01 12 2010

HİDAYET KARAKUŞ’LA ‘ŞEYTANMİNARELERİ’NE DAİR

HİDAYET KARAKUŞ’LA ‘ŞEYTANMİNARELERİ’NE DAİR

 

 

                                                                                                             Bahri KARADUMAN

                                                                                                     bahrikaraduman@hotmail.com

 

  • Sayın Hidayet Karakuş, Türk romanında ilkler vardır: ilk yazınsal roman, ilk tarihsel roman, ilk köy romanı gibi. Şeytanminareleri(*) de bu ilklerden biri. Romanınızda Türk anlatı geleneğinden özellikle meddah ve orta oyunu anlatımından yararlanıyor, Kemeraltı kahvehanelerini “palanga” olarak kullanıyorsunuz. Ayrıca “Karanlıkta kara karınca, öldüreni belirsiz öldürümler, kuşlar bile kalkarlar şafakta, koşarlar kuş akıllarıyla, büyük bir yenginin yürek yeğniliği” gibi Dede Korkut’ta görülen assonans ve aliterasyonlu şiirsel anlatımlar var. Bu biçemden başlayalım. Romanın büyük bir bölümünde çağdaş roman dili değil de niçin böyle bir anlatım? Geleneksel anlatım olanakları, yeni Türk romanı için bir öneri mi?

 

               - Biliyorsunuz, biz romanı batıdan aldık. Roman batıda kendi anlatım biçimini

               yaratarak gelişir. Bizde yazılan romanlar, bizim toprağımızın, bizim insanımızın konularını

               da işleseler biçim olarak özellikle klasik romanın izinden gider. En özgün anlatım biçimiyle

               farklı olmak için ortaya çıkan romanlarda bile batı romanının biçimsel özellikleri kadar

               biçemsel niteliklerini buluruz. Bu nedenle ben, anlatım biçimiyle de biçemiyle de bizden

               olanın peşine düştüm. Türk anlatı geleneğiyle bir roman kotarılabilir; kotarılmalı diye

               düşündüm. Bu bağlamda sözlü geleneğin en özgün örnekleri olan meddahlık, ortaoyunu

               gibi anlatı örnekleri yanında Binbir Gece Masalları’nın da önemli bir olanak olduğunu

               gördüm. Bu anlatı olanağını çağcıl bir acıyı, Binbir Gece Masalları’nda anlatılan aşklara

               benzer bir aşkı anlatmada kullandım. Bilmiyorum belki benden önce de benzer bir yolu

               izleyen vardır. Bu zor da değil. Aklın yolu birdir, derler. Bunu pek çok yazar

               düşünebilir. Yeter ki bizden olanın peşine düşsün.

 

               Dede Korkut’ta gördüğünüz uyaklı, yarım uyaklı söyleyişler yazarken biraz da

               kendiliğinden çıktı sanırım. Diyebilirim ki siz dile getirinceye bunun ayrımında değildim

               ama bunu sağlayan Türkçenin ses özellikleridir. Şiire çok yakın bir dildir Türkçemiz.

               Dilimiz sessel bir dildir. İnsan, Türkçe yazarken yazdığı sözcüklerin ses yankısını beyninde

               duyabilir. Ben hep içimde biri konuşuyormuşçasına yazdım romanı. Beybaba ya da bir

               diğer adıyla Meserret Masalcısı içimde çok canlıydı. Sesi kulaklarımda hâlâ ama o ses

               gerçekte aşkı da acıyı da konuşan Türkçenin sesidir.

                                      

  • Diğer önemli yenilik de “ve” bağlacını hiç kullanmamanız. Dikkat etmeyen okur, sanırım bunun ayırdına varamaz. Anlaşılıyor ki Arapçadan aldığımız bu bağlaca gereksinmemiz yok. Amacınız bu gerçeği vurgulamak diye düşünüyorum. Doğru mu?

        

            - ‘Ve’ bağlacı Türkçenin akıcılığına engel bir bağlaçtır. İster konuşurken ister yazarken 

            kullanılsın kullanıldığı yerde duraksatır okuyanı. ‘Ve’ bağlacının gereksiz olduğunu ilk

            söyleyen, bu bağlaca Türkçenin gereksinmesi olmadığını belirten Ataç’tır biliyorsunuz.

            Onun etkilediği yazar kuşağı, özellikle 1950 öykücüleri ‘ve’ye pek yüz vermediler. Özellikle

            Erdal Öz’ün öykülerini bu bağlacı kullanmadan yazdığını biliyoruz.

         

             Okurlar, Şeytanminareleri’nde ‘ve’ bulamayacaklar. Bu benim bilinçli bir seçimim. Okurlar

             bu bağlacı kullanmadığımın ayırdında olmazlarsa Ataç’ı da Erdal Öz’ü de beni de haklı

             çıkarırlar. Koca bir romanda ‘ve’nin yokluğunu duyumsamamak Türkçenin bu bağlaca

             gereksinmesi olmadığının kanıtı olmaz mı?

 

  • Romanınızda “ötelemek, anlak, doyunma, giyimci, aradalık, sağaltım, tutarak, düşlem, yoşumak, duyunç, yönelge, alaysama, şaşırtı, avlak, ürkü, tecimen, ezinç, giyit, sürem, alnaç, yağanmak, saltık” gibi az kullanılan, birçok yazarın kullanmakta güçlük çektiği sözcükleri  çok doğal bir akış içinde ustalıkla kullanıyorsunuz. Arı bir Türkçeyi içselleştirmek bilinçli bir çaba mı yoksa belli bir süreç mi gerektiriyor?

 

- Öğrenciliğimden beri bilinçli bir Türkçe sevgisiyle yazdım. Hep ‘Türkçesi varken’ yabancı kökenli sözcükleri kullanmamak gerektiğini düşünerek yazdım. Bu, hem bir ulusal bilinç sonucuydu, hem Türkçenin engin, güçlü yapısını kavramanın, dilimizin anlatım olanaklarının sonsuz denecek kadar bol olduğunu görmenin sonucu. Biliyoruz ki bir yazar önce ulusal diliyle vardır. Ulusal dilin gelişmesi, anlatım olanaklarının, sözcük dağarının genişletilmesi o ulusun yazarlarının, ozanlarının, bilim insanlarının öncülüğünde mümkündür. Dilbilimciler, yazarların, ozanlarının dillerini inceleyerek bu gelişmeleri saptayabilirler. Bu bağlamda yazmak, yalnızca birtakım bireysel ya da toplumsal sorunları dile getirmek demekse aynı zamanda dilin anlatım olanaklarını geliştirmek yükümlülüğüyle, dili gelecek kuşaklara en arı, en güzel biçimde ulaştırma görevini de yükler yazara, ozana. Bu bakımdan Mustafa Kemal’imizin bir dilbilimci denli bilinçli atılımıyla gerçekleştirilen Dil Devrimi, dilimizin kimliğini kazanmasında çok büyük görev yapmıştır. Son yıllarda yazıklandığım en önemli konu, genç kuşakların Dil Devrimi’nin verimlerinden habersiz olmaları, dille düşünce arasındaki bağın önemini yeterince görememeleridir. Bakıyorsunuz gencecik bir ozan dedesinin bile artık kullanmadığı eski sözcüklerle ya da yarım yamalak öğrendiği bir yabancı dilin kavramlarıyla şiir yazmaya uğraşıyor. Yapay şiirler çıkıyor ortaya; hazır çağrışımlarla yaratılan imgeler, dizeler daha başlangıçta yaşlı doğuyor.

 

Şeytanminareleri’nde sizin saptadığınız sözcükler benim dağarımda bulunan sözcüklerdir. Bunların kimilerini annemden, köyden taşıdım. Gündelik yaşamımda da kullanıyorum yıllardır. Türkçe oldukları için dilin dolaşımında olmaları gerektiğini düşünerek yazdım. Bu aynı zamanda bir öneridir elbette. Yağanmak, yoşumak, doyunma, avlak… bunlardandır. Öteki sözcükler Dil Devrimi’nin dilimize kazandırdığı sözcüklerdir ki pek çok yazıda, romanda, öyküde kullanılmışlardır.

 

 

  • Romanın içeriğine gelmek istiyorum. 2 Temmuz 1993 önemli bir tarih. Sivas Kıyımı toplumumuz için yürek yarası. Bu yara önce şiirinizi etkiledi, Ateş Mektupları’nı yazdınız. Şimdi de romanınızın çıkış noktası. Bir daha yaşanmamasını dilediğimiz bu gerçek, kişiliğinizi, sanatçılığınızı nasıl etkiledi? Bu romana nasıl yansıdı?

 

- Toplumsal sorunlara karşı öğrenciliğimden beri duyarlı olduğumu düşünmüşümdür. Bu beni hep okumaya, yanlışların üzerine gitmeye, onları ortaya çıkarmaya, karşı çıkmaya götürdü çalıştığım yıllarda da. Yazarken de yanlışların, toplumu sarsan derin acıların dile getirilmesi gerektiğini elbette hiç unutmadım. Kişiliğim yalnızca Sivas Kıyımı’yla oluşmadı elbette ama umuttan umutsuzluğa savrulan bir ruh depremi yaşadığımı, yaşadığımızı da gözlemledim bu olaydan sonra. Toplumsal bir karanlık korkusu sardı çevremizi. Aydınlar, kendilerini aydın görenler, o günlerden sonra hep bir çıkış yolu aradılar, düşündüler. Ülkenin siyasal çatışmalar döneminde ayrı kamplarda olanlar bile Cumhuriyet’in varlığının tehlikede olduğunu görmenin ürküsüyle bir arada görünmeye başladılar. Bu, bir aradalık yeni arayışlara yöneltti toplumu. Ancak olayları geçmişte sınıfsal bir açıdan bakarak değerlendirenlerden kimileri,  giderek okyanus ötesi tasarıların tuzağında bilime, bilim namusuna, insanlık onuruna aykırı gelişmelere alkış tutarken bir kesim sözünü ettiğim umutsuzluk çemberinde kıvranmaya başladı. Oysa gücün kendi ellerinde olduğunu bilmeleri gerekirdi bu insanların.

 

Öte yandan halkımız da aydınlar da çoğunlukla Sivas’ta yalnızca otuz yedi canın gittiğini düşündü; eski bir başbakanın yaklaşımıyla bir futbol karşılaşmasında da bundan fazla insan ölmüştü; öyleyse konuyu büyütmeye gerek yok, diye kanıksamaya başladılar. Oysa gerek bireysel anlamda, gerek toplumsal açıdan olayın derin etkileri hâlâ yaşanıyor. Sivas Kıyımı’ndan yaralı kurtulanlardan, yarasız kurtulanlara dek hepsinin yaşamlarında bir daha eskisi gibi olmayacak zamanlar yaşandı, yaşanıyor. Şeytanminareleri’nde, bu bakımdan görülmeyeni anlatmaya çalıştım. Toplumun çıplak gözle göremediği, gazetelere, televizyonlara yansımamış, bireyi kendi çeperinde yakıp kül eden gerçekliği göstermek istedim okura.

 

  • Şeytan Minareleri’ndeki “Dinlemek ruhu yatıştırır; beyni eğitir; bilgiye kapı açar. Dinlemek yeniler seni, Değiştirir, varlık bilincini, esenliğini, zamanını yeni anlamlarla donatır.” sözleri topluma önemli bir ileti. İnsanların bilinçsizce konuştuğu, okumadığı, özellikle de giderek yozlaştığı bir toplumda yaşıyoruz. Roman kahramanı Meserret Masalcısı, anlattıklarıyla bu çarpıcı gerçeği somutlaştırıyor? Romanda ipuçları verilen çözümü okura bırakmak doğru olur ama eklemek istedikleriniz de olabilir. Bu konuda neler söylersiniz?

 

- Ben toplumumuzda kişilerin birbirlerine sağır olduklarını düşünüyorum. Kimsenin birbirini dinlemeye ne niyeti, ne sabrı, ne kültürü var. Yaşanan tam anlamıyla bir curcuna. Kim ne diyor, öteki ne anlıyor, kimse açıklayamıyor bu durumu. Zaten anlaşmazlıklar da buradan çıkıyor.

 

Bu bir eğitim işi elbette ama roman, öykü, şiir, deneme… okumak da bir eğitimdir. Bu anlamda istedim ki dinlemek üzerine okur biraz düşünsün. Dinlerken kazanacaklarının ayrımına varsın. Gerçeği yalnızca kendi kafasının içindeki sanmasın.  Okumayan kişilerin

açmazı her zaman büyüktür. Okuyanların kendi çıkış yollarını üreteceğine, okurların dinleyerek de okumak kadar yaşamlarına değer katacağına inanıyorum.

 

Yazarken kendiliğinden çıkan bu durum sanırım bende uzun bir birikimin sonucuydu. Bilmem işe yarar mı?

 

  • Şeytanminareleri’nde anlatılan acının yaşandığı yer ayrı, anlatıldığı yer ayrı. Sivas’tan

            İzmir’e, İzmir’de de Karşıyaka’dan Kemeraltı’na uzanan anlatı mekânları görülüyor.

            Sizde Kemeraltı özel bir çevre sanıyorum. Daha önce de sanırım 1980’lerin başında

            Kemeraltı Şiirleri’yle bu özel ilginiz ortaya çıkmıştı. Romanın bölümlerinin başına

            koyduğunuz dizeler de çoğunlukla Ateş mektupları’yla Kemeraltı Şiirleri’nden seçilmiş. Sizi

            Kemeraltı’na çeken, Beybaba’yı orada dolaştıran nedir?

 

            - Kemeraltı Şiirleri, 1982’de yayımlanmıştı. O yıllarda da Türkiye’nin ekonomi politik

            ortamının somut örneği bana hep Kemeraltı görünmüştü. İstanbul’da Mahmutpaşa,

            Ankara’da Samanpazarı, Adana’da Mısır Çarşısı… gibi yerler en canlı tecim yerleri değil

            midir? Kemeraltı’nda her gün yüz binlerce insan dolaşır, alış veriş eder, yer içer, kendini

            arar. Benim için Kemeraltı bir masal evrenidir. Bu yüzden Binbir Gece Masalları’nı okurken

            de gözümün önünde hep Kemeraltı’nın gizemli dünyası canlanmıştır. Tarihsel geçmişiyle,

            yapılarının özgünlüğüyle, insanlarının yaratıcılığıyla eşi bulunmaz bir yerdir İzmir’in içinde.

            Acılarıyla boğuşurken kendini evden dışarı atan Beybaba için oradan daha güzel sağaltıcı bir

            dünya düşünemedim. Biliyorsunuz, Karşıyaka’daki çarşıya açılan sokaklardan birinden çıkıp

            gelen Beybaba, Kemeraltı’na gelmeden öyküsüne başlayamaz. O bir masal kahramanıdır

            aynı zamanda. Aşkının başladığı yer de Kemeraltı’dır. Hem geçmişini arar bir bakıma, hem

            acılarını sözcük sözcük, kendi törensel alışkanlıklarıyla kimseden bir şey beklemeden

            anlatmaya girişir. Belirlenmiş bir erekten çok Beybaba’ya yakışan, onun geçmişiyle

            bütünleşen bir evren olarak Kemeraltı, biraz da kendiliğinden romanın çevresini oluşturdu.

 

          

 

  • Romanda Masalcı, öykülere vuruyor kendini. İçinde bir ırmak gibi çağlayan anıları boşaltmak istiyor. Burada Hidayet Karakuş, roman kahramanıyla özdeşleşiyor. Mahir’den Masalcı’ya uzanan çizgide ölümsüz bir aşk, ayrılık, özlem ve Sivas Kıyımı’nın travması var. O cehennemden son anda kurtulan bir yazar olarak Şeytanminareleri, bu boşalma için yeterli mi yoksa devamı başka bir romanla gelecek mi?

 

- Şeytanminareleri’nin yazılma süreci çok uzundur. Yazmayı o yıllarda düşünmüştüm ama Sivas Kıyımı’nın tozu dumanı dağılmadan yazmak da istemedim. İnsan yazıp içindeki acıyı bir an önce atmak ister, bu bir kendi kendine sağaltım yoludur genellikle. Ancak ben yazmak istedikçe acı derinleşti. Zaman uzadıkça hem biçim, hem biçem arayışı ayrı bir acı yarattı.

O nedenle de aradan geçen on altı on yedi yıl hep diri kaldı içimde.

 

Bundan sonra bitecek mi? Aksine o acı, sanırım şimdi daha bir somut, daha bir kanatıcı oldu bu romanla birlikte. Yakılan, yakılmak istenen, olayın şaşırtısıyla okuma yazmayı unutan arkadaşlarımızın, onların yakınlarının kendi başlarına verdikleri yaşam savaşı  unutulmamalıydı. Onlar için yazdım, kendimi hep sanki bu işin dışındaymışım gibi düşünmek istedim yazarken ama yer yer yazmayı bırakıp evin içinde deli deli dolaştığım oldu. Aynı izlekte yeni bir roman beni gerçekten sağaltır mı dersiniz?

 

 

------------------------

 

(*) Şeytanminareleri, Hidayet Karakuş, Cumhuriyet Kitapları, Temmuz 2009

 

Not: Bu söyleşi 15 Nisan 2010 Cumhuriyet Kitap’ta yayımlandı.

28
0
0
Yorum Yaz