17 07 2011

Hasan Özkılıç İle Yapılan Söyleşiler

Videolar

Haldun Taner Öykü Ödülü Töreni



                       CNN Türk - Karalama Defteri Programı
                      Haber Türk - Fihrist Programı
                      Haldun Taner Öykü Ödülü Töreni
                      TRT 2 - Göz Önünde Programı - 1
                      TRT 2 - Göz Önünde Programı - 2
                      TRT 2 - Göz Önünde Programı - 3
                      TRT 2 - Kültür Sanat Programı - 1
                      TRT 2 - Kültür Sanat Programı - 2

Gönlümün Şirazesi Bozuldu - SEDAT DEMİR  

‘Kuş Boranı’, ‘Şerul’da Beklemek’ ve ‘Orada Yollarda’ Bu üç kitabınızın ardından şimdi de okuru ‘Gönlümün Şirazesi Bozuldu’ adlı kitapla yeniden selamlıyorsunuz.


 

Evet, bu dördüncü öykü kitabım. Aslında yazıyla, yazmakla uğraşımın üzerinden çok zaman geçti; ilk öykünün yayımlandığı tarih 1974. Demek ki otuz dört yıl önce öykü yayımlamaya başlamışım. İlk kitabın yayın tarihi ise 1998. On yıl içinde dördüncü kitap. Zamana, yazı serüvenime baktığımda daha çok kitap çıkarmış olabilirdim, diye düşünüyorum. Otuz dört yıl ve sadece dört öykü kitabı… Uzunca bir dönem çeşitli nedenlerden dolayı, ara verdim, az yazdım. Bu yüzden olsa gerek hep bir telaş, geç kalmışlık hali içinde yaşıyorum, yazıyorum.


 

Öykülerin önemli bir kısmında anılarınızın izleri var. Sizce yazar, yaşamının ne kadarını katmalı öyküye?


 

Kitabın bir anlamda önsözü olan, “Onların Hikayelerine Dair” bölümünde öykülerin kendilerini yazdırış serüvenini anlattım. Bunların kimileri benim yaşamımdan izler taşıyordu, kimileri de dinlediğim başkalarına ait küçük küçük hikayelerdi. Kimi öyküler ise tamamen kurgu olan öyküler… Bunlar öyle hoş hikâyelerdi ki, yazılmadan önce, kimi sohbetlerde yazar arkadaşlarımla paylaştığımda, “Bunu mutlaka yaz,” diyorlardı. Uzun zaman yazamadım. Ama işte önsözde de anlattığım gibi bir rastlantı yazdırdı bu öyküleri. Aslında bunlar o uzun zaman diliminde, bilinçaltımda yazılmıştı da, demek ki bir biçimde tetiklenmem gerekiyordu, işte o gerçekleşti ve öyküler bundan sonra yazıldı… Yazar yaşamının ne kadarını öyküye katmalı sorusuna gelince, bence her yazarın yazdıklarında kendinden izler vardır. Olmaması imkansız gibi geliyor bana. Ama önemli olan, o yaşanmışlığı ortak bilince eklemleyebilmek. Yani yazdığınızın, yaşadığınız topraklarda sizinle birlikte yaşayan insanın serüvenine bir yerinden katılabilmesi; onunla aynı kokuyu, tadı, anlamı kazanmasıdır. Her okurun, yazdıklarınızda kendine ait birşeyler bulabilmesidir. Eğer hüzün varsa, eğer sevda varsa, umut varsa; velhasıl insana dair renk, koku varsa,  okuyucunun algısındaki aynı duygularla buluşabilmelidir. İşte o zaman okur metne kendi ürettiği bir metin gibi yaklaşacak; onunla bütünleşecek ve okurun bilincinde de serüven devam edecektir, diye düşünüyorum.     


 

 Her öyküye bir türkü ya da birer türküyle açılan, türküye karışan öyküler var bu kitapta. Bu ayrı bir okuma keyfi veriyor. Hikâyesinden bahsedebilir misiniz bize.


 

Öyküler adlarını aynı adla okunan uzun havalardan, ağıtlardan aldılar. Ancak,  öyküler bu ağıtların, uzun havaların hikâyelerini anlatan öyküleri değil tabii. Etkilenerek yazdığım öykülere önce ad oldular, sonra, öykü bir biçimiyle bu duygu yoğunluğuyla yazıldı. Öyküdeki kahramanların duygusal yanlarına, dostluk ve aşk ilişkilerine denk gelen sözleriyle, tınılarıyla öyküde yer aldılar. Bu biçim süreç içinde oluştu. Sevdiğim ve radyomun ayarlı olduğu iki radyo kanalı var. Biri, çalışırken hep açık tuttuğum TRT3 diğeri ise öncelikle yolculuklarda dinlediğim TRT4.  İşte yine bir yolculukta bu kanalda TRT’nin arşivinden derlenen ve otuz üç halk müziği sanatçısının okuduğu üç CD’de toplanmış kırk iki uzun havanın, bozlağın duyurusu yapılıyordu. Onların hemen hemen hepsinin, ta çocukluğumdan beri, okudukları türküler, uzun havalar, seslerinin özelliği kulaklarımda, gönlümde saklı durur hep. Aldım bu CD’yi ve çok eskilere gittim dinledikçe. Unuttuğum bir çok anı, yaşanmışlıklar, duygular; çocukluk arkadaşlarım, dostlarım, ilk sevdalar birer birer yeniden canlandı; yeniden yaşadım o günleri. Sanki yazacağım öyküler bugünü bekliyordu,  o önsözde de anlattığım gibi öyküleri bir çırpıda yazdım, trans halinde. Ondan sonra aylarca öykülerle boğuşup durdum. Daha önce yazdığım ve  Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmış olan “Gece Yolcusu” adlı öyküyü de, (öykülerin bütünlüğüne uyum amacıyla küçük değişiklikler yaptım) adının da, “Ela Geyik Gibi Boyun Sallarsın” diye  değiştirdim dosyaya ekledim. “Ahmedo Lo” adlı öyküye de Kürtçe bir ağıt olan “Ehmedo Roni” esin kaynağı oldu. Bu ağıtı genç şairlerden  Hakan Minaz Türkçe’ye çevirdi, ağıtın bu bölümü hem Kürtçe ve hem de Türkçe olarak kitapta yer aldı. İşte kitabın hikâyesi…      


 

İkinci öykünüzü Sadık Hidayet’e atfetmişsiniz. Bunun nedenini öğrenebilir miyiz?


 

“Diyarbekir Dolar Şimdi” adlı öykü biraz da Sadık Hidayet öykülerine nazire diyebileceğim, onun atmosferinde, onun esiniyle yazılmış bir öyküdür. Bu yüzden bu öyküyü Sadık Hidayet’e adadım. Bir de onun  yaşadığı coğrafyayı, atmosferi, kahramanlarını kendime hap yakın bulmuşumdur. Benim doğduğum coğrafyanın hemen ötesi onun ülkesi, İran’dır. Kurtuluş savaşından önce, Ermeniler’le yaşanan çatışmanın ardından, babamla halam,  (bu savaştan önce annesiyle babası ölmüş) iki yetim,  daha çocuk yaştayken kaçıp İran’a, sınırın hemen ötesindeki bir kente, “Maku”ya sığınmışlar. Yıllarca orada kalmışlar. Halam bir İran’lıyla evlenmiş. Şimdi bu kentte halamın çocukları, torunları yaşıyor. Babam sınırın o yanını anlattığında, bana bu yanı, “Bu Tay’ı” anlatıyor gibi gelirdi hep. İşte bu yüzden olsa gerek, Sadık Hidayet’le aynı coğrafyayı, aynı insanları, ortak acıyı, yokluğu, yoksulluğu anlattığımızı düşünüyorum. Kahramanları, onların dünyayı algılayış biçimi, kültürleri bana, benim doğduğum yerlere çok benziyor.  Onu her okuduğumda oralara, iki “Tay”ı da birbirine benzeyen sınıra gider gelirim. Evet, benim hayatımda, topraklarında aynı halkların yaşadığı; Azarbeycen Nahçıvan’ının, İran Azarbeycan’ının ve  Ermenistan’ın; bu üç sınırın  derin izleri var. Doğduğum topraklar bu üç ülkeye sınır. Kuzeye giderseniz Ermenistan’a, kuzeydoğuya giderseniz Nahçıvan’a ve doğuya giderseniz İran’a varırsınız. Dedim ya üçünde de aynı halkalar yaşamış ve hala yaşamaktalar. Hem de öyle çok uzak değil benim köyüme bu sınırlar. En uzak olanı altmış yetmiş kilometre uzaklıktadır. İşte bu topraklarda asırlarca birlikte yaşamışlar, her biri bana yakın hikayeler, yaşanmışlıklar anlatır. İşte bu yüzden, yakın sınırların öte yanında doğup, oraları yazmış olan, bir Samed Behrengi’inin, bir Anar’ın,  Sadık Hidayet’in, Furuğ’un anlattıkları hikâyelerde, şiirlerde aynı koku, aynı tad, duyarlık vardır. Ve hepsi de etimde, kanımda duyduğum sızılar, acılarla yüklüdür. Kendimi onların sürdürücüsü olarak görüyorum.     


 

‘Nalbant’, ‘Gönlümün Şirazesi Bozuldu’, ‘Ela Geyik Gibi Boyun Sallarsın’ ‘Baba Bugün Daldalanım’  adlı öykülerinizde, önceki kitaplarınızdan  farklı olarak köyden kente ya da kentten köye taşınan aşklar, yanı sıra diğer ilişkiler ve göçün açmazları var…


 

Fazla değil daha bundan otuz kırk yıl önce köyden kente, ekmek parası için gurbete  çıkan biri korkuyla, kaygıyla yolculanırdı. Eşinin, çoluk çocuğunun gözünde, bu gidiş daha çok babayı, oğlu yitirmek, kavuşamamak anlamı taşırdı. Ne olacaktı, “akibeti” kocanın, oğlun? Sağ salim geri dönebilecekler mi? Kim bilir, belki de  “gurbetelde hasta düşüp” bir garip olarak hastane köşelerinde öleceklerdi… Belki de bir şehirli kadın bulup, onunla evlenecek, sılada bıraktığı eşini, sevdalısını unutup gidecekti? Kim bilir?.. İşte böyle içinde acılar, hasretler, korkular taşıyan bir yolculuktu o dönemler çıkılan yolculuk. Bu korkularını, acılarını, kimsesizliğini, yokluğunu yoksulluğunu en çok türkülerle dile setirmiş Anadolu insanı. “Yarim İstanbul’u mesken mi tutun/ Gördün güzelleri beni unuttun,” demiş, yarinin vefasızlığını türküye dökmüş. “Hasta düştüm gurbetelde bir su verenim yok,” demiş, gurbetteki yalnızlığı, kimsesizliği böylesine çarpıcı bir söyleyişle dile getirmiş. Bir başkasında, yitirdiği yavrusunu komşuları da bulamayınca, Atatürk’ten medet ummuş: “Yavrum ateşine nasıl durayım/ Ya ben seni nerelerde bulayım/ Atatürk’e bir telgraf vurayım/ Yitirdim yavrumu yol kenarında.”  Böyle bir dünya vardı ve bugüne hiç mi hiç benzemezdi. Evet, şimdi yollar kısaldı. “Gurbet” o eski içeriğini kaybetti. Gurbet yok şimdi. Birçok şey yok insana dair. Şimdi hikâyeler biraz da tersine döndü. Köyde, kasabada yaşanalar sanki daha biraz insani. Ben hep gidiyorum, ve bu gidişleri özlüyorum, iple çekiyorum o zamanları. Bu yüzden olsa gerek yazdıklarımda öncekilerden farklılığın oluşu.      


 

Bütün yapıtlarınızda yoksulluktan, çaresizlikten, imkansızlıklardan, adet ve geleneklerin acımasızlığından, kavuşamamaktan bahsediyor anlattıklarınız, ya da acı sürprizlerle sonlanıyor. Biraz aile ilişkilerinin sıcaklığı rahatlatıyor okuru ancak kullandığınız dille kotarılmış müthiş bir hüznün gerçekliği, ustaca bir kurgunun gücü var. Toplumumuz, özellikle doğudaki halkımız için hayat bu kadar acı mı?*


 

Doğrudur, sıraladığınız nedenlerin bir sonucudur hüzün. Yokluğun, yoksulluğun, çaresizliğin olduğu yerde hayatın kendisi, insan; sevdaları, bütün ilişkileri hüzün taşır. O belki de bu olumsuzlukların süzülmüş hali olduğu için de gerçeğe çok yakındır. Acı çeken, sürekli hayatla boğuşan, geleceği olmayan, çatışmaların, savaşların içinde yitip giden insan hep hüzün kokar… Önsözün bir yerinde, bu öykülerin yazılış serüveni içinde; “İtiraf ediyorum, birçoğunda gözyaşlarımı tutamdım,” diye yazdım. Evet, o hüzündü, o acıydı, o çelik gibi gerçekçilikti bana bu duyguları yaşatan. Onları görüyordum, yazdıklarımı, hayatlarını, acılarını, çaresizliklerini, sevinçlerini ve yazarken de onlarla birlikte yaşıyordum… Hayat bu haliyle herkes için acı. Baksanıza bugünlerde yaşanana. Ülkenin her yeri, her gün yangın yeri. Acı ve gözyaşı. Ölüm sıradanlaştı. İnsana ait her olumsuz hal, yok edilme, tüketilme insanlığı ilgilendirmiyor artık. Evet, hayat acı, hem de duyarlı olan için kanıtan bir acı bu. 


 

Bugüne değin bütün yapıtlarınız öykü türünden. Diğer türlerin arasında öykünün sizdeki tanımı ve önemini merak ediyorum.


 

Her şeyin damıtılmış hali, yoğunluğu, saflığı bana çekici gelir. Sanki o yoğunlaşmış, azalmış, sıkılmış hal gerçeğine, özüne daha çok yakındır. Öykü benim için biraz da böyle bir biçim, böyle bir varoluş şekli. Yazarsam en yoğun, en çarpıcı olabileceğim tür. Sanki insanın halini en güzel biçimiyle öyküyle anlatacağım gibime gelir. Bir de benim tez canlı olduğumu, yerimde durmadığımı, hareketli olduğumu söylerler. Bunu da düşündüğümde öykü benim karakterime de en yakın tür gibi geliyor. Ben değil, öykü  ele avuca sığmaz bir türdür, bunu hissediyorum. Öykü, bazen bir fırtına gibidir, sert eser, savrulur, “boran” olur, bazen  sakin, durgun akan bir nehir gibidir; usul usul, derinden akar.    


 

Romanın ve öykünün özellikle son zamanlarda,  hızla toplumsal olmaktan bireysel bir çizgiye kaydığını söylemek mümkün? Bunun edebiyata etkisi sizce nedir? İdeolojik eğilim edebiyatta ne kadar yer almalı?


 

Tam böyle diyemeyiz. Özellikle seksen sonrası bir dönem, doksanların başına kadar böyle bir edebiyattan söz edebiliriz. Yine o dönemde öyküyle ilgili bu konu epey tartışma konusu olmuştu. Ama bence sonrasında bunu aştı öykü. Anacak roman için durum farklı. Roman çok yazılıyor, aklın alamayacağı kadar çok yeni roman yayımlanıyor her yıl. Orada durum ciddi olarak tam bir kaos hali. Kötünün iyiyi kovacağı durumu burada yaşanıyor. Bizde yazarlık, edebiyat geleneği alt üst olmuş durumda. Bizim gelenekte bir anlamda usta çırak ilişkisi vardı. Edebiyat dergileri çok önemliydi ve edebiyatın atölyeleriydi. Yazar önce oralarda yetişirdi, sonra kitaplaşırdı yazdıkları. Hemen aklıma, Selim İleri, Füruzan gibi yazarlar geliyor. Memet Fuat’ın çıkardığı Yeni Dergi’de yayımlamışlardı ilk yazdıklarını. Ardından öykü kitapları, romanları gelmişti. Bir çok yazar edebiyatta böyle yer almıştı. Sabahattin Ali, Sait Faik önce öykülerini Varlık’ta yayımlamışlardı. Ama şimdi bir bakıyorsunuz, adını hiçbir dergide, gazetede görmediğiniz birinin romanı çıkmış. Yayınevi bu yazarını sayfa sayfa ilanlarla, büyük övgülerle sunuyor okura. Roman sanattan çok, bir ticari meta olarak sunuluyor. Sanat geride kalıyor, para, kâr öne çıkıyor. Bu bence edebiyata büyük kötülük. Böyle bir okur yetiştirdiler.  Okuduğunun roman olduğunu sanıyor. Olumsuz olan bu.


 

Sizi okurken ister istemez aklıma Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Osman Şahin gibi romancılar ve öykücüler geliyor. Siz kendinizi bu isimlere ne kadar yakın buluyorsunuz?


 

O gelenekten beslendim, o geleneğin içindeyim, bu doğal. Önemli olan o çizgide kendi dilinizi, kendi biçiminizi oluşturabilmek. Bizim kuşak geleneği hep önemsedi. Geleneği hem iyi izledi hem de özümseyip kendi yazınını oluşturabildi. Biz şanslı kuşağız. Takipçisi olduğumuz gelenek dünya çapında, hatta onu da aşan yazarlardan; şairlerden, öykücülerden, romancılardan oluşur. Onlar hiçbir zaman kendilerini, adlarını yazdıklarının önüne koymadılar. Onların dünyayla, yaşanan adaletsizliklerle, insana yakışmayan düzenle sorunları vardı. Kendileri hep sonra geldi. Bu dünyayı yaşanabilir dünya yapmak, güzel bir hayat için yazdılar. Kavgacı oldular; korkmadılar, bunun için içeri düştüler, işkence gördüler, hatta öldürüldüler, ama vazgeçmediler ideallerinden, özlemlerinden. Her koşulda, her ortamda kavgayı bırakmadılar… Düşünebiliyor musunuz, siz okumaya, yazmaya başladığınızda böyle bir edebiyat dünyasıyla karşılaşıyorsunuz. Pırıl pırıl  bir edebiyat. Kimse oyun peşinde değil. Evet, böyle bir edebiyat ortamına ayak basıyorsunuz ve daha baştan sağlam basıyorsunuz toprağa. Bu büyük bir şans, olanak. İşte bunun için bizim kuşağın yazdıkları sözünü ettiğim kuşağa yakın ve onları çağrıştırır.


 

Siz sadece yazar yönünüzle değil, aynı zamanda edebiyat dergisi yayıncılığıyla da bir çok şey katıyorsunuz edebiyata. Sizce ülkemizde edebiyat dergiciliği hangi aşamada, özellikle yeterliliği açısından?


 

Önce hemen şunu söylemek isterim: Edebiyat dergiciliği şaşırtıcı boyutta zengin ve çeşitlik gösteriyor. Yüzlerce yazar, şiar gerçekten de Donkişotluk yapıyor. Edebiyat, sanat kültür dergilerinin sayısını açıklamak zor, bilmek imkansız, o kadar çok dergi çıkıyor, yayımlanıyor ülkemizde. Fanzinler var. Ben dünyanın başka ülkelerinde, özellikle Batıda böyle bir birikimin, üretimin olduğunu sanmıyorum. Çıkıyorlar, batıyorlar ve bir başkası, başkaları çıkıyor. Çok zengin, çok… İzmir’de, iki bin yılının Ocak ayında Agora’yı çıkarmaya başladık. Bu kentte yaşayan yazar, şair arkadaşlarla birlikte çıkardık. Altı yıl, 45 sayı çıktı Agora. İzmir’den çıktı ama Türkiyeli bir dergi oldu. Bir çok genç şair, öykücü ilk ürünlerini Agora’da yayımladı.


 

Edebiyat yapıtlarının sinemaya uyarlamalarını nasıl değerlendirirsiniz?


 

Önemli uyarlamalar yapılmış. Yılmaz Güney sinemacı olmadan önce iyi bir  öykücüydü, sinema sonra geldi. Onun her filmi aynı zamanda iyi bir hikâye. Sonra başka sinemacılar var. Bu yıl İzmir Öykü Günleri’nin teması “Öyküden Sinemaya” başlığını taşıyordu. Üç gün boyunca öykünün sinemaya uyarlanması hem sinemacılar hem de öykücüler tarafından tartışıldı. Orada ne çok öykünün, romanın sinemaya uyarlandığını gördüm ve gerçekten çok şaşırdım. Osman Şahin’den, Orhan Kemal’e, Necati Cumalı’ya, Yaşar Kemal’e, Ferit Edgü’ye pek çok öykü, roman sinemaya uyarlanmış. Bunların içinde kimileri uluslararası festivallerde ödül almış, yani ses getirmiş filmler. Dünya edebiyatında da önemli uyarlamalar var. Günümüzde de bu tür çalışmalar sürüyor.


 

Öykülerinizin sinemaya, hem de iyi bir yönetmen tarafından aktarılacağını duyduk. Bundan bize biraz bahsedebilir misiniz? Mesela senaryoya katkınız olacak mı?


 

Evet, bir öyküm, Şerul’de Beklemek adlı kitabımda yer alan “Adı Kargalarda Saklı” adlı öykü, genç yönetmenlerden Özcan Alper tarafından senaryolaştırıldı. Akara Sinema Derneği ile Kars Belediye’sinin ortaklaşa düzenledikleri Kars Öyküleri Senaryo Yarışması’ında Seçiciler Kurulu tarafından seçilen beş senaryo arasına girdi ve film Ozcan Alper’in yönetmenliğinde geçen ay Kars’ın bir köyünde çekildi. Bir diğer çalışma ise uzun metrajlı film. Erden Kıral, iki yıldır benim üç öykümden uyarlayacağı senaryo üzerinde çalışıyordu. Orada Yollarda adlı kitabımda yer alan “Güzel Günler İçin”, Kuş Boranı’ından “Bir Yanı Yaralı” ve bu kitapta bulunan “Kelkit’in Altı Bağlar” adlı üç öyküyü uyarlıyor. Film Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, İzmir Balçova’da bir de Alaçatı’da çekilecek. Erden Kral çalışmalarını bugünlerde bu mekanlarda sürdürüyor. Bence oyuncuları da çok iyi. Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen gibi oyuncular oynayacak filmde. Filmin şu an senaryo çalışmalarına ben katılmıyorum. Ancak çekim zamanında benden katkı isteyeceğini söylemişti, senaryo pek benim işim değil ama katkı sunmaya çalışacağım. Film Kültür Bakanlığı’ndan destek aldı. Filmi Mayıs ayı sonunda çekmeye başlayacaklar. Adı ise, üç öykünün ortak temasından çıkan bir ad,“Vicdan” oldu.

Sevgili Sedat, emek verip zaman ayırdığın, sorular hazırladığın için sana teşekkür ediyorum.

* Bu soruyu biraz kendim için soruyor gibiyim. Öykülerinizden bir okur olarak etkilendiğimi, öykü yazmaya çalışan birisi olarak onların kurulan gerçekliğine imrendiğimi söylemeliyim.


 

Sağ ol, umarım ben de öykülerini okurum, başarılar…  

 

 

Hasan Özkılıç - NOTOS ÖYKÜ

İlk öykü kitabını 1998’de, 47 yaşında yayımlamışsın. Bunca gecikmenin nedeni neydi?


12 Eylül’de ve sonrasında, doksanların başına kadar öyküden kopuş söz konusu benim yazarlığımda. Edebiyattan değil, okumaktan, izlemekten de. Yayınlamaktan, kısmen yazmaktan. Dergilere göndermedim. Öyküye pek yüz veren de yoktu. Bunun etkisiyle, öznel bazı nedenlerden, uzak durdum öykü dünyasından.  Öykü dünyasının hareketlenmesi, (bunda Memet Fuat’ın etkisi önemli) yeniden beni yazmaya, yayınlamaya yöneltti. En önemli neden bu.


Oysa o yıllarda ilk kitaplar daha kolay yayımlanıyordu...


80’lere kadar kitap yayımlamayı hiç düşünmedim. Daha zaman var, diyordum. Yeterli bulmuyordum yazdığım öyküleri… Kolay yayımlanmaya gelince, pek de kolay değildi, diye düşünüyorum. Sanki bugün daha kolay. Yayınevi çok azdı… Ayrıca kitap ayılmamak bana hep uzak görünürdü. İlk kitabım, “Kuş Boranı” nı da ben götürmedim İnsancıl Yayınları’na. Cengiz Gündoğdu önermese, kimbilir daha kaç yıl kitapsız kalacaktım.


Yirmi iki yaşında yayımlanan ilk öykülerini şimdi nasıl değerlendiriyorsun?


Şimdi başka türlü yazardım. Sıcak öyküler, dönemin duygularını, duyarlılığını taşıyor. İlk göçen “gurbetçi”leri anlatmışım, onların ekmek kavgasını daha çok. Dediğim gibi, öz çok değişmese de, daha farklı yazardım.


Iğdır’ın senin için anlamı nedir?


Soluk aldığım, yenilendiğim, kendimi bulduğum bir güzel kent, bir güzel coğrafya. Beni sürekli besleyen kaynak. “Gitmek” isteği duyduğumda aklıma ilk gelen “yer”, “Doğu”.


Yaşadıklarını yazmak ve sonrası...


İlk öykü denemeleri, heyecanı, yaşadıklarını yazmak… Orada dönüp dönüp yaşadıklarını yazarsın. Sonra sonra azalır. Özellikle çocukluk dönemi. En güzel, en yoğun imge… bırakmaz peşinizi. Hep kalemin ucundadır. Yazmaya oturduğunuzda  biryerlerden kafasını uzatır, “Ben buraydım,” der. Tabii ki ustalık döneminde dış dünya, başkalarının hayatını kurgulamanın, yazmanın doyuruculuğu, verdiği güven başkadır. Orada yazar olduğunuzu, ürettiğinizi, yarattığınızı duyumsarsınız.


Öykü ya da edebiyat dergileri olmasa, ne eksik kalır?


Olmazsa olmaz… Edebiyat eksik kalır, sanki hayat eksilir, yazarlar eksilir. Bir yazarın diğerinden haberli olmaz, öyküler de habersiz kalır…


Agora’nın işlevi neydi?


Çıktığı ilk birkaç yılda, İzmir’de tek edebiyat sanat, kültür dergisiydi.  2005’in sonuna gelindiğinde, yayımlanması durduğunda; birçok öykücünün, şairin, denemecinin, felsefecinin, ressamın, kitap tanıtımlarında, arka kapaklarında, söyleşilerinde; yazdıklarını, çizdiklerini yayımladıkları “Agora”ydı. Birçoğunun ilk şiirlerini, öykülerini yayımladıkları dergi. 


Öykü ne işe yarar?


Şunu yapabilir: Bir okur yazarına yaklaşıp: “Kitabınızı okudum, otobüste, yolculukta. Kitaptaki … öykü beni çok etkiledi. Çünkü babam yeni ölmüştü, ben yoldaydım…”


Öykü ile toplumsal eylem arasındaki ilişki.


Öyküyle toplusal eylem arasında pek ilişki yok gibi. Bunu en çok şiir için söyleyebiliriz, diye düşünüyorum. Öykü de şiire en yakın tür ya, belki de ne kadar yakınlaşırsa o kadar ilişki söz konusu olabilir.


Yazar olarak yaşamak ile siyasal düşüncelerini yanında taşıyıp bağdaştırmak olası mı?


Olması gereken bu. Yazarın siyasal düşünceden arınmış olabileceği mümkün değil. Hani ünlü söz vardır ya, “Tarafsız olmadığını söylemek de taraf olmaktır”. Siyasal düşünce taraflılığı gerektirir. Bir siyasal düşüncesinin olmadığını söyleyen yazar, aynı zamanda tarafsız olduğunu da söylemiş olur ki, mümkün değil.


Doğu nedir?


İnsana ait güzelliğin, coşkunun; doğaya ait görkemin imgesi. Destanın, söylencenin, masalın, Denbej’lerin, hikâye anlatıcıların, Âşık’ların yatağı… 


Doğu’nun taşıdığı anlam öykü yazmayı kendiliğinden kolaylaştırıyor mu?


Batı’da yaşayan yazar için, geldiği yerde, geçmişinde Doğu varsa, bir yere kadar evet. Yalnız başına Doğu, yetmez. İnsana, Doğu’ya bakış önemli. Batı düşünce biçimiyle, Doğu imgesi, doğallığı, gizemi birleştiğinde ortaya çıktığında, yazılan daha başka güzellikler, duyarlıklar, duygular taşıyabilir. Kolaylaştırır mı? Böyle denilmez, zenginleştirir, bir şans verebilir.


Usta olarak bildiğin öykücüler oldu mu?


Benim kuşağım, 70’lerde öykü yazanlar, üç büyük ustasız: Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Sait Faik’siz başlamamışlardır yazmaya. Önce onlar, sonra başka öykücüler de tabii, yabancı yazarlar da.


Ne öğrendin onlardan?


Önce öyküyü sevmeyi. Yüreğinde bir başka yere koymayı, onunla hayatın anlam kazandığını, güzelleştiğini kısacası “insanlaştığını”. Sonra insanı sevmeyi. Emeği ile var olanları, hayatın en renkli en güzel insanlarının yaşamını… Yazarsam, nasıl yazacağımı.


Kuş Boranı da güzel kitaptı, ama Şerul’da Beklemek bambaşkaydı...


Evet… Şerul’da Beklemek çok sevildi. Belki de o kitapta çocukluk, Iğdır, Aras’ın her iki yanı, (O tayı, bu tayı), Doğu ve kar imgesi; doğa, hayvanlar çocuk ilişkisi; birkaç öyküde ‘atlar ve çocuk’ sevdasının öne çıkması ve çocukta var olan  “masumiyet”, kirlenmemişlik…Bunlar sevdirdi kitabı, diye düşünüyorum.


Orada Yollarda da ikisinin arasında mı?


Bilmiyorum…Okur penceresinden bakarsak, tam da böyle değil. Okundu, etkilenen okurlar bunu söylediler. Daha çok yazarlar, eleştirmenler böyle bakıyor.


Şerul’da Beklemek’in Can Yayınları’ndan yayımlanması, Hasan Özkılıç’ın rüştünü ispat etmesini mi sağladı?


Yayınevi önemli tabii. Ama belli olmazdı. Bence kitap önemli ve de yazdıklarınız. İkisi bir araya geldi mi, yazarı bir yere taşıyor iyi yayınevi. Can gibi yayınevleri de zaten yazdığınız öykü, roman her neyse bu düzeye ulaşmamışsa yayımlamıyor. Şerul’da Beklemek’in Can Yayınları’ından çıkması onun şansını daha çok arttırdı tabii. Ayrıca, Erdal Öz’le bunları yaşamak, paylaşmak benim için büyük şanstı. O Şerul’da Beklemek’i çok sevdi. Özellikle, “Atımla Ben” adlı öyküyü çok seviyordu. Hâlâ öldüğüne inanmıyorum, sanki bir gidişimde onu odasında, bilgisayarın başında çalışırken bulacağım. 


Bir kitabın hangi yayınevinde yayımlandığı niçin önemli?


Anlattım. Ayrıca ekonomik olanakların varlığı, tanıtımı, dağıtımı, kısacası kitabın okura ulaşmasını sağlıyor.


 


Öyküde en önemli öğe nedir?


İnsan. Önce insan olacak. O yoksa, yani insana ait derdiniz yoksa, onun hayatı, onun trajedisi, onun sevdası, onun mücadelesi; yokluğa, yoksulluğa, kötü dünyaya, güzel bir gelecekten, güzel bir dünyadan yana kavgası… Bu duygularla, insanı sevmek, doğayı, canlıyı, cansızı sevmek duygusuyla yazılmamışsa, eksiktir… Sonra dil, yazarın sesi, öykünün sesi, canlı bir varlık gibi, kendi olabilen, kimseye benzemeyen öykü. Kişiliği olmalı öykünün, kişilikli bir öykü iyi öyküdür.   


Eski kuşaklardan usta olarak seçtiğin yazarlar.


Sözünü ettiğim üç büyükler, bir de 50 kuşağı yazarları: Erdal Öz, Demirtaş Ceyhun, Adnan Özyalçıner, Ferit Edgü gibi, yazarlar.


Kendi kuşağından ve en genç yazarlardan sevdiklerini söyleyebilir misin?


Cemil Kavukçu başlı başına bir çizgi. Osman Şahin hep iyi, usta öykücü. M. Sadık Aslankara, hem öykülerinden hem de öykü üzerine yazdıklarından genç öykücülerin çok şey kazanacağı bir yazar. Faruk Duman da sağlam, kendi dilini, kendi biçimini yaratmış bir öykücü. Behçet Çelik, Sema Kaygusuz, Ahmet Büke, Karin Karakaşlı ve daha birçok genç öykücü…


Edebiyat iyiye mi gidiyor, kötüye mi?


Edebiyat iyisiz yaşayamaz. Var olmak için “iyi” olmak, “iyi”den yana olmak zorundadır. Bazı dönemler, 12 Eylül sonrası gibi dikta dönemlerinde olduğu gibi, kötüye gidebilir. Ama eninde sonunda yolunu bulur, dikilir ayağa. Şimdi de en güzel dönemini yaşıyor bana göre. Orhan Pamuk’la Nobel bile geldi, bundan iyi olabilir miydi? 


Urla’da yaşıyorsun. Zorunluluktan mı, istediğin için mi?


İstediğim için. Hep İzmir’in biraz uzağında, taşra izleri de taşıyan bir kentte yaşamak istemiştim. Urla bunun için en uygun bir yer.


İzmir İstanbul’a göre taşra sayılıyor. Taşrada yaşamak yazarlığını nasıl etkiledi?


İzmir’e taşra denir mi? Buna pek katılmıyorum. Belki Urla için böyle söylenebilir. Bunu görüyorum, burada, yaşıyorum, hissediyorum. Büyük kentte yaşadıktan sonra taşraya gitmek, bu duygu, bu atmosfer içinde olmak benim için hep verimli olmuştur.


İstanbul’da yaşasaydın, neler değişirdi?


İstanbul’a yılda birkaç kez geliyorum. Yaşayamayacağımı düşünüyorum. Sanki yazamazdım, hep kaçmayı planlardım.


Bundan sonrası için tasarıların neler?


Yeni kitabı, yani dosyayı, yayınevine verdim. Adı tam netleşmedi. Birkaç isim var,  büyük olasılıkla,“Su da Yandı” olacak… Bir de ilk kitabın, “Kuş Boranı”nın ikinci baskısı söz konusu. Bilgisayarda kayıtlı değil, yeniden giriyorum bilgisayara, ufak tefek değişiklik yapıyorum. Kuş Boran’ı iyi dağıtılmadı, bu anlamda iyi olacak yeni baskısı. Bir de başlanmış, epey yol alınmış bir roman var. Ne zaman biter, nasıl olur bilmiyorum. Zaman gösterecek. 

 

 

22
0
0
Yorum Yaz