ELMAPINARI'NDA 'EĞİTMEN RIZA'NIN EVİNDE

18/9/2008 · Kategori: Gezi

ELMAPINARINDA EĞİTMEN RIZANIN EVİNDE

 

 

 

Elmapınarı'nda Eğitmen Rıza'nın Evinde / Ali ŞAHİN

 

(Fakir Baykurt'un, Kaplumbağalar Romanının Kahramanlarından)

 

 "Tozak köyü şu koca yeryüzünde, kıyıda köşede kalmış bin yamalı bir yoksul yorganı, alabildiğine kurak, bakımsız, unutulmuş. Ahalisi desen günümüz köylüsü: Hâlâ devletten medet uman, "Hökümetimiz en iyisini bilir" diyen, cahil, kaba saba ama bir o kadar çalışkan, sahici ve vicdanlı. Köyün Eğitmen Rıza'sı, Muhtar Battal'ı ve akıllı delisi Kır Abbas'ı gün olur akıl yürütür, el ele verir, köylüyü de peşine takıp bir bağ kurar, hem de taşlı bir tarlada, bin bir emekle, özveriyle ve gece gündüz çalışarak. Tam ağızları üzümlerle tatlandı, yürekleri umutla doldu derken, hiç ummadıkları bir anda hükümetin tokadını yerler... ama ne tokat! Bir anda, bürokrasinin çarkında bir çapak olup çıkarlar. Hak hukuk ararlar aramasına ama neyin hakkı, neyin hukuku?" (*)

"Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikâyesini anlatıyor." Diye tanıtılmış arka kapak yazısında kitap.

 

Aklıma koydum bu kez.. Tozak kırını, eğitmen Rıza'nın oğlunu ve mezarını görüp O mekânı havasını teneffüs edeceğim iyice. Kastamonu'da kısa dönem şube müdürlüğüm sırasında ilk Müfettiş Emin Arık getirip tanıştırmıştı Yalçın Dikenoğlu'nu… "Bak Ali Şahin" diyerek, "sen Fakir'in Kaplumbağalarını okumuş muydun, gerçi senin gibi kitap koliğe bu soruyu sormak abes ama… Oradaki Eğitmen Rıza'nın oğlu Yalçın. O da bizim gibi kısa dönem vaatleri üzerine mesleğe emeklilikten sonra yeniden dönmüştü.   Çankırı'ya Elmapınarı'ndan pulluk demiri yaptırmaya gelmesi onu yeniden mesleğe döndürmüş, Kastamonu'lara kadar gelmiş, ancak mesleğe döndürmeyi başaran Çankırı DSP yerel yöneticileri, onu bir türlü vaatlerini yerine getirip Çankırı İl Milli Eğitim Müdürü yapamamış ya da yapmaya yanaşmamışlardı nedense.

 

98'in ilk yarısında çok hoş bir dostluğumuz oldu, nerdeyse ayrılmaz ikiz kardeşler gibi. Ben de ara sara Kastamonu Öğretmen evinde kalırdım, kimi zaman bir yemek arkası içilen iki iki ölçü rakının mahmurluğunda, kimi zaman ayık, oturur sohbetler ederdik… Kimi zaman bu işin olacağına inanır yanında bizi de götürürdü Çankırı'ya. Güzel fıkralar bilir, çok da güzel anlatırdı… Yakışırdı ağzına. O kadar fıkra dinledim kendisinde ama herhangi bir fıkrayı ikinci kez dinlemek nasip olmadı, unutmazdı onu, aynı kişiye aynı fıkrayı ikinci kez anlatmazdı. Bir toplulukta dinlemeyenler olduğunda bili o grupta birine anlatmışsa falancaya anlattım, o biliyor o anlatsın derdi. Kimi zaman da Müfettişler odasında oturmayı fazla sevmediğinden doğru bizim yanımıza damlardı fırsat bulursa. Hatta takılırlarmış arkadaşları Yalçın Bey'e İki Alilerin yanında bir oda vermişler, diye. Yukarıya çıktığında nasıl olsa en azından iki Ali'nin birini bulurdu orda.

 

 Birinde bir kurumun misafirhanesine yemeğe gitmiştik. Yanımızdakilerden birinin arkadaşı geldi haber alınca, buyur ettik. O kurumda bir şube müdürüydü sanırım. Yedik içtik, uzunca bir zaman; sohbetler, sohbetleri; fıkralar fıkraları kovaladı, vakti kerahet geldiğinde adamcağız bizim hesabı ödemeye kalktı ve ne yapsak para etmedi. Vakit geç olmuştu be saatten sonra Taşköprü'ye gidilmezdi hele hele de bu kafayla yolda direksiyon kullanarak br de yek başına.. Öğretmen evine gidip sade kahveleri söylüyoruz. Bir huh dedikten sonra Yalçın Bey, Bak Ali Bey, sana bir fıkra anlatacağım, iyi dinle." demeden hemen karşı çıkıyorum: "Hiç mümkün değil, alıştın değil mi adama fıkraları anlatıp anlatıp bizim hesabı ödettin. Şimdi de kahveleri bana saracaksın değil mi?" Espriye ikimiz de aynı anda gülüyoruz, o turfanda bir fıkrasını daha anlatıyor, zamana ve zemine uyan, ona da gülüyoruz birlikte. Abi diyorum, ne işin var bir müdürlük için ta buralara kadar gelmişsin, sen bu fıkraları yazsan oturup valla poşet poşet satar… Yalçın Bey, meslek kıdeminde yıldan eksik kalan 6 ayını yıla tamamlayınca yerel politikacılardan umudunu kesip Ankara – Çankırı yolu 101. kilometresindeki baba ocağı Elmapınarı köyüne yerleşti. Yazları orada çiftçilik yapıp kışları Ankara'da bulunan çocuklarının yanına geçiyor. Ankara Hacettepe'deki periyodik kontrollerden birinden Kastamonu'ya dönerken buradadır umuduyla sapıyorum Tozak kırlarına doğru, yoksa da mekânı görürüz diyorum. Tren yolunu geçip kıvrılan ince yollara düşüyoruz. Sonra bir kıvrımda küçük bir çeşme. İnip elime yüzüme bir su çarpıp dudaklarımı ıslatıyorum. Eşim inmiyor arabadan, onun âdeti değildir her yerden su içmek, arabadaki su sıcak da olsa ona talim eder, bereket yeni, Baykuş boğazında mutat saç kavurmamızı yedikten sonra oradan doldurdu. Akşam beş çayını da Yalçın Bey'e saracağız, sonra geç olmadan yolumuza koyulacağız yeniden. O canım bağlar gitmiş, yerine alabildiğine bir bozkır gelmiş. Kaplumbağalar romanı geliyor gözümün önüne. Orada sabah sabah çok sevdiği yumurtayı sevmekten bir anda vazgeçen hatta nefret eden, iğrenen ilköğretim Müfettişinin arkadaşlarını şaşırtışı geliyor gözümün önüne, kaplumbağayı yaz ateşinde ters çevirip bırakan Kır Abbas…

 

"Anadolu köylerinin durumunu, gelişmesini, tarımsal meseleleri, köydeki sınıf ve güç ilişkilerini gerçekçi bir biçimde yansıtmaya çalışan Köy romanlarının sosyolojik önemi edebiyata oranla ağır basar; çünkü o yıllarda köy sorunlarını işlemeyi 'bizim sosyologlarımız, bizim tarihçilerimiz, bizim filozoflarımız, diğer böyle sosyal işlerle uğraşan düşünürlerimiz henüz daha yapmış değiller'ken, köy romanları bir tanıklık, bir otobiyografi tarzında yazılmış, 'icabında otuz sene içinde politikacılara, iş sahiplerine, mesuliyet sahiplerine faydalı olacak döküman durumunda'dırlar. Behice Boran'ın sözleriyle özetlersem; "Ekonomik-sosyal meselelerin bilimsel açıdan incelenmesi, tartışılmasının yasaklandığı uzun yıllarda Türk solu ifadesini sanatta bulmuş, sol fikirler en fazla sanat yoluyla toplumu etkilemiştir." Diyor A. Ömer Türkeş, Literatür Yayınevinin, Fakir Baykurt külliyatına 'Kaplumbağalar' ile başlaması nedeniyle Radikal'e yazdığı bir yazısında.. Ve ekliyor: "Bu eserler, Türk toplumunun aynaya yansıyan suretidir aynı zamanda" (Radikal Gazetesi'nin Kitap Eki, 13.10.2006)

(*) Fakir Baykurt, Kaplumbağalar, Literatür Yayınevi, 2006, 363 sayfa, 9 YTL.

** Asıl adı Tahir olan Fakir Baykurt 1929 yılında Burdur'da doğdu. 1948'de Gönen Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra köy öğretmeni olarak çalışan yazar, 1955'te Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Sivas, Hafik ve Şavşat'ta Türkçe öğretmenliği yaptı. Demokrat Parti yönetimi tarafından öğretmenlikten alınarak pasif bir göreve getirildi. 1958'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ilk romanı Yılanların Öcü nedeniyle hakkında kovuşturma açıldı. 1960 yılındaki askeri müdahalenin ardından ilköğretim müfettişliğine getirildi. 1962-63 yıllarında ABD Bloomington Indiana Üniversitesi'nde ders araçları konusunda uzmanlık eğitimi gören Baykurt, Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) ve Türkiye Öğretmenler Dernekleri Milli Federasyonu'nun (TÖDMF) genel başkanlığına seçildi. 1969 yılında Türkiye çapındaki ilk öğretmenler boykotuna katıldığı için bir kez daha açığa alındı ve 12 Mart 1971'deki askeri darbeden sonra uzun süre tutuklu kaldı.
Edebiyata şiirle adım atan Fakir Baykurt, yazın hayatını toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla yazdığı kısa öyküler ve köy notlarıyla sürdürdü. Yeditepe, Varlık, Cumhuriyet, Evrensel ve Yön gibi dergi ve gazetelerde çeşitli yazıları çıkan Baykurt, 1955'te öykülerini derlediği ilk kitabı Çilli'yi yayımladı. Bunu, köy yaşamını, köylünün arzularını, sıkıntılarını ve çelişkilerini dile getirdiği hikâye kitapları ve romanları izledi.
Yalın, şiirsel bir dil kullanan yazar, eserlerinde halka mal olmuş deyişlere ve deyimlere de sıklıkla yer vermiştir. Tırpan ile 1970 TRT ve 1971 TDK ödüllerini, Can Parası (1973) ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kara Ahmet Destanı'yla Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan yazarın Yılanların Öcü adlı yapıtı 1961'de Metin Erksan, 1985'te Şerif Gören tarafından filme çekildi.
11 Ekim 1999'da Almanya'nın Essen kentinde vefat eden Fakir Baykurt'un cenazesi, 1977'den beri yaşadığı Duisburg'da düzenlenen bir törenden sonra İstanbul'a getirilerek Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü (1958), Irazca'nın Dirliği (1961), Onuncu Köy (1961), Kamlumbağalar (1967), Amerikan Sargısı (1967), Tırpan (1970), Köygöçüren (1973), Keklik (1975), Kara Ahmet Destanı (1977), Yayla (1977), Yüksek Fırınlar (1983), Koca Ren (1986), Yarım Ekmek (1998), Eşekli Kütüphaneci (2000) adlı romanları yanında, onlarca hikâye, şiir ve çocuk kitapları yayımlanmıştır. Kitapları çeşitli dillere çevrilmiş, Türkiye'de ve çevrildiği ülkelerde birçok ödül almıştır.

e-posta: bariscanogul@gmail.com

ELMAPINARI'NDA FAKİR BAYKURT'UN EĞİTMEN RIZASI'NIN E

17/9/2008 · Kategori: Gezi

ELMAPINARI'NDA FAKİR BAYKURT'UN EĞİTMEN RIZASI'NIN EVİNDE / GEZİ

Ali ŞAHİN
______________________________________________

(Fakir Baykurt'un, Kaplumbağalar Romanının Kahramanlarından)

"Tozak köyü şu koca yeryüzünde, kıyıda köşede kalmış bin yamalı bir yoksul yorganı, alabildiğine kurak, bakımsız, unutulmuş. Ahalisi desen günümüz köylüsü: Hâlâ devletten medet uman, 'Hökümetimiz en iyisini bilir' diyen, cahil, kaba saba ama bir o kadar çalışkan, sahici ve vicdanlı. Köyün Eğitmen Rıza'sı, Muhtar Battal'ı ve akıllı delisi Kır Abbas'ı gün olur akıl yürütür, el ele verir, köylüyü de peşine takıp bir bağ kurar, hem de taşlı bir tarlada, bin bir emekle, özveriyle ve gece gündüz çalışarak. Tam ağızları üzümlerle tatlandı, yürekleri umutla doldu derken, hiç ummadıkları bir anda hükümetin tokadını yerler... ama ne tokat! Bir anda, bürokrasinin çarkında bir çapak olup çıkarlar. Hak hukuk ararlar aramasına ama neyin hakkı, neyin hukuku?" (*)

"Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikâyesini anlatıyor." Diye tanıtılmış arka kapak yazısında kitap.

Aklıma koydum bu kez.. Tozak kırını, eğitmen Rıza'nın oğlunu ve mezarını görüp O mekânı havasını teneffüs edeceğim iyice. Kastamonu'da kısa dönem şube müdürlüğüm sırasında ilk Müfettiş Emin Arık getirip tanıştırmıştı Yalçın Dikenoğlu'nu...

"Bak Ali Şahin," diyerek, "sen Fakir'in Kaplumbağalarını okumuş muydun, gerçi senin gibi kitapkoliğe bu soruyu sormak abes ama... Oradaki Eğitmen Rıza'nın oğlu Yalçın." O da bizim gibi kısa dönem vaatleri üzerine mesleğe emeklilikten sonra yeniden dönmüştü. Çankırı'ya Elmapınarı'ndan pulluk demiri yaptırmaya gelmesi onu yeniden mesleğe döndürmüş, Kastamonulara kadar gelmiş, ancak mesleğe döndürmeyi başaran Çankırı DSP yerel yöneticileri, onu bir türlü vaatlerini yerine getirip Çankırı İl Milli Eğitim Müdürü yapamamış ya da yapmaya yanaşmamışlardı nedense.

98'in ilk yarısında çok hoş bir dostluğumuz oldu, nerdeyse ayrılmaz ikiz kardeşler gibi. Ben de ara sara Kastamonu Öğretmen evinde kalırdım, kimi zaman bir yemek arkası içilen iki iki ölçü rakının mahmurluğunda, kimi zaman ayık, oturur sohbetler ederdik... Kimi zaman bu işin olacağına inanır yanında bizi de götürürdü Çankırı'ya... Güzel fıkralar bilir, çok da güzel anlatırdı... Yakışırdı ağzına. O kadar fıkra dinledim kendisinde ama herhangi bir fıkrayı ikinci kez dinlemek nasip olmadı, unutmazdı onu, aynı kişiye aynı fıkrayı ikinci kez anlatmazdı. Bir toplulukta dinlemeyenler olduğunda bili o grupta birine anlatmışsa falancaya anlattım, o biliyor o anlatsın derdi. Kimi zaman da Müfettişler odasında oturmayı fazla sevmediğinden doğru bizim yanımıza damlardı fırsat bulursa. Hatta takılırlarmış arkadaşları Yalçın Bey'e İki Alilerin yanında bir oda vermişler, diye. Yukarıya çıktığında nasıl olsa en azından iki Ali'nin birini bulurdu orda.

Birinde bir kurumun misafirhanesine yemeğe gitmiştik. Yanımızdakilerden birinin arkadaşı geldi haber alınca, buyur ettik. O kurumda bir şube müdürüydü sanırım. Yedik içtik, uzunca bir zaman; sohbetler, sohbetleri; fıkralar fıkraları kovaladı, vakti kerahet geldiğinde adamcağız bizim hesabı ödemeye kalktı ve ne yapsak para etmedi. Vakit geç olmuştu be saatten sonra Taşköprü'ye gidilmezdi hele hele de bu kafayla yolda direksiyon kullanarak br de yek başına.. Öğretmen evine gidip sade kahveleri söylüyoruz. Bir huh dedikten sonra Yalçın Bey, Bak Ali Bey, sana bir fıkra anlatacağım, iyi dinle... der demez hemen karşı çıkıyorum: "Hiç mümkün değil, alıştın değil mi adama fıkraları anlatıp anlatıp bizim hesabı ödettin. Şimdi de kahveleri bana saracaksın değil mi?" Espriye ikimiz de aynı anda gülüyoruz, o turfanda bir fıkrasını daha anlatıyor, zamana ve zemine uyan, ona da gülüyoruz birlikte. Abi diyorum, ne işin var bir müdürlük için ta buralara kadar gelmişsin, sen bu fıkraları yazsan oturup valla poşet poşet satar!.. Yalçın Bey, meslek kıdeminde yıldan eksik kalan 6 ayını yıla tamamlayınca yerel politikacılardan umudunu kesip Ankara - Çankırı yolu 101. kilometresindeki baba ocağı Elmapınarı köyüne yerleşti. Yazları orada çiftçilik yapıp kışları Ankara'da bulunan çocuklarının yanına geçiyor. Ankara Hacettepe'deki periyodik kontrollerden birinden Kastamonu'ya dönerken buradadır umuduyla sapıyorum Tozak kırlarına doğru, yoksa da mekânı görürüz diyorum. Tren yolunu geçip kıvrılan ince yollara düşüyoruz. Sonra bir kıvrımda küçük bir çeşme. İnip elime yüzüme bir su çarpıp dudaklarımı ıslatıyorum. Eşim inmiyor arabadan, onun âdeti değildir her yerden su içmek, arabadaki su sıcak da olsa ona talim eder, bereket yeni, Baykuş boğazında mutat saç kavurmamızı yedikten sonra oradan doldurdu. Akşam beş çayını da Yalçın Bey'e saracağız, sonra geç olmadan yolumuza koyulacağız yeniden. O canım bağlar gitmiş, yerine alabildiğine bir bozkır gelmiş. Kaplumbağalar romanı geliyor gözümün önüne. Orada sabah sabah çok sevdiği yumurtayı sevmekten bir anda vazgeçen hatta nefret eden, iğrenen ilköğretim Müfettişinin arkadaşlarını şaşırtışı geliyor gözümün önüne, kaplumbağayı yaz ateşinde ters çevirip bırakan Kır Abbas...

"Anadolu köylerinin durumunu, gelişmesini, tarımsal meseleleri, köydeki sınıf ve güç ilişkilerini gerçekçi bir biçimde yansıtmaya çalışan Köy romanlarının sosyolojik önemi edebiyata oranla ağır basar; çünkü o yıllarda köy sorunlarını işlemeyi 'bizim sosyologlarımız, bizim tarihçilerimiz, bizim filozoflarımız, diğer böyle sosyal işlerle uğraşan düşünürlerimiz henüz daha yapmış değiller'ken, köy romanları bir tanıklık, bir otobiyografi tarzında yazılmış, 'icabında otuz sene içinde politikacılara, iş sahiplerine, mesuliyet sahiplerine faydalı olacak döküman durumunda'dırlar. Behice Boran'ın sözleriyle özetlersem; "Ekonomik-sosyal meselelerin bilimsel açıdan incelenmesi, tartışılmasının yasaklandığı uzun yıllarda Türk solu ifadesini sanatta bulmuş, sol fikirler en fazla sanat yoluyla toplumu etkilemiştir." Diyor A. Ömer Türkeş, Literatür Yayınevinin, Fakir Baykurt külliyatına 'Kaplumbağalar' ile başlaması nedeniyle Radikal'e yazdığı bir yazısında.. Ve ekliyor: "Bu eserler, Türk toplumunun aynaya yansıyan suretidir aynı zamanda"

(Radikal Gazetesi'nin Kitap Eki, 13.10.2006)

______________________________________________

(*) Fakir Baykurt, Kaplumbağalar, Literatür Yayınevi, 2006, 363 sayfa, 9 YTL.

** Asıl adı Tahir olan Fakir Baykurt 1929 yılında Burdur'da doğdu. 1948'de Gönen Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra köy öğretmeni olarak çalışan yazar, 1955'te Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Sivas, Hafik ve Şavşat'ta Türkçe öğretmenliği yaptı. Demokrat Parti yönetimi tarafından öğretmenlikten alınarak pasif bir göreve getirildi. 1958'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ilk romanı Yılanların Öcü nedeniyle hakkında kovuşturma açıldı. 1960 yılındaki askeri müdahalenin ardından ilköğretim müfettişliğine getirildi. 1962-63 yıllarında ABD Bloomington Indiana Üniversitesi'nde ders araçları konusunda uzmanlık eğitimi gören Baykurt, Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) ve Türkiye Öğretmenler Dernekleri Milli Federasyonu'nun (TÖDMF) genel başkanlığına seçildi. 1969 yılında Türkiye çapındaki ilk öğretmenler boykotuna katıldığı için bir kez daha açığa alındı ve 12 Mart 1971'deki askeri darbeden sonra uzun süre tutuklu kaldı.

Edebiyata şiirle adım atan Fakir Baykurt, yazın hayatını toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla yazdığı kısa öyküler ve köy notlarıyla sürdürdü. Yeditepe, Varlık, Cumhuriyet, Evrensel ve Yön gibi dergi ve gazetelerde çeşitli yazıları çıkan Baykurt, 1955'te öykülerini derlediği ilk kitabı Çilli'yi yayımladı. Bunu, köy yaşamını, köylünün arzularını, sıkıntılarını ve çelişkilerini dile getirdiği hikâye kitapları ve romanları izledi.

Yalın, şiirsel bir dil kullanan yazar, eserlerinde halka mal olmuş deyişlere ve deyimlere de sıklıkla yer vermiştir. Tırpan ile 1970 TRT ve 1971 TDK ödüllerini, Can Parası (1973) ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kara Ahmet Destanı'yla Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan yazarın Yılanların Öcü adlı yapıtı 1961'de Metin Erksan, 1985'te Şerif Gören tarafından filme çekildi.

11 Ekim 1999'da Almanya'nın Essen kentinde vefat eden Fakir Baykurt'un cenazesi, 1977'den beri yaşadığı Duisburg'da düzenlenen bir törenden sonra İstanbul'a getirilerek Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü (1958), Irazca'nın Dirliği (1961), Onuncu Köy (1961), Kamlumbağalar (1967), Amerikan Sargısı (1967), Tırpan (1970), Köygöçüren (1973), Keklik (1975), Kara Ahmet Destanı (1977), Yayla (1977), Yüksek Fırınlar (1983), Koca Ren (1986), Yarım Ekmek (1998), Eşekli Kütüphaneci (2000) adlı romanları yanında, onlarca hikâye, şiir ve çocuk kitapları yayımlanmıştır. Kitapları çeşitli dillere çevrilmiş, Türkiye'de ve çevrildiği ülkelerde birçok ödül almıştır.

e-posta: bariscanogul@gmail.com

GİDE GİDE CİDE 2005 / GEZİ

17/9/2008 · Kategori: Gezi

GİDE GİDE CİDE 2005 / GEZİ

Ali ŞAHİN
______________________________________________

Şair Rıfat Ilgaz'ın: "Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mesçitin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları..." dediği kasabada, Cide'deyiz. "Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü" diye kendini tanıtan "mimli şair ve ünlü yazarımız" Koca Çınar Rıfat Ilgaz ölümünün 12. yılında, memleketi olan Kastamonu'nun Cide ilçesinde 8-9-10 Temmuz tarihlerinde düzenlenen ''10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali'' nde anıldı.

"Cide, eski adı Agillius. Kraliçe Amastrist'in ölümünden sonra Kaytros, Sesamos ve Cramna şehirleri bilinmez bir nedenle 'yer ile yeksan 'ediliyor. Bu kentlerin köleleri kaçıp kurtuluyor. Şimdiki Cide düzlüğüne yerleşip Agillius'u kuruyorlar. ( MÖ 3. yy. ) Cide halkının çoğunluğu dışarda, ekmek parası peşinde. Cide, aynı zamanda Rıfat Ilgaz'ın da kasabası. Ölümünden önce gelip, doğduğu bu kasabaya yerleşti. Bir süre de burada yaşadı. Romanlar yazdı Cide ve Cideliler üzerine. Şimdi doğduğu ev yıkılmak üzere , umarız yıkılıp yokolmadan birileri sahip çıkar da unutturmazlar tarihlerini. Cide kocaman bir sahil şeridiyle başlıyor. Ilgaz ,Uzunkum koymuş adını. Cide 'sarıyazma'sını da ondan öğrendi Türkiye. Sarıyazma almak isterseniz limandan epey içerdeki şehir merkezinde bulabilirsiniz. Korunaklı bir limanı var. Karadeniz'de çok az yerde bulunan düzlük arazi üzerine kurulmuş şehir." (http://www.geziturkiye.com) "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim." der Rıfat Ilgaz da Sarıyazma adlı romanında...

Sarıyazma Festivali, 8 temmuz cuma günü saat 16.00'da Cideli çocukların başlarına bağladıkları sarıyazmalar ile Ilgaz'ın doğduğu tarihi evin önünden Belediye Meydanı'na kadar "Festival Yürüyüşü" ile başladı. Anıta Çelenk koymadan sonra İlk konuşmayı Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adına Ilgaz'ın ; "Her saltanatın bir sonu var oğlum,/ Buna musalla taşları şahit!// Son sözümü henüz söylemeden/ İşte geldim, gidiyorum,/ Altımda bir kuru tabut!// Tacım, tahtım sana emanet!"
diyerek "tacını. tahtını emanet ettiği" oğlu, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz yaparak babasının doğduğu evin müze yapılabilmesi için tüm Cidelileri katkıda bulunmaya çağırdı. Cide halkının ve kendisinin en önemli isteklerinin Rıfat Ilgaz'ın doğduğu ve bir süre önce Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan tarihi evin restore edilmesi olduğunu dile getirerek, "Her bir Cideli bunun için bir tek çivi getirse, bu iş gelecek festivale kadar tamamlanmış olur. Babamın doğduğu evin bir an önce müze ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasını istiyoruz. Umarım gelecek yıl düzenlenecek festivale yetişir. Eğer gerçekleşirse babamın özel eşyalarını ve kitaplarını da müzeye bağışlayacağım." dedi. Daha sonra: Babasının memleketi Cide'ye olan sonsuz bağlılığına dikkat çekerek, ''Babam 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da hayatını kaybetti. O yazdığı son romanı olan Sarı Yazma'da, 'Bir gün öleceğim ve bir festivalle anılacağım' diyordu. Aramızdan ayrılışının ikinci yılında başladığımız festival ile bunu gerçekleştirebildik. Bu yıl onuncusu yapılan bu festival ile dilerim ki, bu şirin sahil kasabası babamın da ömrü boyunca arzuladığı gibi turizme gereken önemi verir ve hak ettiği değeri görür'' diye konuştu.

Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir ise, Rıfat Ilgaz'ın doğduğu evin müze ve kültür merkezi yapılması şartıyla yaklaşık iki hafta önce Kültür Bakanlığı'ndan devralındığını belirterek, çalışmalara en kısa zamanda başlanacağının gelecek yıl düzenlenecek festivale tarihi evin müze ve kültür merkezi olarak hazır hale getirileceğinin müjdesini verdi. "Ömrünü Cide'nin tanıtımına ve Cidelilerin aydınlanmasına adayan bu değerli hemşerimize olan borcumuzu ödemek istiyoruz. O güzel insan sayesinde kasabamız dünya tarafından tanındı'' dedi. Başkan Demir, konuşmasını Ilgaz'ın Cide için yazdığı bir şiirinden alıntı yaparak, ''Anan ne iyi etmiş de seni burda doğurmuş Rıfat Hoca'' sözleriyle tamamladı. Demir'in konuşmasından sonra Sarıyazma Folklor Ekibi'nin Yöresel oyunlar gösterisi yapıldı. CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım' ın da katıldığı törenin ardından Saat 20.30'da Belediye Sahil Düğün Salonu'nda Recai Yılmaz'ın sunduğu "Cide Fotoğrafları Gösterisi"; 21.00'de aynı salonda "Ruhi Su Dostlar Korosu"nun beğeniyle izlenen konseri ile devam etti festival.

9 temmuz Cumartesi günü saat 11.00'de HEM salonunda Çocukların da katılımıyla "Öykü Oluşturma" (Yaratıcı Drama Teknikleri) programı vardı. Nilay YILMAZ yönetiminde, Rıfat Ilgaz'ın "Bacaksız Kamyon Sürücüsü" adlı çocuk romanı canlandırıldı. Çocukların oldukça eğlenceli zamanlar geçirdiği etkinliği aileleri de ilgiyle izlediler. Etkinlik sonrası çocuklara Rıfat Ilgaz'ın çocuk romanları armağan edildi. 13.30'da "Ses Yarışması"; (Esnaflar ve Sanatkarlar Odası) ve "Bisiklet Yarışması"; (Rıza Gürsoy); 16.30'da ise Belediye Sahil Düğün Salonunda yapılması planlanan konferansa Cumhuriyet başyazarı Mustafa BALBAY gel(e)meyince konuklar "Avrupa Birliği" konusunda "o anda orada bulunan" romancı Burhan GÜNEL ve AKP Kastamonu Milletvekili Musa SIVACIOĞLU'nu izlemek durumunda kaldılar... Aynı salonda yapılması planlanan saat 18.00'deki "Rıfat Ilgazlı Yıllar" paneli de gecikmeli olarak 18.30'da başladı. Konuşmacılardan Rıfat Ilgaz'ın yakın arkadaşı Erol Şadi Erdinç " Rıfat Ilgaz önce hocamız, sonra dostumuz oldu. Yeni Gazete'de Şükran Kurdakul, Nihat Tunalı ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çalıştık. Mizah burjuvazinin küçük insana gülüşüdür. Rıfat Ilgaz'ın mizahında ise küçük insan burjuvaziye güler. Rıfat Ilgaz'ın mizahı evrenseldir." dedi. Ilgaz'ın yakın dostlarından Mehmet Saydur ise Rıfat Ilgaz ile tanışmalarını, Hababam Sınıfı'nda Kel Mahmut olarak yer alan Nihat Dicle ile Rıfat Ilgaz'ı bir araya getirişini anlattı. Ali NAZLI da Ilgaz'ın edebiyatımızdaki yeri ve şiirindeki mizah üzerine konuştu: Nazım Hikmet'in "Türk Köylüsü" , R. Ilgaz'ın "Alişim" , "İşte Böyle Azizim" , ve "Öğünsek mi?" şiirleriyle konuşmasını renklendiren Ali Nazlı, Rıfat Ilgaz Şiirini şöyle değerlendirdi: "O'nu diğer ozanlardan ayıran mizah öğesidir. Bu öğelerle şiirine kattığı tattır, bu tat ile toplumcu-gerçekçi çizgide ilerlerken izleyici değil, kendine özgü bir çığır açmış olur ki, bu "Ilgaz Şiiri"dir. Şiirde kullandığı mizah bir başka temel taştır ki, bugüne değin kullanma cesaretini başka ozanlar gösterememiştir. Bunları kullanan ozanlar ya Nasrettin Hoca fıkralarında ya da fabllarda kullanmışlardır. Divan edebiyatı "Harname"si bir örnek gibi görünse de toplumsal değildir: Hepinizin bildiği "Bir eşek var idi zaif-i nizar/ Yük elinden kat'i şikeste vü zar..." diye başlar. Halk edebiyatında buna benzer taşlamalar, incelikle toplumcu gerçekçiliğin ötesindedir: "Manda yuva yapmış söğüt dalına/ Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?" cinsinden ya da "Aslı yok yaylasındaki koyunlar"ı anlatır.

"Merhamet" şiirini hepiniz bilirsiniz. "Merhamet" şiirindeki şu dizelere bir daha bakalım: "Rızkımızdan para çaldılar, /Hoş gördük/ Gün oldu/ Nar gibi kızarmış ekmekleri/ Bekleyen tezgahtarı bile kıskandık/ Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..."

Burada anlatılan mizahın inceliği, aymazlıklarımızın üstüne bir bir kova su gibi dökülür sanki. Bizi çileden çıkaracak keskinlikte değildir; isyanımız göğe yükselmez de dudaklarımızda bir tebessümle, başımızla onaylatıp doğru dedirten cinstendir. Rıfat Ilgaz, insanı çaresiz, sübabı kapatılmış buhar kazanı gibi patlatmak için zora koşmaz, zıtlıkları mizah sosu ile pişirip önümüze sürüşü tadı doyumsuzdur. "Rızkımızdan para kazandılar, hoş gördük..." Burada kullanılan karşıtlık- çelişki- toplumun aynasıdır. Bugün aynı "rızık" elimizden alınıyor, sesimiz çıkmıyor; kim bunun tersini söyleyebilir? Kim boş konuşup laf ola, beri gele cinsinden öldürdüğümüz zamanların da yaşamımızdan ne kadarını aldığını bilebilir? "Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..." Boşa giden zamanları, disipline edilemeyen yaşamları bundan daha güzel karikatürize edebilir mi? Burada size bir de Abdülbaki Gölpınarlı'nın bir eleştirisini okumak istiyorum.: "Halkın diliyle konuşan, halkın nüktelerini duyuran, bize her şiirinde en acı şeylere karşı bile dudaklarında derin ve manalı gülümsemeyle görünen Rıfat Ilgaz'dan çok şeyler bekliyoruz." demektedir. Beklentiler boşa çıkmayacak, fazlasıyla ürün verecektir.

Şiirdeki tadın gülümseme öğesiyle geldiğini ama bunun acı gülümseme olduğunun altını çizer. Belki Rıfat Ilgaz sanatının temeli bu gülümsemeyle ilgili. Belki değil mutlaka gülümsemeyle ilgili... Bu sanatın, bu şiir anlayışının kristalize edilmiş özsuyu sanatına değişik çeşniyi veren öğe içine katılan mizahtan geliyor. "İşte Böyle Azizim" şiirine bir bakalım, çünkü burada kendisi anlatılmaktadır: "Seninle sanatoryumda tanışmıştık/ O günler bir türlü unutulmuyor/ Ne tatlı sigara içerdik/ Biliyor musun hemşirelerden saklı./ Sonra bir yolculuktan bahseder gibi/ Uzun uzun ölümden konuşurduk./ Gelmediği için ödeneğin/ O günlerde az kaldı taburcu edeceklerdi seni./ Sonra da para bulmuştun yatmaya,/ Lakin zaman bulamadın/ Bir gün çıkarsın diye adresini almıştım./ Hani vaktinde gitmedin değil/ Kötüleşti dünyanın hali,/ En güzeli işin peşinde/ Çoluk çocuk bırakmadın/ Kış geliyor karakış,/ Ne soba var, ne bir dirhem odun./ İşleri sorsan eskisinden sıkı./ Ve aldığımız para malum/ Yaşamak zor azizim,/ Sağ olsaydın eğer,/ Nasıl bulacaktın her gün/ Sütü, taze yumurtayı, pirzolayı?/ Çok şükür bunlara kalmadı ihtiyacın./ Biz hala öğrenemedik senin kadar/ Etsiz, ekmeksiz ,parasız,pulsuz yaşamayı."

Ölen dostu ile yapılan yarenlikte yaptıkları, konuştukları, "Sonra bir yolculuktan bahseder gibi uzun uzun ölümden konuşurduk" Ölümle yolculuk arasında bir ilinti olduğu gerçeğinden yola çıkar ozan. Uzun uzun ölümden konuşma bir kabulleniş gibi görünmektedir. Her iki dizedeki ölümle yolculuğun bu denli içli dışlı oluşuna ozan kahırla bakmıyor. Uzun uzun ikilemiyle mizahi bir boyut katıyor. Ancak yola çıkacak bir yolcu,bir dost için söylenebilecek kabilden sözlere benziyor bu benzetişin ortaya koyduğu tatlı gülümseme. İçimizi burkarak anlatır Ilgaz. Evlenmeyişin, çoluk çocuğun olmayışı için "en güzeli işin" diyerek onlar kış gereksinmelerini nasıl temin ederlerdi? Diye alaylı bir bakışı vardır. "Parasız pulsuz yaşamayı biz hala öğrenemedik" mizahi çok hoş bir deyişle, yani azizim diyor, yukardaki gereksinmeleri de göğüslemek pek kolay değil, tıpkı bir dostla sohbet eder gibi. Bu sanat yalın, toplumsal gerçekçiliğin buruk mizah tadıyla bizi uyandıran, kendimize getiren Ilgaz sanatıdır. Bitirdiğimiz her şiirden sonra kendimizi ıssız denizlerde çaresiz, kör kuyularda yalnız, çıkmaz sokaklarda kılavuzsuz hissetmeyiz, aksine içimizdeki umut mum ışığıyla doymuş olarak tekrar tekrar okumak isteriz. Karadeniz insanının kendisiyle dalga geçen yaratıcı mizah kendiri Rıfat Ilgazın yapıtlarında boy atıp beğenimize sunulmuştur. Bu, Cide yöresinin sarı yazma kültürüyle yoğrulmuş, doruk noktalara ulaşmış özgün bir sanattır. Mizah soslu, toplumsal gerçekçi, yalın anlatımlı, herkesimin anlayacağı bir sanat, Rıfat Ilgaz sanatı. Sizi, O'nun en beğendiğim bir şiiriyle sözlerimi bitirerek selamlamak istiyorum:

"ÖĞÜNSEK Mİ?/ Kerem de girdi sıraya/ Boğaziçi'nde bir lisede yatılı.../ Otuz yıl önce/ Yatıp kalkma zorluğundan/ Bu okulda okumuştu/ Torunumun babası da// Biz hep böyle torun torba/ HABABAM SINIF'larında yetiştik/ Biraz başarı, biraz beceri,/ Kitabıma el basarım ki, doğru!// Gördükçe boy boy geriden gelenleri/ Seviniyoruz tükenmediğimize,/ Biraz da öğünüyoruz!// Geriden gelmeleri güzel de,/ İçime bir kuşku düşüyor ne de olsa,/ Böyle bizim gibi, diyorum,/ Bizim gibi onlar da,/ Ya bir gün göçüp giderlerse,/ Böyle gözleri açık/ Bizim gibi..."

20.30'da Cide Stadı'ndaki havai fişek gösterileri eşliğinde Songül KARLI ve Barış AKARSU konseri ile 2. gün programı sona erdi. Barış Akarsu, sahneden ayrılırken bir de söz verdi: "Merhum Rıfat hocamızın yaşadığı evi gördüm, çok üzüldüm. Restorasyonun yapılacağını söylediler. Restorasyon sırasında benim de bir katkım olacaksa, seve seve elimden geleni yapmaya hazırım" dedi. Festival 10 temmuz pazar günü saat 11.00 Recai YILMAZ rehberliğinde yapılan "Cide ve Çevreyi Tanıma Gezileri" ile kapandı.

12 yıldır olduğu gibi yine Rıfat Ilgazın evi gündemdeki yerini koruyordu, artık beklemeye ye tahammülü yok pek ; göçmek üzere... Vaatler dönemini bitirip icraata geçmeli ilgililer, etkili ve yetkililer... Yöresel yanı yanında ölüm yıldönümünde usta şairin anılıp yaşatıldığı bir festival konumunda Cide Rıfat Ilgaz... Festivali. Yemyeşil dağlar arasında deniz, kum, güneş, yeşille-mavinin cümbüşünü arayanlar Rıfaz Ilgaz "soslu" Sarı Yazma diyarına buyursun; O'nlar her yıl Temmuz başı Ora'dalar...

ABANA VE ÇATALZEYTİN'DE FESTİVAL 2005 / GEZİ

17/9/2008 · Kategori: Gezi

ABANA VE ÇATALZEYTİN'DE FESTİVAL 2005 / GEZİ

ALİ ŞAHİN
______________________________________________

22 Temmuz/ 03 Ağustos 2005 Sahillerde Şenlikler Birbirini Kovalıyor

"Deniz havasıyla orman havası harman olmuş/ Nikah kıymış yeşille mavi, Çatalzeytin doğmuş" diyor Tahsin ŞENTÜRK bu küçük sahil ilçesi için. İster Sinop- Ayancık- Türkeli istikametinde, ister Kastamonu istikametinden girin ilçeye sizi gazinolar karşılıyor sağ yanında caddenin.... Taşköprü'den bir kez daha yola çıkıyoruz. Bu yıl leyleği havada gördük. Cide festivalinden sonra bu kez de Kastamonu'nun Karadeniz sahillerinin en doğusuna Çatalzeytin'e gideceğiz. 15-17 Temmuzda "33. Bozkurt Yakaören (İlişi) Kültür ve Deniz Şenlikleri'nde Lerzan MUTLU ile coşan Karadeniz sahilleri bu kez, 29'ncusu gerçekleştirilecek olan Çatalzeytin Ginolu Gümüş Balık Festivali'yle şenleniyor. 22 Temmuz Cuma günü saat 14.30'da Atatürk Anıtına çelenk koyma ile başlıyor. Bugün ilçede Pazar da kuruluyor, sabahtan çıkıyoruz yola... Kastamonu'ya girmeden İnebolu yoluna dönüyoruz, Gelin Dağı'nda yapıyoruz sabah kahvaltımızı. Çatalzeytin'e 10 kilometre kala yolun hemen sağında bir anıt ve onu çevreleyen yapı topluluğu ile karşılaşınca şaşırıyor, inip inceliyoruz. Güneş ışınları tersten vurduğu için fotoğraf almayı dönüşe bırakıyoruz.
5 gün sürecek festival 26 Temmuz Salı günü sona erecek. Festival çerçevesinde ilk gece havai fişek eşliğinde Abidin, Firdevs, Eser ve Tuğba Özerk konseri ile açılıyor festival, İkinci günü saat 10.00'da işadamlarıyla toplantıdan sonra Ginolu'da yüzme yarışmaları, Ginolu koylarına gezi, futbol turnuvaları ile devam eden festivale gece yine konser damgasını vuruyor saat 21.00'den itibaren ünlü pop star Gökhan Özen konserini izliyoruz. Çatalzeytin Gümüş Balık Festivali programı içinde yer alan "Koru Yaylası" Gezi ve Şenlikleri Pazar günü yapılıyor. Kastamonu Çatalzeytin'liler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Yusuf Öz yaptığı açıklamasında, "düzenlemiş olduğumuz program çerçevesinde yapılacak olan Koru Yaylası etkinliklerimize tüm hemşerilerimizi, dernek üyelerimizi ve konuklarımızı gezi ve şenliklerimize davet ediyoruz" diyor. Geziye ve Şenlik etkinliklerine katılmak isteyen vatandaşlar, Çatalzeytin Salı pazarı mevkii, Çatalzeytinliler lokali önünde gelen konuklarla birlikte 24 Temmuz Pazar günü saat 08.00'da Koru yaylasına hareket ediyorlar, bizse denizin tadını çıkarmaya Ginolu'ya yollanıyoruz. Akşam saat 21.00'de Akif OKTAY yönetiminde Recep BİLGİNER'in "Parkta Bir Sonbahar Günüydü" tiyatro oyununu izliyoruz. Pazartesi gününün çeşitli etkinliklerinden sonra gece ise Hasan Yılmaz ve Recep Bal konserleri ile bir müzik şöleni yaşıyor sahil sakinleri gurbetten ve komşu ilçelerden gelenler... Salı günü Festival değerlendirme toplantısı, çeşitli yarışmaların ardından saat 21.00'de Akif OKTAY,Tahsin ŞENTÜRK, Harun ÜNLÜ, Ozan OZANOĞLU ve Esat KAPLAN'ın katıldığı bir "Şiir Dinletisi" ile kapanıyor festival...

Festival bitiyor Çatalzeytin'de ama sakin kasabada güneş, kum ve deniz keyfi sürüyor... Kasabanın sakinliğiyle denizin öfkesi bir tezat oluştursa da zaman zaman... 2 günlük tatil keyfinin ardından bu kez bir başka sahil kasabası festivali başlıyor: Behçet Kemal ÇAĞLAR'ın, "Hiç yüz vermez geriye kötüye yabana,/ Başı dik alnı açık Atatürkçü Abana./ Mavi suyla,yeşil dağ arasında mutlu hür, / Abana yürekten bağlı büyük Atatürk sana. ..." dediği Abana'dayız. Cuma günü başlıyor 21. Abana Kültür Sanat ve Deniz Şenlikleri ... Şenlikler nedeniyle ilçede izdiham ve konaklama sorunu yaşanacağını düşünerek gündüzleri Ginolu'da denize girip akşamları izlemeye çalışıyoruz festivali... "Abana festivaline katılmak üzere ilçeye geleceği, geceyi Abana'da geçireceği duyurulan BAYKAL'ın" ve eski turizm bakanı Abdülkadir Ateş'in katılmadığı festivalde CHP'li Belediye başkanı Şevket YAZKAN'ın partili konukları arasında Kastamonu CHP Milletvekili Mehmet YILDIRIM, CHP Sinop Milletvekili Engin ALTAY vardı. Şenlik'te düzenlenen konserler, Abana'ya yoğun bir izleyici topluluğunun akınına yol açtı. Şenliğin birinci gününde Volkan KONAK, ikinci gününde Grup Gece Yolcuları ve Niran ÜNSAL Abana'da söyledikleri birbirinden güzel şarkılarla izleyenleri büyülemeyi başardı. Volkan KONAK yakın arkadaşı Kazım KOYUNCU'nun anısına söylediği "Dido" eserini okurken gençler KONAK'a eşlik etti. Zaman zaman şarkı aralarında Abanalılarla sohbet eden Volkan KONAK, Abana'yı çok sevdiğini ve bir sonraki şenliklerde de gelmek istediğini söyledi. Bol bol Plaket dağıtan Belediye Başkanı Şevket YAZKAN sanatçı Volkan KONAK'a da konser sonunda bir plaket verdi.

Şenliğin ikinci gününde ise son günlerin en çok dinlenen müzik grubu Grup Gece Yolcuları konser alanındaki binlerce kişiyi coşturdu. "Unut Beni" parçasıyla başlayan konserde son çıkan albümlerinin sevilen parçalarını seslendirdi. Yaklaşık iki saat sahne alan gruptan sonra Sanatçı Niran ÜNSAL sahne aldı. Konserinde binlerce kişiyi coşturan Niran ÜNSAL gecenin geç vakitlerine kadar birbirinden güzel şarkılarla geceye katılanlara unutulmaz bir şenlik yaşattı. Konseri bazı vatandaşlar sahilde oturarak dinlemeyi tercih etti. Sanatçılara Abana Belediye Başkanı Şevket YAZKAN şenlik anısına birer plaket verdi. Gecenin sonunda gülme yarışması yapıldı. Şenlikte konserlerin geç başlamasına gençlerin tepki göstermeleri gözlerden kaçmadı. Yetkililer bu konuda bir açıklama yapma gereği duydular, festival alanının Cami ile bitişik olması nedeniyle yatsı namazından önce konserleri başlatamadıklarını belirttiler.

Abana Kaymakamlığının düzenlediği en fazla kitap okuma yarışmasında dereceye girenlere şenliğin birinci gününde konser öncesi ödül töreni yapıldı. Gecede bir konuşma yapan Kaymakam Gökhan AZCAN, kitap okumanın öneminden bahsederek, kampanyaya verilen destekten dolayı tüm Abanalılara teşekkür etti. En fazla kitap okuyan öğrencilere KATSO'nun tarafından hediye edilen bilgisayar verildi.

Abana Belediyesi tarafından düzenlenen şenliklerin ikinci gününde tavla satranç turnuvaları, Liman etkinlikleri, uçurtma şenliği, masa tenisi, plaj voleybolu, basketbol karşılaşmaları yapıldı. Avrupa Birliği ve Turizm konulu panel düzenlendi.

Panelde Gazeteci Yazar Nazım ALPMAN, Fuat KOZLULU, Gürkan AKÇEER konuşma yaptı. Gazeteci Nazım ALPMAN'a Abana Belediyesi'nin hemşerilik beraatı konser öncesi verildi. Şenlik gecenin sonunda yapılan havai fişek gösterileri ile sona erdi.Biz de konakladığımız Çatalzeytin'e doğru yola çıktık geç saatlerde... Son gün ise Abanalılar Soner Olgun konseri ile coştu... Güzel bir festival de coşkulu bir şekilde sona erdi, başkanın Soner olgun'a verdiği plaket ve havai fişek gösterileriyle...
Sessiz sakin bir tatil sonu Abana üzerinden Kastamonu'ya oradan tekrar tilkinin hesap kürkçü dükkanımıza, Taşköprü'ye döndük...