HÜZÜNLE GÜLMEKARASI

17/5/2009 · Kategori: Gunluk

HÜZÜNLE GÜLMEKARASI

 

ben yokum o adreste

gözlerine güvercin düşen bebek

sevincine kurulan pusu

vuralım kendimizi yollara

bu yol yabancı bu iklim

kuşatılmış acılar durağı

yoksun ürkek ellerin

 

senin resmin tanırım

mevsimden mevsime gezinen dostluk

şaşkın tufan artığı

yağmursuz kuruyan tohum

anlamak bana düşer

sen hala tutsak mısın

 

bilemiyorum alışkın değilim

dündü gelip geçmişti

sen vardın kapanmış kapılar

soysuz bir bulut

bir de hüzünle gülmek arası

gidip gelen uykular

 

yaşamın içinde kadınlar

acının ortasında

çiçek bozuğu düğüm

saçları kankurusu

karacaoğlan yunus ahu gözlüm

dağ yangını kıvılcım

külünde dirilen can

 

yıllandı şarap mahzende hani düğün

söz dinlemez hain efkar

gençliğim yarım kalan şenlik

sinema afişleri iki yüzlü güzellik

hangi durakta ben bendim kimbilir

tutsaktım kısıktı sesim

kahrın yüzüydüm kirlendim

görünmez kuytularda

depremsiz yıkıldı hevesim

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 52-53)

A. Şahin'in Not Defteri

17/9/2008 · Kategori: Gunluk

A. Şahin'in Not Defteri

2/17/2006 - Notlar... Değinmeler 3

Ali ŞAHİN
______________________________________________

2005-08-11 Anlatan Anlatana Ama...
Bisim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Hergün herkes birşeyler anlatır durur, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin,değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09 Bir Şairi Anmak....
Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz’ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik. Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz’ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09 Daha Ucuz, Daha Çok Baskı
Türk basını adına sevindirici bir haber; demekki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: 'Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı.' İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-07 Donlu mu, Donsuz mu?
Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)



2005-08-09 Anaların Ağlamaması İçin
15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildirideki görüşlere akl-ı selim sahibi hiçbir kimsenin katılmaması mümkün değil, sorun çok güzel saptanmış: 'Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunluklu çatışma' veya ‘kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.'
Bu her yurtsever vatandaşın ortak talebi. Umarım tez zamanda gerçekleşir de bundan sonra olsun analar ağlamaz.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

205-08-11 Şubelerde Kitap Olsa
Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Divan Edebiyatı Unutulmuş!
100 Temel Eserde gözden kaçan birşey daha var biliyor musunuz? Divan Edebiyatı... Oldu olacak onu da yerleştirseler de çocuklar kitaptan iyice yaka silkseler...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Yağmur cemi

Haydar Ergülen

(452 kişi okudu)

Yağmur iyidir, içimizi gösterir, kimseye değil elbette, kendimize. Bilinir 'içlenme sanatında usta' olanların bunu içlerine düşen uzun yağmurlarda sınadıkları, içlerine baka baka yağmur oldukları da. Biz olamadık.
Biz, içlenme sanatından geçtim, yağmurun da acemisi olduğumuz için sabır gösteremeyiz, yağmurun halince gelmesini, meşrebince yağmasını bekleyemeyiz, tıpkı gözyaşlarımızın peşinden koştuğumuz gibi yağmurun da peşinden koşarız. Üstelik acelemizin yağmura da, gözyaşlarına da, Edip Cansever'in 'Kirli Ağustos'una da saygısızlık olduğunu unutarak. Acemiliğimizi Turgut Uyar bağışlamıştı, acelemizi de Edip Cansever bağışlasın diyerek...
Vardık Karaburun'a. İzmir'den sonra iki saat kıyıları dolaşarak giden minibüste ise kendimizi Cemal Süreya'nın 'Göçebe'si gibi hissettik: "Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim". Yağmur bizden evvel gelmiş Karaburun'a, yani acelemiz ve acemiliğimiz bizi geçmiş, iyidir dedik, nasılsa şiiri ezberimizdeydi. Nâzım Hikmet'in 'Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki 'Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş/Aydın elinde Karaburunda' dizelerini 'vardık ki yağmur huruç eylemiş' diye okusak, koca şairimiz de bize gülümserdi herhalde.
Meğer yağmurun önümüze düşmesi sebepsiz değilmiş, bizi bir 'yağmur cemi'nde dostlarla buluşturmak içinmiş, bir kere daha şükrettik yağan, toplayan, buluşturan yağmura. Demek ki Şeyhim Bedreddin ve yoldaşları Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal "yağmur aranıza değil, gönlünüze düşsün" diyerek çağırmışlar bizi Karaburun'a, eyvallah şeyhim eyvallah! Serez çarşısında asılan Şeyhim Bedreddin için "çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine" dendiği gibi olacakmış meğer. Herkes tamam olunca herkesin içine bakması bitince, sıra birbirimize bakmaya, yağmurda cem olmaya geldi: Roll, Express, Karaf, Cumhuriyet ve Birgün'den dostlarımızı gördük. Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa'yı ODTÜ'den hatırladık, 'şoför'ümüzse ODTÜ İnşaat'tan Nevzat Özyeğin'di. Sevindik, Börklüce'nin ruhu hâlâ Karaburun'daydı,burada herkes bir işin ucundan tutuyordu. Baba Zula ile Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'na bu defa da yetişemedik, onları bekleyen bir başka yağmurdan teselli umduk. Alpaslan Işıklı, Bilge Umar hocalar ve Cahit Işık arkadaşımla Bedreddin ve yoldaşlarından konuştuk. Nâzım Hikmet ve Hilmi Yavuz'dan şiirler okudum, Dr. Hasan Aktaş'ın Yort Savul Yayınları'ndan çıkan 'Yeni Türk Şiirinde Şeyh Bedreddin Arkeolojisi ve Doktrini' kitabından hayli yararlandığım bir konuşma yaptım. Akşam Kırıka topluluğundan zeybekler ve kasap havaları dinledik, Karaburunlu kadınlar çok güzel oynadılar. Ambar Seki Köyü'nde bir taş evdeki Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi'ni ziyaret ettik gece yarısı, hocaları Şıh Ali ütopyalarını anlattı, oyunlarını kendileri yazıyorlardı tıpkı ekmeklerini de kendilerinin yaptığı gibi.
...Güzeldi. Karaburun'u fazla göremedik, gezemedik ama güzeldi. Hem nasıl güzel olmasın? Etkinlikler Dostlar Çay Bahçesi'nde yapılıyordu, şu uzun yağmurun adı Dostluk Yağmuru'ydu, Bedreddin dostlarının katılımıyla bir yağmur cemi kurulmuştu. Okuldan tanışımız, belediye başkanı Serdar Yasa'ya, bu ceme rehberlik eden dostumuz Gökhan Akçura'ya ve tüm dostlara, Tan Morgül'ün Birgün'deki yazısının başlığından, 'Karaburun'da bulduk biz bu demi', aldığımız ilhamla 'Karaburun'da kurduk biz bu cemi' diyerek muhabbetlerimizi gönderiyor, 2. Karaburun Şenliği'ni daha da güzelleştirip zenginleştiren yağmura da teşekkür etmeyi unutmadan, Nâzım Hikmet'in dizeleriyle hasretimizi bir kere daha paylaşıyoruz: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/hep beraber sulardan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/ hep beraber sürebilmek toprağı/ballı incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber/diyebilmek için."

2005-08-10 Ne Yağmur... Ne Şiirler...
Yağmur... Ne güzeldir yağmur şiirleri. Ataol Behramoğlu'nun Ne Yağmur... Ne Şiirler... i,hele biri var ki her yağmurda içim ürperir:Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Aydınlık

Türker Alkan

Radyo dinlerken bazen işitirsiniz. Sunucu sorar: "Efendim, ne iş yapıyorsunuz?"
Cevap: "Ben şairim!"
"Adınız?"
Hiç duyulmadık bir addır. Ama madem ki şairliği kendisine uygun görmüş, neden olmasın?
Şimdiye kadar 'filozofum' veya 'düşünürüm' diyeni görmedim hiç, ama bir gün onlarla da karşılaşırsak hiç şaşmayın. Gerçi bazen gazetede çıkan makale, yorum yazılarında 'kerameti kendisinden menkul' unvanlar çıkıyor, 'siyaset uzmanı' filan gibi.
Bir de 'aydın' olmak gibi bir nitelikten söz eder olduk. Aydın kimdir, aydın olmayandan farkı nedir, nasıl tanımlanır, betimlenir, çok çetrefilli konular bunlar. Aydın olarak tanımlanıp sınıflandırılmak yeteri kadar netameli bir şey. Bu yetmiyormuş gibi bir insanın kendisini 'aydın' sınıfına koymasını anlamak daha da zor gözüküyor. Ama kamuoyunda 'aydın' olarak sunulan kişilerin çoğu kendi kendine 'aydın' demekte pek istekli davranmıyorlar zaten
12 Eylül döneminde ünlü bir 'Aydınlar Bildirisi' yayımlanmıştı. Dönemin güçlü adamı Kenan Evren bildiriye sert bir karşılık verdi: "Abdülhamit de aydındı. Ben ne yapayım sizin gibi aydını!" Rahmetli Aziz Nesin altta kalmadı: "Sen bize bir şeyler yapasın diye aydın olmadık," diyerek taşı gediğine koydu.
Şimdi 'aydınlar' gene hareketlendi. Bildiri yayımlıyorlar, Başbakan'ı ziyaret ediyorlar, 'Kürt aydını' 'Türk aydını' olarak ayrışıyorlar.
Bizde 'aydın'lar oldukça ciddiye alınıyor, ama her ülkede aynı ölçüde ciddiye alınmazlar. Örneğin Amerika'da aydınların bildiri yayımlamak, siyasetçileri yönlendirmek gibi işlere kalkıştığını pek göremeyiz. (Hatta 'aydın'ı hakaret anlamında kullananlar bile vardır.) Ama Fransa, Rusya gibi 'ideolojik çekişmenin' hâlâ etkili olduğu yerlerde aydınların söyleyecek sözü vardır ve kendilerine dinleyecek kulak bulmakta pek zorluk çekmezler.
Fakat, 'aydın' niteliğiyle siyasal yaşamda etkili olmaya kalkanların bazı konuları açıklığa kavuşturması gerekmez mi? 'Ben aydınım, sözlerimde hikmet vardır, ben düşünürüm, bilirim, öneririm, kitleler ve politikacılar bana kulak vermelidir' diye ortaya çıkan kişi 'seçkinci', kitleleri (halkı) küçümseyen bir tavır takınmış olmaz mı?
En azından böyle algılanma riskini taşımaz mı?
Bu riske rağmen 'aydın' olarak tanımlanan 'kısmen sınıfsız katmanın' siyasal yaşamımızda küçümsenemeyecek bir rol oynadığını, bundan sonra da azalan bir oranda da olsa bu rolü sürdüreceğini kabul etmek gerekir.
Ama aydınların üstlendikleri rol ne olursa olsun, seçime dayanan siyasette halk desteği sağlamakta hiç de başarılı olamadıklarını söylemeliyiz.
Genellikle aydınların destekledikleri partiler (sol veya liberal-sol partiler) seçimlerde kötü sonuç alıyor. Buna rağmen, aydınların geliştirdikleri önerilerin kitleler ve politikacılar tarafından uzun dönemde benimsenebildiğini ve uygulama alanı bulabildiğini görüyoruz.
Aydınlar, genellikle büyük değişim ve belirsizlik dönemlerinde etkili olur. Son zamanlarda Türkiye'de üstlenmeye çalıştıkları etkinliği, geliştirmeye çalıştıkları vizyonu küçümsememek lazım.

2005-08-10 Aydın mısın?
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol.

Rıfat ILGAZ

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Ya da
Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-07-25 Oturup Şiir Yazsa...
1919-1922 arasında sürdürülen haklı ve onurlu savaşa karşı direnen, bu işten vazgeçsinler diye Anadolu'ya adamlar gönderen, idam fermanları yayımlayan, var olan durumun, işgalin sürmesini isteyen, haklı bir savaşı sürdürenlere karşı çıkan tarafa 'Onurlu bir mücadelede bulundu' bu büyük bir yurtseverlik örneğidir, ey yükselen yeni nesil, bakın böyle durumlarda siz de M. Kemal gibi değil; Vahdettin gibi davranın mı diyeceğiz? Ecevit de, Vahdettin'in yerinde olsaydı, onun yaptıklarını mı yapacaktı acaba, yoksa M. Kemal’in yaptıklarını mı? Ecevit’in çok parlak başladığı bir kariyeri rakipleri kadar dik kapatamaması; 2001 kriziyle başlayan dönem, hastalıkları, buna rağmen iktidar hırsını yenememesinin halk nezdinde bambaşka bir Ecevit algısı yaratmasının bu tür adımlarla; eşine ,dinimiz elden gidiyor, dedirterek, Vahdettin tartışması ateşleyerek, muhafazakâr, halk kesimlerinde O, iyi bir insandı, izlenimi uyandırmaya çalışma isteği olduğu kanısına katılmamak elde değil.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

e-posta: bariscanogul@gmail.com

30 YIL SONRA MUSTAFA POLATLA İZMİR'DE.. / GÜNLÜKTEN

17/9/2008 · Kategori: Gunluk

30 YIL SONRA MUSTAFA POLATLA İZMİR'DE.. / GÜNLÜKTEN

ALİ ŞAHİN
_________

Bugün bir eski tanıdıkla görüşmek için sözleştik. 30 yıl sonra ilk göreceğiz birbirimizi. Ben İzmir'i pek tanımıyorum. Konakta saatin önünde ya da Merkez Hasan Sağlam öğretmen evinde buluşabiliriz sana da uygunsa diyorum emekli Ziraat Yüksek Mühendisi dosta. Taşköprü İlçe Tarım müdürlüğü görevinden ayrılıp Ankara'ya oradan Aydın'a oradan da İzmir'e geçeli 30 yıl olmuş. Saat uygun bana çünkü Karşıyaka'dan geleceğim, diyor. Öğretmen dostudur ama Karşıyaka öğretmen evindekilere anlatamamış tam. Bakın ben Ziraat Mühendisiyim; mesleklerimiz birbirine yakın, deyince: "Allah Allah! Bu nasıl iş!.." dercesine şaşkınlıkla yüzüme baktılar, diyor. Ben açıklama getirdim: "Bakın siz bebeleri, biz de babaları eğitiyoruz. Eski yazı ile ikisi da aynı, çift "be" ile yazılıyor.. dedimse de yumuşatamadım. Yanımda bir arkadaş olmadıkça pek uğramıyorum oraya diyor karşılaştığımızda.

Biraz yürüyoruz hoşbeş ederek. Taşköprü'yü soruyor, Taşköprülüleri soruyor. Bir çok kişiyi hatırlıyor, kaldığı iki yılda görüp tanıdığı. Çetmeli İzzet'ten Hasan Yılmaz'a Bayram Ünal'dan Zeynel Yurtseven'e.. Nuri Keskinden Hüseyin Erikli'ye..

1943 Elazığ Karakoçan doğumlu Mustafa Polat. Yükseköğrenimin AÜ Ziraat fakültesinde tamamlamış 1971 yılında. Hem çalışıp hem okuduğundan ara vermiş eğitimine bir süre Lise sonrasında.

1967 - 1971 yıllarının Ankara ortamı, öğrencilikten konuşuyoruz. O fırtınalı yıllar, diyorum; evet, diyor. 12 Martı da Ankara'da yaşamış. Sonra 80'i anlatıyorum ona Kastamonu'da Taşköprü'de yaşananları.. Ben iyi ki o yıllarda orada değilmişim, çok çektirirlerdi bana da. Bir de üstüne üstlük ilin yabancısıydım" diyor. Ben de doğruluyorum.

Biz diyor ne çektikse bizim gibi düşünenlerden çektik, ayrışmalarımızdan, hizipleşmelerden, birbirimizi çekememelerden. Ormanda şoför Ahmet amca vardı yılların yılı yurtsever, dürüst namuslu, üstelik de demokrat, hemi de sosyal demokrat. Onun bu tavrını da bütün ilçe bilirdi. Düşünebiliyor musun o kadar değişik görüşte iktidarlar gelmiş geçmiş emekliliği gelmiş, bu adamı sürgün etti kendisinin, yoluna baş koyduğu kendi partisi" diyor...

Ahmet amcayı geçen ay kaybettik, bende de çok emeği vardır, çok ekmeğini yedim, suyunu içtim diyorum. Son yıllardaki rahatsızlığını, birkaç yıl önce eşini kaybettiğini ve yalnız kaldığını anlatıyorum. Üzülüyor.

O dönemin daha sonra Orman bakanı olan zat ile kendisinin de bazı terslikler yaşadığını anlatıyor, uzun uzun ve ayrıntılı. Kendisine karşı tavrını. Kendisinin partisine karşı nasıl soğutulup tövbe ettirildiğini. Bakan sen nasıl olsa bize oy vermek zorundasın, elin mahkûm, çünkü alevisin dediğini. O zamandan beri oraya oy vermiyorum diyor. Nuri'nin babası da yaşadı o dönemde bir sürgün, diyorum, emekliliğe tam yaklaşmışken.

O dönemde Bu bakanın 3. sıra milletvekili adayı eğitimci Mehmet Sazak'a karşı tavrını da iyi biliyorum diyor. O komünist, bırakın o gitmesin bize iki milletvekili yeter, diyebilen bir politikacıdan daha ne bekleyebiliriz ki... Bu tavır o partiye transfer 13 milletvekiline 13 koltuk verilmesine mal oldu o zaman. Kastamonu Parfüm sanayinden, balkonda kendir üretiminden, sarımsak tüccarı ziraat mühendisine.. Parfüm olayındaki belediye başkanının Mustafa Kasım olduğunu saptıyorum ben sonradan, zamanın milletvekili de muhtemelen yine AP'nden Sabri Keskin..

O dönemde hatırlı kişilere sunulan zirai kredilerde, merkez kooperatifinin kendir kontenjanın her köyde ekilen kendir oranında kontenjan tanınmasındaki uğraşısını anlatıyor, Hasan Akgül'ün bu işi fazla abarttığını söylüyor: O, Taşköprü'de ağalığı kaldıran adam diyormuş...

Bir ikindi sonu İzmir'in denizden püfür püfür esen sanki Necati Cumalı şiirlerinden çıkıp gelen serin imbatına karşı sürüp gidiyor söyleşimiz.

(...)

Mustafa Polat'ın ilk yazısı: "Sarımsak Tüccarı da Oldum!.. İçin TIKLAYINIZ


Mustafa Polat

30 YIl Sonra

1976-1978 yılları arasında ilçemizde görev yapan Ziraat Yüksek Mühendisi Mustafa Polat'la 30 yıl sonra İzmir'de görüştük. Polat'ın ilçemizle ilgili anı ve izlenimlerini yakında burada okuyabileceksiniz.

izmirde_asahin_mpolat_07k__1_.jpg

mail_04.jpg


e-posta: bariscanogul@gmail.com

EMEKLİNİN HASTANE GÜNLÜĞÜ / GÜNCE

17/9/2008 · Kategori: Gunluk

EMEKLİNİN HASTANE GÜNLÜĞÜ / GÜNCE

ALİ ŞAHİN
______________________________________________

-Abdi İpekçi ve diğer faili meçhullerin anısına!-

Ankara'dayız. Hacettepe'de eşimin rutin kontrollerini yaptırırken ben de bir çekaptan geçeyim, dedim, ne de olsa yaş kemale eriyor artık, ikinci bahara girdik... Kan verip bir kenarda oturarak eşimin laboratuardan dönmesini bekleyebileceğim bir yer bulmaya çalışıyorum hastane koridorunda. -Dışarısı oldukça sert, dışarıda beklesem hem bir sigara da içerim ama diye düşünerek- Bir yer buluyorum sonunda...Yanımda bir yaşlı teyze oturuyor, eşim kanı laboratuara götürmede nazlanınca: "Hayatı öğren" diyorum, "Benim Arap seninkinden önce gelirse bocalama sonra!..."

Yanımda oturan yaşlı teyze: "Doğru" diyor, "bak ben yalnız kaldım işte." Biraz nazlanmadan sonra elindeki ve üzerindeki fazlalıkları bana bırakıp gidiyor eşim. Çileli bir yaşamın işlerini yüzünden anlamak mümkün teyzenin. "Sen kimi bekliyorsun, anne? Hayırdır, geçmiş olsun!..." Diyorum... "Ah evladım, diyor, -sen benim evladım sayılırsın- ben beş yıl bekledim, eşimin beş yıllık ömrü bu hastanede geçti, geldim gittim buralara, beş yıl yattı beyim bu hastanede dile kolay... Nefes darlığı, böbrek yetmezliği, narkozdan kalkmaz dediler, morfin yiye yiye öldü; tam bir yıl oluyor... kurtaramadık, gitti, şimdi tek başıma kaldım." diyor.

"Yaş kaç Teyzeciğim, diyorum. 78'miş. "Nerelisin, Ankaralı mısın?" diye soruyorum, yalnız geldiğine göre... "Evimiz Ankara'da gide-gele buraların müdavimi olduk gayrı", diyor. "Aslen Ankaralı mısın?" diye soruyorum yeniden. "Yok, aslında Sivaslıyık... da yıllardır burada oturuyoruz, çoluk çocuk, evlendi, barklandı, yerleştik buraya. "

Pir Sultanların, Aşık Veysellerin, Hasan Hüseyinlerin diyarı... Bir de acı çöküyor şurama, 37 kara saplı bıçak... Madımak... 37 canı diri diri yakanlar... Merak ediyorum, neresinden Sivasın? Diyorum...

Şarkışla'danmış... Yaka silkiyorum şaka yollu. "Teyze bir türkü var, duydun mu hiç?" diyorum: "Zülfü Livaneli söylüyor..." Yanıt alamayacağımdan emin... "... Şarkışla'ya düşürmesin/ Allah sevgili kulunu...." diye... Bir ilenme , bir beddua gibi, diyorum yüzüne bakarak... Neden acaba? Diyorum. " İtlerin çokluğundan galiba yavrum, diyor, Deniz Gezmişleri de orda yakaladılar... O yüzden yakıldı o yakım diyor..."Biz de Deniz Gezmişlerden oluruk, Sinan Kazım Özüdoğru benim amcamın oğlu olur..."

Çok geçmeden dönüyor eşim elinde alındı makbuzu ile... Teyzeye geçmiş olsun deyip, yaşam kavruğu yüzünü okşuyor ve vedalaşıyoruz, bir fail-i meçhulün- Abdi İpekçi'nin- parkına doğru...

Bir yandan yürüyor bir yandan düşünüyorum: her yanda uğrular, haramiler kol geziyor... Fail-i meçhuller, hala fail-i meçhul... Ama kervan yürüyecek, yürümek zorunda... it ürümeleri, hangi kervanı durdurmaya, ne zaman yetmiş ki diyorum. Bayiden bir Milliyet alıp spor sayfasını banka seriyor oturuyoruz eşimle. Haberlere göz atıp 3. sayfayı açtığımda Hasan Pulur'un köşesine takılıyor gözüm.Her zaman büyük bir zevkle okuduğum "Kıssadan Hisse"lerinden biri:

"KERVAN malları yüklemiş yola çıkacak, halıdan ipliğe, altından gümüşe kadar ne varsa... Birden haber gelmiş...
"Aman haa, Kırk Haramiler yol kesiyor, adamı donuna kadar soyuyorlar!"

Kervan sahibi bir muhafız aratmış, şehirde tellal bağırtmış:

"Ey ahali duyduk duymadık demeyin, kervana bir muhafız aranmaktadır, babayiğit, mangal gibi yürekli, demir gibi bilekli, burma bıyıklı, bol saç, bol kas, bir muhafıza ihtiyaç vardır. İsteklilerin başvurusu..."

***

BİR babayiğit çıkıp gelmiş ki, tarifi mümkün değil!

Kervan yola çıkmış, akşam mola verilmiş, yenilmiş içilmiş, herkes bir kenara uzanmış, gönülleri rahat, nasıl olsa babayiğit onları korur...

Kırk Haramiler gece yarısı kervanı basmış, herkesi soyup malları almışlar, bir de bakmışlar ki biri horul horul uyuyor:

"Kim ulan bu?"

"Bizim babayiğit, güya kervanı koruyacaktı!"
Kırk Haramiler'in başı kükremiş:

"Biz şimdi ona babayiğitliği gösteririz, hadi bakalım!..."

Haramiler sıraya girmişler, bir, üç, beş, yirmi, otuz, kırk derken babayiğit bir uyanmış ki, ne uyanma, hayttt, diye basmış nağrayı, çekmiş palayı, Kırk Haramiler'in hakkından gelmiş, kervanı kurtarmış...

***

KERVAN şehre varmış, ertesi gün yola çıkılacak, akşam yine tellal başlamış bağırmaya:

"Kervanı koruyacak bir babayiğit aranıyor!"

Bizim babayiğit bunu duyunca kervan sahibine koşmuş:

"Benden niye memnun değilsiniz, eşkıyayı kovaladım, malınızı kurtardım, niye beni işten çıkarıyorsun?"

Kervan sahibi boynunu bükmüş:

"Babayiğitliğine diyecek yok ama, uykun ağır, ben seni uyandıracak Kırk Harami'yi her zaman nerede bulayım?"

Ne diyelim, yine cuk oturtmuş Hasan Abi ... Eline, kalemine, yüreğine sağlık Hasan Pulur, diyorum, sesli olarak eşime yeniden okurken fıkrayı...

GÜNLERDEN KALAN

18/2/2007 · Kategori: Gunluk

GÜNLERDEN KALAN / ALİ ŞAHİN

 

2007–01–07; İzmir. Açlık kan şekerim 141. Harman yerinde –pardon hep böyle diyorum, doğrusu Bayramyeri- taraçası denize nazır 5 katlı bir apartmanın son katında balkonda sigaramı tüttürüyor, çatıdan denizin nasıl görüneceğini hayalimde kestirmeye çalışıyorum. Yazdan kalma güneşli bir gün, hissedilen sıcaklık bilmem kaç… Günlerden Pazar. Bugün bu semtin pazarı, ellerinde poşetler, torbalar, Pazar arabaları ile bir yandan pazara gidenler, bir yandan dönenler…

 

Sabah geç kalktım. Dün gece hackerlerle uğraştım geç zamanlara kadar. Sonra bebek zırıltısı derken tan ağarınca yatıp öğleyin kalktım. Şekerde sanırım onun stresi de etken oldu. Kahvaltıyı yaptık öğle ezanı okunurken. Birazdan biz de pazara çıkacağız. Odada sigarayı yasakladı Sudenaz. "Eşkıyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz." Dedim İsmet Paşa vari bir dosta. Sabah kalktığımda neler yapmış bakayım dedim. Net gitmiş, ADSL'nin azizliği işte. Tam aradığın zaman yok olur.

 

Fırsattan istifade siteler için gelen ya da benim seçkilerim için alıp dosyaladığım yazılara göz atıyorum. Bir de msn rahatsızlığından azade çevrimdışı geziniyorum nette.. Daha önce hiç mola vermeden gezindiğim sayfalara tıklıyorum yeniden. Bu kez soluklana soluklana rahat rahat okuyorum o zaman şöyle bir göz atmakla yetindiğim bazı önemli makaleleri… Güncelliği nedeniyle çoğunu büyük bir zevk alarak, bir ikisini de "ben bunu okuyamazsam başkaları nasıl okuyacak" diye dinlene dinlene bir edebiyat öğretmeni sorumluluğuyla okumaya çalıştığım tüm kitaplarını kısaca irdeleyen Radikal Kültür Sanat sayfasında çıkan "10 Kitabıyla Orhan Pamuk " dosyası ilişiyor gözüme.

 

 

Şifresi kırılan 2 adresim ve 3 Bloğum bu güzel günü yaşamamı engelliyor ister istemez. Acaba o adreslere yazsam vicdanları yumuşar mı? 3 Blokta neler neler yoktu ki. Orhan Pamuk, Nobel… Ödül üzerine özellikle ilk 3 gün tüm basında çıkan tüm köşe yazılarından haberlere peş peşe kaynaklarını da linkleyerek koyduğum yazılar… Kapattırsan Bunlarla birlikte o canım Rıfat Ilgaz Arşivim de gidecek, kapattırmasam her gün bu gün ne densizlik yapacaklar acaba bloğumda diye stres içinde kalacağım, zamanı geçince sorumluluk payım da artacak bu işte.

 

Kitapları hakkındaki bilgileri okuyup tek tek gözlerimin önüne getirmeye çalışırken "Sanat ve Hayat" ile "Hürriyet Gösteri" dergilerinin Orhan Pamuk yazılarını okuyorum. Daha sağlıklı bir yaklaşımda bulunmuşlar ikisi de edebiyatçıya edebiyatın gözlüğünden bakarak. Olması gereken de bu diyorum kendi kendime. Sapla samanı birbirine karıştırmamışlar… "Sapla Saman…" bu bir başlık oluyor sonra zihnimde.

 

 

SAPLA SAMANI KARIŞTIRMAMAK / ALİ ŞAHİN

 

Edebiyat olaylarının değerlendirilmesini tarih mi edebiyat tarihi mi yapacak? Ne demek bu şimdi diyorsunuz biliyorum. 2007'ye adım attığımız şu günlerde 2006'ya kuş bakışı bakıyorum da edebiyat tarihimizde bir cümle ile yer alacak edebiyat olaylarını tarihe malzeme yapıp ne çok yazıp çizmişiz, boyalı-boyasız basını ile… Dergileri- mecmuaları (!) ile. Spor takımlarımızın yurt içi başarıları hele hele yurtdışı başarıları ile övündüğümüzün milyarda biri kadar bile ilgilenmedik; kültür sanat edebiyattaki başarılarımızla. Bir de üstüne üstlük yargılayıp kara çalmaya kalktık.

 

Sanat ve Hayat dergisi Temmuz- Ağustos 2006 sayısını (Sayı: 22–23) geçtiğimiz yılın aralık ayı ortalarında yayınladı. Üstelik bir de ücretsiz ek ile: Aydın Savunmaları … Kimler yok ki burada? 1984–2006 arası dönemde savunma vermek zorunda kalan Aziz Nesin, Haluk Gerger, İsmail Beşikçi, Yaşar Kemal, Vedat Türkali, Ragıp Zarakolu, Dora Sakayan, Ayşenur Zarakolu, Hasan Polat, Perihan Mağden, Pınar Selek, Elif Şafak, Ahmet Altan. Bunlar sadece bu kitap kapsamında seçilenler. Buna 1. kitap dersek Binincileri de çıkarmak gerekebilir diye olacak sanırım, yayıncı numara vermemiş! Burada "Yargılanmaların hemen tamamı "-'Türklük"-'le ilgili… Biliyoruz ki, bu tür kitapların başı da sonu da uzayıp gider; düşünce tarihi, aynı zamanda 'düşünce suçu'nun da tarihi çünkü. Spartaküs de suçluydu, Athena'da, Bruno'da, Hallac- Mansur'da suçluydu." Diyor yayıncı "Sunuş" yazısında (s. 4–5) Ayrıca " Bu çalışmada, yakın zamanda yargılanan ve duruşmaları epey olaylı geçen Orhan Pamuk ile Hrant Dink'in savunmalarına yer verememek, tabii ki eksikliktir. Orhan Pamukla Nobel ödülünden sonra görüşebilmek mümkün olmadı; Hrant Dink ise, maalesef savunma yapmamış, esasen avukatının hukuki açıklamasıyla yetinmiş. Eksikliğin nedeni budur." Diye bir açıklama getiriliyor sunuş yazısında.

 

Bu konuda belki de üzerinden zaman geçmesi, suların az da olsa durulmasının ardından gelmesi açısından olsa gerek, en sağlıklı değerlendirmelerden birini özel bölümle gerçekleştirmiş, Sanat ve Hayat dergisi. Dergi çeşitli konu ve yazıların yanında, benim asıl üzerinde durduğum Orhan Pamuk(OP) ve Nobel ödülünü irdeliyor sözünü ettiğim bölümde. Işık Kutlu'nun "Bir Burjuva Muhalif Olarak OP"; Kutsiye Bozoklar'ın "Bu Çağın Romancısı Olarak OP"; Osman Özarslan'ın "Bütün Boyutlarıyla Nobel ve Oscar"; Ö. Aslan Akgül'ün "Sartre Nobel'i Neden Reddetmişti?"; Kemal Karpat'ın "Nobel'i Neden Yaşar Kemal'e Değil de OP'a Verdiler?" ve "Nobel Verilen Edebiyatçıların Tam Listesi" ile "OP'un Bütün Ödülleri" listesi ile özel bölüm tamamlanıyor. (s. 17–48) Sözün özü edebiyatçı OP, tarih'le değil; edebiyat tarihiyle değerlendiriliyor; doğrusunu da yapıyor dergi bence. Sözü yine Aydın Savunmaları'na bırakarak arka kapak yazısıyla noktalamak istiyorum.

 

"Savunmalar, elbette, her yazarın devletle birlikte kendi vicdanıyla da hesaplaşmasının ürünü. Tarihte çok örnek vardır; iktidarların bütün cezalandırmalarına rağmen insanlar görüşlerinden, duruşlarından ödün vermemişlerdir. Kuşkusuz ürken, baskıyı göze alamayıp vicdanını iktidarın dayatmalarına teslim eden de olmuştur; ama tarihi onlar yazmadığı gibi, tarih de onlara itibar etmiyor." Yazarların yazılarının ya da kahramanlarına tartışma içinde söylettikleri sözlerin içinden cımbızla alınıp suçlamalar yapılmasına da yargıçların itibar etmediği gibi edebiyat tarihi de itibar etmeyecektir. Bunca söz dalaşı, Doğan Hızlan'ın düştüğü notla yer alacaktır edebiyat tarihinde: "Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk Türk yazarıdır."

 

KİTAPTAN BİR SAVUNMA:

_________________________

                                                          *       *          *

AMACIM TOPLUMDA BARIŞÇIL BİR ORTAM SAĞLAMAKTIR

                                                                                              ELİF ŞAFAK

       

Metis Yayınları tarafından ilk basımı 2006 yılı Mart ayında yapılan "Baba ve Piç" adlı romanı ben yazdım.

       

 

Savcılığınız tarafından yürütülen soruşturmanın içeriğini biliyorum. Türklüğü aşağıladığım iddiası ile hakkımda yapılan şikâyeti reddediyorum.

Kitabın kapağında da yazılı olduğu gibi, bu kitap bir romandır. Bu romanın belli bölümleri alınarak, bütünlüğü bozularak ve bazı cümleleri yorumlanarak yapılan suçlamaların hukuki olmadığı görüşündeyim.
       Roman, bir bütün olarak değerlendirilmelidir. "Baba ve Piç" adlı kitabım bir edebiyat eseridir ve tamamen kurgusaldır. Anlatılan hikâye tamamen hayal gücümün ürünüdür. Kitapta iyi ve kötü yanlarıyla anlatılan onlarca karakter mevcuttur. Bu kadar çok karakterden bir ya da birkaçının laflarını cımbızlamak eserin bütünü hakkında yanlış bir fikir verdirtir. Nitekim, kitabımda, cımbızlanan bu tür lafların tam aksini söyleyen karakterler de bulunmaktadır. Bir romanda bir katilin, bir cinayetin anlatılması yazarın da katil olduğunu, ya da cinayeti haklı gördüğünü, ya da karakterin eylemlerini ve düşüncelerini birebir paylaştığı anlamına gelmez. Bu nedenle şikayetçilerin başvuruları haksız ve yasaya aykırıdır. Aksi takdirde, örneğin, dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olan "Suç ve Ceza" adlı romanın yayınevi sahibi, çevireni, ya da yazarı hakkında da verilecek bir şikayet dilekçesinin işleme konması gerekir. Ne hayat ne de hukuk böyle bir saçmalığı kabul etmez. Bu soruşturma nedeniyle herkes tarafından bilinen bu gerçekleri, bir edebiyatçı olarak, "Baba ve Piç" adlı romanın yazarı olarak açıklamak zorunda kalmaktan utanç duyuyorum.
       Benim bu kitabı yazmaktaki amacım, Türklüğü aşağılamak değil, tam tersine Türkler ve Ermeniler arasında insancıl ve barışçıl ortamın yaratılmasına katkıda bulunmaktır. Kitabın verdiği mesaj budur. Kastım da budur. Bu kitaba başka anlamlar yüklenmemelidir. Bu tür objektif iyi niyet kurallarına aykırı yaklaşımlar toplumda gerginliğe yol açar. Amacım gerginliğe yol açmak değildir. Tam aksine toplumda barışçıl bir ortam sağlamaktır.
       Bu nedenle, bu suçlamadan dolayı herhangi bir ceza davası açılması Türkiye'deki demokrasinin gelişmesine katkı yapmaz. Aksine hem yurt içinde hem uluslararası kamuoyunun gözünde soru işaretleri yaratır ve yazılmış romanların bile ceza davasına konu olduğu bir ülke imajı Türkiye demokrasisini zedeler.
       Hakkımda takipsizlik kararı verilmesini talep ediyorum. (age, s:136-137)

 

 

10 Kitabıyla Orhan Pamuk

 

Üç yılda yayımlatabildiği 'Cevdet Bey ve Oğulları'ndan hemen Batı dillerine çevrilmeye başlayan 'Kar'a yedi romanı, bir senaryosu, bir deneme ve bir de anı kitabıyla Orhan Pamuk...

 

Pek çok önemli ödül kazanan, dünyanın önemli dergilerine kapak olan, Batı ülkelerinin gözde yazarları arasına giren Orhan Pamuk'un romancılığını bir kez daha gözden geçirdik. Bir senaryo, bir deneme ve bir hatıra kitabı dahil olmak üzere işte size on kitapta Orhan Pamuk. 'Kendi hikâyesini bir ötekinin hikâyesi kılan, başkasının hikâyelerini kendi hikâyesi gibi yazabilen' bir romancının 30 yıllık serüveninin kısa bir özeti. Bu özeti yaparken en çok Engin Kılıç'ın hazırladığı, İletişim Yayınları'nın yayımladığı, 'Orhan Pamuk'u Anlamak' adlı kitaptan yararlandığımızı da buraya not düşelim...

 

 

01-Cevdet Bey ve Oğulları (Roman, 1982)

Orhan Pamuk'un yayımlatmak için üç yıl beklediği ilk romanı. Cevdet Bey'in ve oğullarının, Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarından 1970'e kadar gelen 'üç kuşaklık' hikâyesini anlatır bu roman. Bir yandan ayakta kalmaya çalışan ailenin ve erkeklerinin bir yandan da yıkılan Osmanlı'nın, genç Cumhuriyet'in, kaybedenlerin ve kazananların da romanıdır. Orhan Pamuk'un klasik roman anlatımı içinde kaldığı bu kitabı, bir çağ romanı olarak da nitelenir.

Türkiye'de toplumcu gerçekçi roman anlayışının egemen olduğu bir dönemde Orhan Pamuk, her ne kadar 'eleştirel gerçekçi' özellikler taşısa da bir burjuva ailenin hikâyesini anlatarak uzun süredir görülmedik bir çıkış yapmıştı. Orhan Pamuk'un sonraki kitaplarında da gideceği, çocukluğunun geçtiği Nişantaşı'nı mekân edinen bu roman, 1979 yılında yayımlanmamış roman dalında Milliyet Ödülü'nü kazandı. Ancak verilen sözün tutulup yayımlanması 1982'yi buldu. Edebiyat dünyasının ilgisini ise 1983'te Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanınca çekti. Fethi Naci şöyle yazmıştı: 'Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme'yi yazdığım yıllarda yayımlansaydı Cevdet Bey ve Oğulları'nı en beğendiğim yirmi Türk romanı arasına alırdım."

 

 

02-Sessiz Ev (Roman, 1983)

Cevdet Bey ve Oğulları'nın yayımlanması uzun sürmüştü ama Orhan Pamuk boş durmamıştı. Orhan Kemal Ödülü'nü almasından beş ay sonra ikinci romanı Sessiz Ev çıktı. Yine bir ailenin hikâyesi ülke sorunlarına paralel biçimde aktarılıyordu ama bu kez daha şenlikli bir roman yazmıştı Pamuk. Yine otobiyografik özellikleri vardı tabii; bu kez yazarın gençliğinde yazlarını geçirdiği Tuzla, Bayramoğlu, Gebze çevresinde geçiyordu roman. Kahramanları üniversite ve lise çağındaki gençler olan roman bir yandan kuşak çatışması meselesine değinir ama özellikle Orhan Pamuk'un gözde izleği olan 'Doğu-Batı' meselesine odaklanır. İlk roman kadar çok ses getirmese de Sesiz Ev, Pamuk'un yabancı bir dile çevrilen ilk kitabı oldu. Fransa'da basıldı ve 1991'de Prix de la Découverte Européene Ödülü'nü aldı.

 

Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş olan üç torun babaannelerini ziyaret ederek, dedelerinin tam yetmiş yıl önce sürgün edildiğinde yaptırdığı evde bir hafta boyunca kalırlar. Babaannenin anıları yavaş yavaş aralanırken dedenin Doğu'yla Batı arasındaki uçurumu kapatacağını sandığı ansiklopediyi yazışı hatırlanır.

 

SESSİZ EV
Nicole, Zand
1952 İstanbul doğumlu Orhan Pamuk, gelecek vaat eden ve yurtdışında Türkiye'ye dair bildiklerimizle hiç ilgisi olmayan bir modern edebiyatı ortaya çıkartan genç yazarlardan biri. Entelektüel bir aileden gelen, Amerikan kültürünü yakından tanıyan bir şehir insanı. (...) Sessiz Ev, geçen yüzyılın Orhan Pamuk tarafından çizilen hikâyesi günümüzden bir ailenin tarihi, kökenleri üzerinden geçmişin araştırılması. JönTürklerden, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüne ve Mustafa Kemal'in Yunanlılar ve İngiliz müttefikleri karşısındaki zaferine, cumhuriyetin kuruluşundan general Evren yönetimindeki askeri darbeye kadar süren bir hikâye. Kuşak çatışmalarının ötesinde, Çehovvari ipuçlarıyla ara sıra Vişne Bahçesi'ni düşündürüyor...
Nicole, Zand: Le Monde

 

03-Beyaz Kale (Roman, 1985)

Venedikli bir köle ile bir Osmanlı âlimi arasındaki 17. yüzyıl İstanbulu'nda geçen gerilimi ve dostluğu anlatan Beyaz Kale Orhan Pamuk'un izleklerinin belirginleştiği bir roman olduğu kadar, ona ilk uluslararası ününü de kazandırdı. Engin Kılıç'a göre Orhan Pamuk'un bu romandaki önemli buluşu edebiyatın bilinen 'ikizler' izleğini Türkiye'nin ezeli Doğu-Batı ikilemi üzerine oturtmasıdır. 1990'dan sonra pek çok dile çevrilen kitap aslında 90'larda etkisini iyice hissettirecek 'post modern' yönelimlerin de ilk örneklerinden biri. Tarihsel bir anlatı olmanın çok ötesine geçerek çok katmanlı bir metine dönüşen bu kitap bu yanıyla eleştirmenlerin ve edebiyat araştırmacılarının epey ilgisini çekmiştir. İşin hoş yanı, kitabın ilginç bir serüven olarak da rahatlıkla okunabilmesidir.

 

BEYAZ KALE
Robert Carver
Venedik ve Napoli arasında yolculuk yapan bir gemi Türkler tarafından ele geçiriliyor. Genç bir İtalyan öğrenci, doktor olduğunu söyleyerek kendini köle hayatından kurtarıyor. Konstantinopolis'e vardığındaysa İslam'a dönmeyi reddedip köle olarak kalarak zengin bir paşanın yanında yarı astrolog yarı doktor olarak çalışmaya başlıyor. İşte, Orhan Pamuk'un Beyaz Kale'sinin açılışı böyle.
Orhan Pamuk'un gizemli kurgu karakterlerinin yaşamlarıyla Türkiye'nin yakın geçmişinde olan olaylar arasında birçok paralellik var. (...) Kitaptaki belirgin drama hemen kültürlerarası bir çatışmaya metafor olarak gösterilebilir. Pamuk, Borges, Calvino, Dino Buzatti, Landolfi ve Svevo'dan etkilenmiş, öyle ki, İngilizce çeviriyi okurken İtalyanca'dan çevrilmediğine inanmak zor gibi... Beyaz Kale, Batı-Doğu ilişkisi üzerine yazılmış zarif ve önemli bir kitap (...) ve Kafka ve Calvino ile kıyaslanması hiç de abartılı değil.
Robert Carver: The Independent

 

 

04-Kara Kitap (Roman, 1990)

Orhan Pamuk'un ABD'de geçen üç yılının ürünü olan kitap, büyük tartışmalar yarattı, yazarın en önemli ve 'tipik' yapıtı olarak akıllarda kaldı. Kara Kitap, Orhan Pamuk'un kendine has dil yapısının iyice belirginleştiği bir kitap. 'İstanbul'un sahne olduğu İslamcılık-Batıcılık, yerellik-evrensellik, modernlik-tarihin yükü çatışmalarını ortaya koyan, aynı zamanda bir turist rehberi gibi de okunabilen bir kitap... Kimilerine göre okunması pek kolay ve keyifli olsa da kimilerinin dilini, içeriğini kıyasıya eleştirdikleri kitap zamanında büyük gürültü kopartmıştı. Gerek bu tartışmaların etkisi gerekse o zamana kadar Türkiye'nin hiç görmediği bir anlatıma sahip olması kitabın büyük satış rakamlarına ulaşmasını sağladı. Bu tartışmaları daha da körükledi. Kitabın Fransızcası ona ünlü Prix France Culture Ödülü'nü kazandırdı.

Kitapta çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya'yı (yazarın, kızının ismi) karlı bir kış günü İstanbul'da aramaya başlayan Galip'in hikâyesi anlatılırken araya köşe yazarı Celal'in tuhaf hikâyeleri girer...

 

KARA KİTAP
Jonathan Beckman
Kara Kitap, birçok özelliğinin yanı sıra kesinlikle bir dedektif romanı. Her şeyin potansiyel yan anlamları var, dedektif İstanbul sokaklarında çılgınca dolaşarak anlam arayışına düşüyor ve ipuçlarından oluşan bir sele kaptırıyor kendini. Şehirlerin başlı başına bir karakter oldukları bu tür romanlarda olduğu gibi örneğin James Joyce'un Ulysses'i, İstanbul da arayışını sürdüren Galip'i sürekli olarak fiziksel ve ruhsal olarak tüketmekle tehdit ediyor.
Pamuk nesnelerden, onların, gizemli bir biçimde ortadan kaybolan karısı Rüya'yı arayan tükenmiş durumdaki Galip üzerindeki etkilerini tarif etmekten hoşlanıyor. Galip'in kuzeni, meşhur bir köşe yazarı olan Celal de kayıptır ve bir süre sonra bu iki olay arasındaki bağlantı netleşmeye başlıyor. Pamuk, hikâyeyi, tasvire dayanan bir uslupta sürdürüp, içine Galip'in nerotik analizlerini ekleyerek sıradan bir hayat portresinden bireyin kimliğine yönelik metafiziksel spekülasyonlara geçme yoluyla hikâyeyi biçimlendiriyor. Bu kitap İstanbul'a ve çöküşün alegorisine ustaca yazılmış bir aşk şarkısı olabilir ama her şeyin ötesinde, dedikodularla şekillenen bir dünyada gittikçe zor bulunur hale gelen hikâye anlatıcılığının kutlanmasıdır.
Jonathan Beckman: The Observer

05-Gizli Yüz (Senaryo, 1991)

Ömer Kavur'un yönettiği, Zuhal Olcay, Rutkay Aziz, Sevda Ferdağ ve Fikret Kuşkan'ın başrollerde olduğu filmin Pamuk imzalı senaryosu kitap olarak da yayımlandı. Pamuk bu senaryoyu, Kara Kitap'taki bir hikâyeyi geliştirerek yazmıştı.

 

 

06-Yeni Hayat (Roman, 1994)

'Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.' cümlesiyle başlayan ve bu cümleyle tanınan, ünü bir anafor gibi yükselerek o yıllarda Türk edebiyatının en çok satan kitabı olma unvanını kazanan bir roman. Okuduğu kitaptan fışkıran ışığa bütün hayatını veren, kitabın vaat ettiği 'yeni hayat'ın peşinden koşan kahraman hayat, çocukluk, ölüm, yazı, bayi toplantıları, taşra kentleri, yollar, otobüsler arasında savrulur durur. Yeni Hayat, tuhaf biçimde Pamuk'un hem en çok satan hem de 'en zor' olarak tanınan kitabıdır. Bu kitapla Pamuk'un Can Yayınları'ndan İletişim Yayınları'na geçişi, aldığı telif ücreti de çok konuşulmuştu.

 

YENİ HAYAT
Bradford Morrow
(...) Basitlikleri ve zorlukları, incelikleri ve kabalıklarıyla bu paradoksların kitabında her şeyin bir titreşimi, her şeyin bir anlamı var. Osman'ın yemekten hoşlandığı karameller bile, genç adam yeni hayatın farkına vardıkça derin anlamlar kazanıyorlar. (...) Orhan Pamuk'un, İngilizceye çevrilen bu üçüncü romanı (Beyaz Kale ve Kara Kitap, Proust, Borges ve Salman Rushdie ile kıyaslanmasına neden olmuştu) sadece Osman'ın değil, buharlaşan kültürünün de hikâyesi. Pamuk, Batılı türleri karıştırıp birleştirirken pikaresk, gotik, gerilim... yeni bir noktaya ulaşıyor: İtiraflar biçiminde ortaya çıkan bir tür hayalperest araştırma. Osman'ın, bu yolun sonunda keşfettiği yolculuğun kendisi kadar gizemli: "Hayat nedir? Bir zaman dilimi. Zaman nedir? Bir kaza. Kaza nedir? Hayat. Yeni bir hayat." Bu satırlar kitabı bitirdikten uzun süre sonra bile okuyucunun zihninde oyalanan satırlar.
Bradford Morrow: The Washington Post

07-Benim Adım Kırmızı (Roman, 1998)

Orhan Pamuk'un ilk aşkı resme selam gönderdiği altıncı romanı. Orhan Pamuk'un 'en renkli ve en iyimser romanım' dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul'da karlı dokuz kış gününde geçiyor. Şeküre, oğulları Orhan ve Şevket'le birlikte (yazarın, ağabeyinin ve annesinin isimleri) dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca arar. O sırada babası tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarına Osmanlı Padişahı'nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan resimler sipariş etmektedir, ama aralarından biri öldürülür...

 

Orhan Pamuk'un 'minyatür sanatına ağıt' diye de nitelenen bu kitabı çok açık biçimde yine Doğu-Batı çatışmasına eğilir. Nilüfer Kuyaş'a göre yazarın romanda kendi kültürüyle iddia sahibi olmanın tadını çıkarttığı bu yapıtı Türkiye'de olduğu gibi dünyada da çok beğenildi, çok okundu. Orhan Pamuk bu kitabıyla Fransa'da Prix Du Meilleur Livre Etranger, 2002'de İtalya'da Grinzane Cavour ve 2003'te İrlanda'da International Impac-Dublin ödüllerinin sahibi oldu.

 

BENİM ADIM KIRMIZI
Sarah Coleman
Türkiye'yi ziyaret etmiş olan herkes büyük ihtimalle kendini minyatürlerin güzelliğine kaptırmıştır. (...) Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı isimli tarihi cinayet-gizem kitabının merkezini de bir 16. yüzyıl el yazması oluşturuyor. Türkiye'nin çok satan yazarlarından olan Orhan Pamuk, ülkesinin sanatının tarihini din, yaratıcılık ve insani arzular arasındaki ilişkileri incelemekte kullanıyor.
Sonuç, tutkulu, çekici ve yer yer 'bilmiş' bir roman. Umberto Eco'nun Gülün Adı gibi, Benim Adım Kırmızı da entrikayla postmodern bir hassasiyeti birleştiriyor. Birçok perspektiften yazılmış olan roman yakın zaman önce ölmüş olan insanların, bir köpeğin, bir ağacın hatta kırmızı rengin anlatıcı rolü üstlendikleri bölümlerden oluşuyor. (...) Böyle bir sanat eserinin sosyal sistemi nasıl tehdit ettiğini göstermek adına Pamuk canlı bir 16. yüzyıl sonu İstanbul'u çiziyor. Hastalıkların, ateşin ve savaşın hüküm sürdüğü, dinin yoz sosyal ve cinsel tavırlarla iç içe olduğu bir İstanbul. (...) Benim Adım Kırmızı zirve noktasına ulaştığı bölümlerde çok etkileyici ve tarihi İstanbul sanat camiasının yaşantısından büyüleyici manzaralar sunuyor. Calvino, Borges, Kafka ve Eco gibi (ki tüm bu yazarlarla kıyaslanmıştır) Pamuk da avangard edebiyat teknikleriyle genel hayal gücünü yakalayan hikâyeleri birleştirme ustalığını gösteriyor.
Sarah Coleman: San Francisco Chronicle

 

08-Öteki Renkler (Deneme, 1999)

Sadece Türkçe gazete ve dergilerde değil, yurtdışında yayımlanan edebi ve kültürel makalelerini bir kitapta toplamış Orhan Pamuk. Öteki Renkler adını verdiği bu kitapta kendi özel not defterlerinden yaptığı geniş bir seçmeyi de okurlarıyla paylaşıyor.

 

 

09-Kar (Roman, 2002)

Yazarın 'İlk ve son siyasi romanım' dediği kitap, Barış Ödülü'nü aldığı Frankfurt ile Kars kenti arasında geçen bir siyasi taşlama. Orhan Pamuk'un içine sürüklendiği siyasi tartışmaların ardından aralarındaki akrabalığı vurguladığı ünlü kahramanı Ka'nın romanı. Türkiye'nin küçük bir modelini kurduğu bu kitap ile Orhan Pamuk, Cumhuriyet'in neredeyse tüm temel çatışmalarını şiirsel bir dille tek kitapta topladı. The New York Times Book Rewiev tarafından 2004'ün en iyi 10 kitabından biri seçildi. Pamuk'un Türkiye'de 'billboard'lara çıktığı, sinema reklamları ile tanıtılan kitap reklam kampanyası ile de dikkat çekmişti...

 

On iki yıldır Almanya'da sürgün olan şair Ka'nın yolu bir röportaj için Kars'a düşer.

Ağır ağır ama durmaksızın yağan karın altında sokak sokak bu hüzünlü şehri ve insanlarını tanımaya çalışır. İşsizlerle dolu çayhaneler, kardan mahsur kalmış gezici bir tiyatro kumpanyası, türban direnişi yapan kızlar veya intihar eden kızlar, çeşitli siyasal gruplar ve Ka için bir aşk ve mutluluk vaadi vardır.

 

KAR
John Updike
Kahramanı, Ka adında bir şair, Kafka'nın Şato'sunun kahramanı K. ile büyük benzerlikler taşıyor. Mekânı, Kars adında bir şehir. Kars, Türkiye'nin Doğusunda yer alan gerçek bir şehir. (...) Thomas Mann'ın Magic Mountain kitabındaki sanatoryuma benzer bir mikrokozmos, Dostoyevski'nin Cinler'indeki 'adsız şehir'den esintiler taşıyor. Havadaki postmodernizm, gölgelerde ve Pamuk'un girift anlatımının spiral merdivenlerinde kendini hissettiriyor. Aynı Italo Calvino gibi Orhan Pamuk'ta da şablon yaratma tutkusu var, Kars'ın haritasını Joyce'un Dublin'e yaptığı kadar saplantılı bir biçimde çiziyor (...) Aynı Raymond Queneau gibi Pamuk'a da ışık, absürd dokunuş bahşedilmiş, (...) teatral performansın gerçek olmayan gerçeği, sahte doğrusu onu çekiyor.
Protestonun hızla melodramatik klişelere kaydığı kamusal olayların komedisi, çağdaş Türkiye'nin bazı trajik gerçeklerine dayanıyor: işsiz insanları kahvelerde sonsuza kadar televizyon izlemeye yönelten fırsat yoksunluğu; 1920'lerde Kemal Atatürk tarafından kurulan laiklikle İslam'ın yakın zamandaki yükselişi arasındaki gerilim; türbanla ilgili dumanı tüten olaylar; Batılılaşmış elitle dinci kitleler arasındaki kültürel bölünme.
(...) Pamuk henüz nisbeten genç olmasına karşın, 52 yaşında, bu ülkenin en sağlam Nobel adayı.
John Updike: The NewYorker

 

10-Hatıralar ve Şehir (Anı, 2003)

Orhan Pamuk'un en yeni kitabı. Bir anı kitabı olmakla birlikte yer yer kurgunun sınırlarına girdiği de bilinen kitap, Orhan Pamuk'un İstanbul'un geçmiş zamanlarına yönelik son derece kişisel bir anlatısıdır.

 

İSTANBUL
C. De Bellaigue
İstanbul'un neredeyse en sonunda, Orhan Pamuk adlı çapkın ve sergüzeşt mimarlık öğrencisi, ailesine ait dairede annesiyle oturuyor; babası, metresiyle; abisi Şevket ise ABD'de eğitim görmekte. (...) Bir Türk, bir ressam en sonunda da bir yazar olarak Pamuk'un İstanbul'da tarif ettiği yolculuk, dışardan bakan birçok insanın dediği üzere, kendisinin alaycı bir gözlemle ifade ettiği gibi, "Doğu ve Batı arası"nda yatıyor, ancak o bunu geçmiş ve şimdiki zaman olarak adlandırıyor. Geçmiş Osmanlı İmparatorluğu tarafından temsil edilmekte, (...) şimdiki zaman ise Atatürk'ün kurduğu Batıya yönelmiş laik Türkiye. Ama İstanbul artık bir dünya başkenti değil, kendi yıkıntılarına gömülen tecrit edilmiş küçük bir yer...
(...) İstanbul kitabı, Pamuk henüz genç bir adamken sona eriyor. Bir devam kitabı sonraki olayları aydınlatacaktır. Türkiye ekonomisini bir düzene sokar ve Avrupa Birliği üyeliğine yaklaşırken İstanbul'un çeşitli bölümleri lüks görünümlere büründürülüyor. Pamuk'un sevgili Beyoğlu'sundaki üç sokak bir süre önce Disneyvari bir şekilde düzenlenerek güvenlik görevlileri, şık butikleri ve zengin Türklerin camembert yiyebilecekleri, sokağa yayılmış masalarıyla Fransız Sokağı'na dönüştürüldü. Pamuk'un bu konuda ne düşündüğünü duymak hoş olurdu.
C. De Bellaigue: The NewYork Times Book Review

 

 

Kaynak: Radikal, 13.10.2006

                Engin Kılıç, 'Orhan Pamuk'u Anlamak', İletişim Yayınları,


2006'DA ROMAN - İLK KİTAPLAR: (175 KİTAP*)

2006 A. Abbas ÇELİK, Unutulmuş Topraklar, Palme;
2006 A. Didem USLU, Zaman Ötesinde Buluşma, Kibele;
2006 A. Nijad SİREL, Yatağan-Hesaplaşma, Gendaş Kültür;
2006 Abdurrahman TOPÇU, Berta, G;
2006 Adnan TURGUT, Çaça: Eşrefpaşa'da Romans, Günizi;
2006 Afife DEMİRTAŞ, Aslan Osmanlı, Anfora;
2006 Ahmet Aziz ÇONGARLI, Yılankayası, Akçağ;
2006 Ahmet AZİZ, Triumvira, Yalçın;
2006 Ahmet B. ERCİLASUN, 2BA Beden Beyin Akımı, Akçağ;
2006 Ahmet KANTER, Saydamlaşma, Arı Sanat;
2006 Ahmet Şükrü KILIÇ, Oyunbozan, Tablet;
2006 Ahmet TULGAR, Volkan'ın Romanı, Everest;
2006 Algan SEZGİNTÜREDİ, Katilin Şeyi, İthaki;
2006 Ali DEMİREL, Akşam Çayı, Işık;
2006 Ali, Secde, Karakutu;
2006 Aslı TOHUMCU, Yok Bana Sensiz Hayat, İş Kültür;
2006 Asuman GÜZELCE, Zamanın Yakama Yapıştırdıkları, Ötüken;
2006 Atilla AKAR, Kamikaze Operasyonu, Timaş;
2006 Ayça ŞEN, Saatçi Bayırı, Okuyanus;
2006 Ayhan ÇORBACIOĞLU, Atlantis'ten İstanbul'a, Güzel Dünya;
2006 Ayhan IŞIL, İnden, Aykitap;
2006 Ayşe CEMİLE, Zağfiran'da Kırık Beyaz Zamanlar, Gendaş Kültür;
2006 Ayşe Işık GÜL, Yusuf'un Yüreğindeki Işık, Karakutu;
2006 Aytekin GEZİCİ, İmralı Firarisi, Akis;
2006 Bahar ÖZDEMİR, Sözlerinle Sarıl Bana Hayallerim Üşümeden, Sinemis;
2006 Bekir Sıtkı SEZER, Yolun Sonu Fırat, 47 Numara;
2006 Bilal CİVELEK, Derdo, Emre;
2006 Billur Cavidan YILMAZYİĞİT, Çocukluğumun Ak Saçları, Tera;
2006 Bir Endülüs Hikâyesi, Pan;
2006 Cafer TİRYAKİ, Maya, Berfin;
2006 Canan Öztanık TEMİZ, Git Dedim Kendime, Cinius;
2006 Cemal TÜRKER, Teşrin Fırtınası, Benseno;
2006 Cengiz T. ASİLTÜRK, Sırlanmış Zamanın Gölgesinde, İnkılâp;
2006 Cenkut YILDIRIM, Devşirme, Neden Kitap;
2006 Ceren ATEŞ, Şizofren Kelimeler, Nokta;
2006 Cüneyt AYRAL, Müjgan, İdeas;
2006 Cüneyt KORYÜREK, Çömez, Doğan;
2006 Çağatay ÜSTÜN, Gerçekler Bilinir Sırlar ise Asla, Babıali;
2006 Çetin AGAŞE, Öfkeyle Vals, Truva;
2006 Deniz ÇAKIR, İtinasız Erkekler Kulubü, Selis;
2006 Deniz KARAMAN, Şahın Düşüşü, Simge;
2006 Duransel DOĞAN, Selvihan, Romantik;
2006 Efsun ÖNDER, 9. Operasyon, Birharf;
2006 Emrah SERBES, Her Temas İz Bırakır, İletişim;
2006 Emre MİYASOĞLU, Yalnızlık Rüyası, Konak;
2006 Enver AYSEVER, Bir An Bin Parça, Epsilon;
2006 Enver Kemal ADA, Ömür Kuşu, Şema;
2006 Erdal BALCI, Harun, İletişim;
2006 Erdoğan AKTAŞ, Aşık Olan Terkeder, Birharf;
2006 Ergin ATLIHAN, Hayta, Okuyanus;
2006 Ertuğrul BURAK, Cariyeler Saltanatı, Manifesto;
2006 Esin COŞKUN, Hayal, Dharma;
2006 Evren BAYRAM, Karşılaşma, Yol;
2006 Eylül ERASLAN, Küllerim Savrulur Geçmişe, Marka;
2006 Faruk MAĞAT, Öteden Gelen, Karakutu;
2006 Fatma Gülbahar MAĞAT, Bir Kadın Ağlıyor, Akış;
2006 Fendiye KARTAL, Matruşkanın Rüyası, Sinemis;
2006 Ferhan ŞAYLIMAN, Zaman Geriye Dönmez, Merkez;
2006 Ferhat ULUDERE, 1001 Fıçı Bira, Çitlembik;
2006 Fuat ANDIÇ, Elveda Yurdum: İki Şehrin ve Bir Kavimin Hikayesi, Eren;
2006 Fuat YILDIRIM, Makarios'un Laneti, Kül Sanat;
2006 Gökhan BARLAS, Amerikan Rüyası Ölümün Yükselişi, Dharma;
2006 Gülcemal, Mylassiad, Kırmızı Korsan;
2006 Güldem ŞAHAN, Gülgez, Everest;
2006 Gülten SUVEREN, Makasçı, Altın;
2006 Güray SÜNGÜ, Pencereden, Birharf;
2006 Gürhan KUŞKANAT, Kıyısız Gemiler, Doğan;
2006 Gürkan HACİR, Efe Başvekil, Remzi;
2006 H. Erkut PEREK, İmparatorluğun Dönüşü Kutsal İttifakın Çöküşü, IQ;
2006 H. Errol GELARDIN, Sabetaycı Selim'in Öyküsü, Dharma;
2006 Hakan GÜNEŞ, Zeus'un Şifresi, BilgeKarınca;
2006 Haluk YILDIRIM, Ak Parti'nin Çöküşü, Akis;
2006 Hamza YARDIMCIOĞLU, Kutsal Klon, Kuzey;
2006 Handan TOPÇUOĞLU, Akşamlar Kömür Kokardı, Erciyes;
2006 Hande ALTAYLI, Aşka Şeytan Karışır, Okuyanus;
2006 Hasan ÖZTÜRK, Yaralı Kaldı, Mercek;
2006 Hasret BİRSEL, Cemreye Hüzün Düştü, Mephisto;
2006 Hüseyin KIRAN, Resul, Metis;
2006 Hüseyin LATİF, Sence Aşk Nedir, BizimAvrupa;
2006 Işıl YÜCE, Aşkın İki Yüzü, Tera;
2006 İbrahim Halil AYCAN, Yüreğimdeki Uğultu, Alan;
2006 İlker SELMAN, Otani: Yeşilderililer, Altın;
2006 İlknur KÖKNAR, Hoşgeldin İki Günüme, Arı Sanat;
2006 İpek Mutaf BÖLER, Eda, Elma;
2006 İsmet ELÇİOĞLU, Kod Adı: 3.57 Magnum, Günizi;
2006 İzzet Harun AKÇAY, General Söz Verdi/Bahar Ülkesi 1, Berfin;
2006 Kadir TANIR, Şeytan Sarmalı, Timaş;
2006 Koray Barış İNCİTMEZ, İçinde, Birharf;
2006 Kutsiye BOZOKLAR, Kavga Düştü Payıma, Ceylan;
2006 Lütfü ŞEHSUVAROĞLU, 2024, Elips;
2006 Mehmet AKAR, Bir İkindi Vakti, Aram;
2006 Mehmet ALPEREN, Çöl Aslanı, Karakutu;
2006 Mehmet CANDAN, Kirpi, Romanevi;
2006 Mehmet SÖĞÜT, Karanlıktaki Gölge, Aram;
2006 Mehmet UHRİ, Hayat Semaverin Deminde, Selis;
2006 Meltem İNAN, Yeni Bir Şiva, Dharma;
2006 Mete KATİPOĞLU, Aşk Vebasının Dirilişi, Avrupayakası;
2006 Mıgırdıç MARGOSYAN, Tebih Taneleri, Aras;
2006 Miyase SERTBARUT, Piper Pa-25, Can;
2006 Murat ÇAVGA, Peymani, Selis;
2006 Murat DEMİRDÖĞEN, Kutsal Savaş, Karakutu;
2006 Murat İDE, Şeriatın Kestiği Yürek, Birharf;
2006 Murat ÜNVER-Özger NAYMAN-Selçuk KİRAZ, www.satrab.net, Asil;
2006 Mustafa BÜLBÜL, Merhaba Ses, İnkılâp;
2006 Mustafa ÇİFTÇİ, Aşkım Gözyaşı Oldu, Emre;
2006 Mustafa F. USTA, Kızılırmak'ta Gülbiçen, Ra;
2006 Mükerrem ÇETİNALP, Şahmeran ve Keje, Aktüel;
2006 Mülazım YILDIRIM, Bebek, Truva;
2006 Nazar Şara ŞATANA, Asar Şamil ve Rus Terzi, Truva;
2006 Nazım TEKTAŞ, Cengiz Han Cehennemden Gelen Adam, Çatı;
2006 Necati Ulunay UCUZSATAR, Dağların Gözyaşları, Derin;
2006 Necip KIYLANİ, Acıyı Kalbime Gömdüm, Beka;
2006 Nejat TURHAN, İstanbul Depremi, Romanevi;
2006 Nergiz TOKAY, Bombadaki Giz, Berçem;
2006 Nevres Kırdar PFISTER-Dilek KÖSE, Benim İçin Ağla, Gölge;
2006 Nurgün ERDİNÇ, Aşk Kusura Bakmaz, Düş;
2006 Nurten ERTUL, Kimlik, Nesa;
2006 Oğuz TÜRKKAN, Gökşin: Tunç Çağında Aşk, Altın;
2006 Osman AKALIN, Yükseklerde, Arka Oda;
2006 Osman PAMUKOĞLU, Ayandon, İnkılâp;
2006 Ömer ÇAVUŞ, Düşlerdeki Cellat, Emre;
2006 Ömer F. OYAL, Sürgün Ruhun Rüya Defteri, Literatür;
2006 Parla ŞENOL, Parlama Noktası, Gita;
2006 Pınar GEDİK, Herkesin Hikayesi, Kelebek;
2006 Remzi ÇAVUŞ, Hain Kim?, Yitik Hazine;
2006 S. Dursun KUVEL, Soylu Sessizlik, Elips;
2006 Saliha NİLÜFER, Sebastian Knight:
2006 Salim KÖSE, Kirli Sadet, Hayat;
2006 Sedef ECER, Hercai Fişek, Alkım;
2006 Selma GÖKÇEK, Yani İçimizdeki İyilik, İlkbiz;
2006 Selman KAYABAŞI, Türkiye'nin Gözyaşları, Truva;
2006 Selvigül ŞAHİN, Yusufhan, Nesil;
2006 Sema BEKMEZ, Ay Işığında Uçurum, Erişim;
2006 Sema KAYGUSUZ, Yere Düşen Dualar, Doğan;
2006 Serhat AYAN, Gizli Kadınlar Örgütü, Yakomoz;
2006 Serhat GÜNEY, Gezinti, Çengeliğne;
2006 Servet ERSOY, Yalnızlığın Madalyonu, Karakutu;
2006 Sevgi ÖZER, Yıldızlar mı Suçluydu?, Çınar;
2006 Sibel ERASLAN, Balık ve Tango, Dergâh;
2006 Sibel ORAL, Beni Beklerken, Goa;
2006 Sibel TÜRKER, Şair Öldü, Doğan;
2006 Sinan GÜRSOY, Yasemin Kurt Öldü, Kum;
2006 Stella M. TREVEZ, Söz Yaşlarım, Remzi;
2006 Süleyman YÜCEL, Yeleli Kurt, Karakutu;
2006 Ş. Adnan ŞENEL, Şafak Sözü, Elips;
2006 Şadiye Furkan DEMİRTAŞ, Sıla, Moralite;
2006 Şakir DOĞAN, Yaratıcım ve Ben, Kora;
2006 Şebnem YÜCE, 51 Leylakları, 47 Numara;
2006 Şerif KAPAN, Kapanmasın Kirpiklerin, Çengeliğne;
2006 Şevki İŞBİLEN, Hz. Davud'un Yıldızı, Karakutu;
2006 Tarkan BARLAS, Lanetli Oda, Everest;
2006 Teoman ŞİRİN, Costa Casinias'ın Sandalı, Liman;
2006 Toksöz B. KARASU, Yahudi Efendi, Everest;
2006 Tufan TÜRENÇ, Kısasa Kısas, Bileşim;
2006 Turgay FİŞEKÇİ, Hep Yanımda Kal, İnkılâp;
2006 Turgay GÜLER, Mehdix, Popüler;
2006 Tülay ARICI, Ben Bir Çiviyim, Saküder;
2006 Uğur ULUDAĞ, 3. Türden Yakın İlişkiler, Neden Kitap;
2006 Ümit Fehmi SORGUNLU, Gülün Müjdesi, Kaynak;
2006 Üstün DÖKMEN, Ladesçi, Sistem;
2006 Vecdi TAMER, Yoğun İyot Kokusu, Nergiz;
2006 Yaşar ERDİNÇ, Para Harekatı, Scala;
2006 Yeşim SOYDAN, İbreti Alem, Uydu;
2006 Yıldız RAMAZANOĞLU, Kırmızı, Selis;
2006 Yiğit KULABAŞ, Zamanya, YFK;
2006 Yunus Emre ALTANAY, Ses, Evreca;
2006 Yüksel AYAYDIN, Sırlar Gömülmeyi Reddeder, Babıali;
2006 Yüksel KOCADORU, Fatih ve Da Vinci, İm;
2006 Zafer ŞENOCAK, Tehlikeli Akrabalık, Alef;
2006 Zekeriya YILMAZ, On 7 İstanbul İçin Kıyamet Vakti, Karakutu;
2006 Zeki BÜYÜKTANIR, Madımak, Can;
2006 Zeynep KAYADELEN, Yitik Mevsim, Kaynak;
2006 Zübeyde MERT, Öte-Nazi Katliamın Tarihçesi, Cinius;
2006 Zübeyr TOKGÖZ, Küre, Elips;
2006 Zühal İZMİRLİ, Beylerbeyi'nden Yükselirken Hüzün, Neden Kitap.

Kaynak: (*) A. Ömer TÜRKEŞ; Hatırda Kalanlar; Radikal Kitap; 22.12.2006
A. Ömer TÜRKEŞ; Roman 'Fantazması' Radikal Kitap; 29.12.2006