıfat Ilgaz’ın İstanbul’da bulunan mezarı, memleketi Kastamonu’nun Cide İlçesi’ne naklediliyor.

"Anam ne iyi etmiş ki beni bu kasabada doğurmuş" diyerek Cide’ye olan sevgisini dile getiren Rıfat Ilgaz’ın ölmeden önce kendisinin Cide’ye defnedilmesi yönünde vasiyetinin olduğu biliniyor. Cide halkı, Rıfat hocalarının ilçeye gelmesini bekliyorlar.

Rıfat Hoca’nın oğlu Aydın Ilgaz, "Başkanla bir konuşmamız olmuştu, ’Sen Rıfat Ilgaz’ı Cide’ye davet ediyorsun ama evinde oturacak yer yok’ demiştim. Başkan bu konuşmadan sonra babam Rıfat Ilgaz’ın evini eski ihtişamlı günlerine geri getirmeyi başardı. Rıfat Ilgaz’ın artık oturabileceği bir evi var. Şimdi de Cideliler’in Rıfat Ilgaz’ı beklediğini biliyorum.

En kısa zamanda hukuksal ve dini açıdan bir mahzur yoksa, Rıfat Ilgaz’ın buraya gelmesine yardımcı olacağım" dedi. Cide Belediye Başkanı Necdet Demir ise "Rıfat Ilgaz Müzesi ve Kütüphanesi’ni açtık. İnşallah seneye hocamızı buraya getiririz. Biz de belediye olarak burada hocamıza bir anıt mezar yaparız. Tabii bu da Aydın beyin kendi izniyle olacaktır" dedi. (Kaynak: haberler.com)

“Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin/ Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin./ Senden öncekiler de böyleydiler/ Akıllarını hep Bodrumda bırakıp gittiler.” Demişti Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)… Bu sözler hep bana sanki Cide için ,
Cide’nin Halikarnas Balıkçısı Rıfat Ilgaz için de söylenmiş gibi gelir. İkisi de geldiler ve bir daha gitmediler, gittilerse de herkeste olduğu gibi akılları, kalpleri hep oralarda kalmadı mı?


Cide’ye, Cideliler’e, Cide’yi sevenlere, yürekten bir “Merhaba” diyorum Cide Postası’ndan.. Sık sık görüşmek dileğiyle şimdilik esen kalın, Rıfat Ilgaz’ın mezarının naklinde buluşmak üzere hoşça kalın diyorum.
_____________________________________
(*) "Cide Postası" adlı aylık gazetenin Aralık 2007 sayısında yayımlanmıştır.

e-posta: bariscanogul@gmail.com

SARIMSAK / DENEME

17/9/2008 · Kategori: Deneme

sair_ilhan_berk__sarimsak-.jpg

SARIMSAK / DENEME
İLHAN BERK


e-posta: bariscanogul@gmail.com

ŞİİR YAZMANIN GÜÇLÜĞÜ ÜZERİNE / DENEME

17/9/2008 · Kategori: Deneme

ŞİİR YAZMANIN GÜÇLÜĞÜ ÜZERİNE / DENEME

ALİ ŞAHİN
______________________________________________


"Heykel" demiş, Başkan Melih Ulus'taki "büst"üne. / Güvercinler yiyip- içip "konuyorlar" üstüne"

13- 18 Kasım 2005 arası Ankara'dayım..."ve Ankara'da ilk şiirimi de yazdım..." diyorum bir dosta... "Çok iyi ama bence şiire fazla dalma..." diyor. "Ulus'taki Atatürk Anıtı'nın orda, birilerinin deyişiyle "Heykel"in orda güvercin yemleme yeri yapmışlar, yem satıcıları ve atıcıları var, ben yeni gördüm ve de yadırgadım. ", "Yok hocam, ilk ve son belki de... Gördüğüm manzara karşısında esin geldi aslında; yalnızca "konmuyorlar" başka işler de yapıyorlar güvercinler..." diyorum.

"Şiir yazanı oyalıyor ve fazla da önemsenmiyor gibi gelir bana... çok gençken tutturursan ne ala... Melih Gökçek inadına Ali Şahin şair oldu derim sonra... diye takılıyor.

13 Kasım 2005 Pazar günü uzunca sayılabilecek bir otobüs yolculuğundan sonra Aşti'de inip Ankara'da okuyan kızım ve bir arkadaşı ile birlikte bir pastanede biraz nefes alıp bir-iki çaydan ve azıcık bir şeyler atıştırdıktan sonra kendimize geliyoruz...

Onlar fazla kalmıyorlar dershaneye gitmek üzere ayrılıyorlar, eşimle ben bizi karşılayanları uğurlayıp biraz daha soluklanıyor ve Ankaray'a doğru yola çıkıyoruz az sonra.

Taşralılığı belli ediyoruz, biraz ağır davranmadan mı, nedense 2 kişi 3 biletle ancak geçiyoruz, bariyerleri...

Neyse bir önceki gelişimizde olduğu gibi Metro'ya Ulus yönünde aktarma işinde olsun yanlış yöne gitmeden biletsiz geçişi gerçekleştiriyoruz bu kez... Kalabalıkta bir genç yer veriyor eşime, "oh!... diyorum, bana yer veren olmadı bu kez, kızların "emmi" demesine alışamadım henüz...

Ulus'a geliyoruz, sırtımızda küçük de olsa birer çanta olduğundan İLKSAN Öğretmenevi'ne giden en kestirme yolu seçmek üzere çevreye bakınıyorum. "İstiklal Caddesi, 19 Mayıs, Gençlik Parkı... derken araştırıyorum bir aralığa doğru yürüyoruz, "Ulus'taki Atatürk Anıtı"na çıkışı ararken "Heykel" yazısı ilişiyor gözüme: Kafamda bir şimşek, "Heykel demiş, başkan .... , Ulus'taki "büst"üne... diye bir "Şikayetname geçiyor usumdan o an...

Atatürk haftası , ve de kafamda O Yüce insan... Dalgın, düşünceli hafif bayıra doğru tırmanıyor, Ankara Palas'ı ve ilk meclis'i geçerek "Heykel!..." in önüne geliyoruz, biraz soluklanmak üzere çantaları bırakıyoruz, yazdan kalma olmasa da güneşli bir güz günü...

Boş, amaçsız dikilenler, telaşlı yürüyenler, taşıtların insanı çıldırtan gürültüleri... Büyük bir güvercin sürüsü, orda iki yem satıcısı ile birkaç yem atıcısı... Yemi yiyen güvercinler, arada bir havalanıyor; Ata ise, büyük bir azametle oturuyor atının üstünde ama o da ne, güvercin barınağı olmuş anıtın üstü, buna kim, neden izin veriyor anlamak olası değil...

Seyyar kovalayan zabıtalar zaman mı bulamaz, emir mi beklerler acaba diyorum ve çok yadırgıyorum karnı doyan güvercinlerin anıtın üzerine" def-i haceti"ni... O an, ilk dizenin ardı da geliyor: "Güvercinler yiyip içip (...) üstüne" diyor; sonra boşluğu "konuyorlar" diye düzeltiyorum!..

İlk anda "Metro'nun yapılışı, açılışı... Büyük Şehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in üst üste birkaç dönem başkanlığı canlanıyor gözümde... Bir de "Sanatın içine, başka bir şey yapamadığı için tükürmekle iktiza eden başkan imajı veriyor bu esini... (Ama ne yazık ki O'nun yapamadığını Tarihi Ankara Kalesi üzerine birileri yapmıştı önceki gezimde üzerine basmaktan son anda kurtardım, Bu bakımsızlığın sorumlusu kimse gerçekten büyük bir vebal altında...

O burçların, mazgalların durumıunu hiç mi bir yetkili görmez, bir masaya 40 kişi oturtup maaş ödeyenler, oraya 8'er saatten 3 vardiya 3 bekçi koyamazlar mı?) Sonra "büst" sözüne takılıyorum, Ulus'taki Anıt "büst" değil elbette ama ne yapacaksın ki başka türlü de kafiye tutturmak olası değil, ya da ben bulamadım...

Amma da zormuş şairlik diyorum kendi kendime... Sonra şiirde anlam genişlemesi, sözcüklerin imgesel kullanımı, çağrışımları falan gözümün önüne geliyor, anlamı çözsün okuyucu diyorum ve "Ata'ya Şikayetname" mi noktalıyorum...

Hem de birileri belki bu "beyit"i sanat olarak görmez de şiirim içine edilmekten kurtulur diye de teselli buluyorum...