25 04 2011

Kalem benim 'kale'm!..

Kalem benim 'kale'm!..

CHP İzmir milletvekili adayı Balbay, seçim bölgesi İzmir'de 'mektupla basın toplantısı' yaptı.

Cumhuriyet

 

Ege Bürosu- CHP’nin İzmir 2. bölge 2. sıra adayı, gazetemiz yazarı Mustafa Balbay, seçim çalışmalarına “basın toplantısıyla” başladı. Silivri’de tutukluluğu 782 gündür süren Balbay, İzmirli gazetecilere gönderdiği mektupta, İzmir için duyduğu heyecanın kenti mecliste temsil etme süreciyle sönmeyecek bir ateşe dönüştüğünü kaydetti. Seçilmesi durumunda kalemini bırakmayacağını kaydeden Balbay, “Kalem, benim ‘kale’m” dedi.

“Sevgili İzmirli meslektaşlarım” diye başlayan mektubu CHP İzmir İl Başkanı Tacettin Bayır okudu. Siyasal kimliğiyle gazetecilere ilk selamı vermek istediğini söyleyen Balbay, İzmir’in kendisi için “meslek heyecanının doğum yeri” olduğunu belirterek, mektubunda şunları kaydetti: “Hiç sönmeyen o heyecanım, İzmir’i mecliste temsil etme süreciyle birlikte daha da katlandı, hiç sönmeyeceğine inandığım bir ateşe dönüştü. Hapishaneler için söylenen sözlerden biri şudur: ‘Hiçkimse, hapishaneye girdiği gibi çıkmaz’. İki yılı aşan Silivri zindanında özüm hiç değişmedi ama, elbette öğrendiğim, yaşadığım çok şey oldu. İzmir’de noktaladığım üniversite yaşamımdan sonra ikinci bir üniversite idi dersem, abartmış olmam. Ama pahalı, bedeli ağır bir üniversite.”

İzmir basınında kendisiyle ilgili çıkan haberleri izlediğini kaydeden Balbay, bunları “dost eli” olarak değerlendirdi. Balbay, mektubuna şöyle devam etti: “Silivri’de beni ayakta tutan unsurların başında yazı yazma duygusu geliyordu. O nedenle siyasi yaşamda da mesleğimi bırakmayı düşünmüyorum. Kalem hep yanımda olacak. Kalem, benim hiç teslim olmayacak ‘kale’m.”

Siyaseti kesinlikle bir “sığınma” ya da “hapisten çıkma aracı” olarak görmediğinin altını çizen Balbay, bu anlamda kendisi için 13 Haziran’dan itibaren yeni bir mücadele sürecinin başlayacağını vurguladı. “Siyaseti, bana yönelik siyasal saldırıya hukuk ve demokrasi zemininde karşılık verme yöntemi olarak görüyorum” diyen Balbay, mektubunu “Haziran’da buluşmak umuduyla” diye noktaladı. Daha sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bayır, Balbay’ın seçim bölgesindeki ilçelere özel göndereceği mektuplarla seçim çalışması yapacağını söyledi. Toplantıya katılan 1. bölge 2. sıra adayı eski AİHM yargıcı Rıza Türmen de seçilmesi durumunda Balbay’ın tutukluğunun “doğal olarak” sona ermesi gerektiğini kaydetti. Türmen, “Balbay’ın yargılanması henüz bitmedi. Dohal olarak masumluk karinesinden yararlanır. Ben nasıl aday olabiliyorsam Balbay’ın da aynı hakkı var. Milletvekili seçilince de oradaki yargıçların tahliye etmesi gerekir. Asıl sorgulanması gereken şey, Balbay’ın niçin tutuklu yargılandığıdır” dedi.

25 Nisan 2011 
 
"Alevilerin sorunları Alevilere dayandırılmış"

Büyük Alevi Kurultayı İnisiyatifi Marmara Bölge Toplantısında açıklanan ''Alevilerin Raporu'' başlıklı raporda hükümetin Alevi Çalıştayları Nihai Raporu'na ilişkin, ''Bu metin Alevilerin yaşadıkları tüm sorunların asıl müsebbibinin Alevilerin kendileri olduğunu açıkça ilan etmekten çekinmeyen bir zihniyetin ürünüdür''denildi.

AA

İstanbul - Konuya ilişkin Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı'nca yapılan yazılı açıklamaya göre, raporda, Alevilerin AKP hükümetinin 'Alevi Açılımı Girişimi'ni, taleplerini dile getirip müzakere edebilecek bir zemin olarak ciddiye aldıkları belirtildi.

Alevilerin, taleplerini gerekçeleriyle birlikte ortaya koyduğu ''Alevi Çalıştayı Değerlendirme İstem ve Öneri Raporu'' başlıklı metni hükümetin ve kamuoyunun dikkatine sunarak sürece dahil oldukları ifade edilen raporda, açılımın, Alevi örgütleri temsilcilerinin davet edildiği ilk çalıştayında iktidarın niyetinin müzakere etmek ve sorun çözmek değil, konuya ilişkin aşina olunan önyargı ve klişeleri açılım adı altında tescil ettirmek olduğunun açığa çıktığı belirtildi.

Çözüm denilerek hazırlanan ''Alevi Çalıştayları Nihai Raporu''nun da bunun açık kanıtı olduğu kaydedilen raporda, şöyle devam edildi:

''Sözde Alevi açılımının nihai raporu, Alevilerin tarih boyunca bu topraklar üzerinde maruz bırakıldıkları ayrımcılığı ve katliamları haklı ve meşru gören bir dil ve zihniyetin kendince son derece 'akademik', sistematik ve bütünlüklü bir ifadesidir. Tam da bu nedenle raporun her Alevi ailenin evinde, kütüphanesinde, gelecek kuşaklara tarih bilinci kazandırmak amacıyla miras bırakılmak üzere bulundurulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu rapor taklidi yapan metin, her Alevinin evinde bulunmalıdır ki, Alevi kuşaklar, yıllarca sonra ana-babalarının, atalarının başına gelenlerin sorumlusunun hangi siyasal, yönetsel ve akademik, medyatik aktörler olduğunu açık seçik işaretleyebilsin.

Bu metin, Alevilere verdiği mesajlara uygun olarak ismiyle müsemma, Alevi Çalıştayları Nihai Raporu değil, Alevi Çalıştayları Zabıt Tutanağıdır. Çünkü bu metinde, müzakereye, hele de Alevilerle yürütülmüş bir müzakereye dayandığı iddia edilebilecek tek bir satır yoktur. Alevilikle ilgili haberleri, yayınları, araştırma alanlarını az çok bilenlerin kolayca teşhis edebileceği gibi, bir süredir muktedirlerin başlıca dili haline gelmiş, kendisini akademi içinde üretme şansı bile muktedirlikle iç içe geçmiş bir dilin, bu dilin bildik klişelerinin masa başında kotarılmış bir ifadesidir. Bu metin Alevilerin yaşadıkları tüm sorunların asıl müsebbibinin Alevilerin kendileri olduğunu açıkça ilan etmekten çekinmeyen bir zihniyetin ürünüdür.''

''Alevi açılımı ve bunun belgesi olarak ortaya konan metnin bir kez daha bir fırsat ve olanağın konjonktürel siyasal kaygılarla nasıl heba edildiğini göstermesi bakımından da ibret verici olduğu'' ifadesine yer verilen raporda, şöyle devam edildi:

''Aleviler olarak bizler, her gelen hükümetin içinde bulunduğumuz sorunlara bir milat biçmesinden artık bıktık. Tarih bir çocuk oyuncağı değildir, oyuncu değişti diye oyun değişmez. Artık dinimizle, dinsel evrenimizle bu denli alay eden bir zihniyeti istemiyoruz. Bu bağlamda da Alevilerin artık 'tüm gibi yapmalardan geçtiğini, hiçbir gibi yapmayı kaldıramayacağını' kabul ve ilan ediyoruz. Bu bağlamda bu raporda dile gelen zihniyeti 'tümüyle, toptan reddetmeyi' örgütümüze, Alevilere ve tarihe karşı bir borç ve saygın bir görev biliriz.''

25 Nisan 2011 

 

Üçüncü Kayseri olayı

AKP'li belediyelerdeki yolsuzluk iddialarına Malatya da eklendi. İmar değişikliğiyle milyonlarca liralık rant yaratıldı.

Aykut Küçükkaya/ Selahattin Gökatalay

 

AKP’li Kayseri ve Elazığ belediyelerindeki yolsuzluk iddialarına AKP’li Malatya Belediyesi de eklendi. İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişi’nin raporunda, aralarında Malatya Belediye Başkanı Ahmet Çakır, 12 Haziran’daki seçimlerde AKP’nin Malatya milletvekili adayı olan H. Cemal Akın, eski-yeni 21 AKP’li meclis üyesinin bulunduğu toplam “23 kişi”, “taşınmaz üzerine fabrika yapımı için verilen ruhsatla alışveriş merkezi yapılmasına göz yummak, mahkemelerce verilen yürütmeyi durdurma kararlarını uygulamamakla” suçlanıyor. Bakanlık müfettişinin raporundaki en önemli ayrıntı ise “Sanayi alanı için Özelleştirme İdaresi’ne ödenen meblağ ile belediyenin yaptığı plan değişikliğinin ardından arsanın sanayi alanından ticaret-sağlık-konut alanına dönüştürülmesi sonucunda ortaya çıkan değer farkının oldukça yüksek olduğu” tespiti. Bu önemli tespitini, Malatya Belediyesi’nin sattığı başka bir arsa örneğiyle anlatan mülkiye müfettişi, raporuna bu durumu “Hemen hemen benzer alanda bulunan 34 bin metrekarelik ‘ticaret alanı’ için Malatya Belediyesi’ne bir başka firma tarafından 52 milyon 500 bin TL ödendi” ifadesiyle geçirdi. İnceleme konusu olan eski Sümerbank arazisi için Özelleştirme İdaresi’ne yaklaşık 10 milyon TL ödenmişti.

Soruşturulacak iddia nedir?

İçişleri Bakanlığı Mülkiye Teftiş Kurulu’na 6 Ağustos 2010 tarihinde sunulan 161/41 sayılı ön inceleme raporunda yolsuzluk iddiasıyla ilgili gelişmeler resmi belgeler ışığında “yıl yıl” anlatılıyor. Bakanlık Mülkiye Müfettişi’nin incelediği yolsuzluk iddiası belgelerde şöyle geçiyor:

“Şifa Mahallesi 580 ada 494 parsel sayılı taşınmazı kapsayan alanda, 4 Şubat 2009 tarihli ve 32 sayılı belediye meclis kararıyla imar planı tadilatı yapıldığı; bu tadilatla taşınmazın, özelleştirme ve imar mevzuatına aykırı olarak sanayi alanından ticaret alanına dönüştürüldüğü ve taşınmaz üzerine fabrika yapımı için verilen ruhsatla alışveriş merkezi yapılmasına göz yumulduğu...”

Bu iddiayı inceleyen mülkiye müfettişinin raporuna yansıyan ve Danıştay Birinci Dairesi’nin kararıyla Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen raporda yer alan önemli tespitler şöyle:

• YAPI YÜKSEKLİĞİ SERBEST BIRAKILDI Plan değişikliğiyle maksimum yapı yüksekliğinin serbest olarak düzenlendiği; böylece, bu arsalara, parsel bazında yapılan söz konusu değişiklikle oldukça fazla değer kazandırıldığı...

• DEĞİŞİKLİK ARSANIN DEĞERİNİ ARTTIRDI Bu bağlamda, daha önce Malatya Belediyesi’nce hemen hemen benzer alanda bulunan 34.089,51 metrekare yüzölçümlü ‘ticaret alanı’ için satın alma bedeli karşılığında Malatya Belediyesi’ne bir başka firma tarafından ödenen 52. 500.000 TL tutarındaki meblağ ile bu arsa için Malatya Girişim Grubu’nun ‘sanayi alanı’ olarak Özelleştirme İdaresi’ne ödedikleri meblağ karşılaştırıldığında, yapılan plan değişikliğiyle mezkur arsanın sanayi alanından ticaret-sağlık-konut alanına dönüştürülmesi sonucunda ortaya çıkan değer farkının oldukça yüksek olduğu, böylece arsanın değerinin çok arttığı...

• PLAN TADİLAT YASAĞINDAN ÖNCE İNŞAATA BAŞLANDI Bahse konu alanda, arsa maliklerinin daha 5 yıllık plan tadilat yasağı süresi tam dolmadan yaklaşık 1 yıl önce fabrika inşaatı ruhsatı alarak inşaata başladıkları...

• BİLİRKİŞİ TESPİT ETTİ Yapılan inşaatın fabrika değil alışveriş merkezi inşaatına yönelik olduğu hususlarının mahkemece bilirkişilere tespit ettirildiği...

• MAHKEME KARARI UYGULANMADI Belediye Meclisi’nin 4 Şubat 2009 tarihli ve 32 sayılı kararı ve bu karar uyarınca verilen yapı ruhsatlarının iptali ve yürütülmesinin durdurulması istemiyle bir başka firma tarafından açılan dava üzerine Malatya İdare Mahkemesi’nin 14 Ocak 2010 tarihli ve E: 2009/767 sayılı kararıyla dava konusu işlemlerin yürütülmesinin karar verilmesine rağmen alışveriş merkezinin faaliyette olduğu...

• BELEDİYE ZARARA UĞRATILDI Diğer yandan, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 42’nci maddesi hükmü uyarınca para cezası uygulanmadığı için belediyenin de zarara uğratılmış olduğu...

25 Nisan 2011 
 

EKİN SANAT DERGİSİ YAZILARI

SENEDE BİR GÜN

Çocuklara senede bir günü bayram olarak armağan etmiş ve bu  bayramı da diğer  ülkelerin çocukları ile birlikte kutlayan tek ülkeyiz..Çocukları seviyoruz demek mi oluyor bu? Birer birer tüm ana babalara sorsanız çocukları severler. Bence bu sevme kendi çocukları ile sınırlıdır sadece. Kim bilir ABD başkanı da çocukları sevdiği için Irak’ı işgal etmiştir.

Gazeteci Mine  Kırıkkanat oturup hesaplamış ve şöyle yazmış;”82 yılda 29848 gün doğduğuna pişman edilen çocukları 82 adet 23 Nisan’da kutladıktan sonra,daha da kutlayacak ama geri kalan günlerde …”

Evet geri kalan günlerde neler yapıyoruz o güzelim çocuklarımıza bir bakalım kısaca.Okutulmayan kız çocukları ve bunların okutulması için kampanyalar düzenleyen ülke  hangisi?Tamirci çıraklığı ve ya esnaf çıraklığına verilerek ekonomik katkı sağlaması istenen çocuklar nerede? Yankesicilik,hırsızlık,kapkaççılık için çocuklar hangi ülkede kullanılıyor,eğitiliyor? Dilencilikte,mendil satıcılığında,araba camları silme işlerinde çocukların kullanıldığı ülke neresi? Hayvancılık ve tarımla uğraşanların yanına azap verilen çocuklar hangi ülkede? Elbette bu soruların ortak yanıtı  Türkiye. Çocuk bayramı olan tek ülke olmakla övünen de aynı ülke. Gel de çöz bu çelişkiyi.

Toprağın işlenmesine başlanmasından beri çocuklar tarımsal çalışmalara. Hayvanların evcilleştirilip hayvancılığın başlamasından beri de bu etkinliklere katılmaya başlamışlardır. Feodal dönemde bu daha da yoğunlaşmış,çocuklar her işte kullanılmaya,alınıp satılmaya başlamışlardır. Bunun en büyük nedenlerinden birisi, çocukların daha savunmasız olmalarının yanında  savaşlarda işgallerde ana babasını yitiren çocukları sahiplenecek koruyacak kurumların da olmamasıdır.

Çocuklarının emeğine ihtiyacı olmayan ailelerin çocuklarını başkalarının yanına çalışmak için kiralaması gene bu dönemlerde başlamıştır. Halen yurdumuzda bu durum devam etmektedir. Başkalarının yanına çoban olarak  verme,pamuk,fındık toplamak için ,buğday hasadı için çalıştırılma devam etmektedir. Bu çocuklar normal ücretin üçte biri ve daha  altında bir ücretle  hemen hepsi sağlıksız koşullarda ,her türlü bulaşıcı  hastalıklar ve paraziter hastalıklara karşı açık, beslenme bozukluğu ve yetersiz beslenmeden kaynaklı gelişim bozuklukları ve hastalıklar içinde  yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmaktadır.

Zaman zaman yurdumuzun çeşitli yerlerinde kurulan çocuk emeği pazarları haberlere yansıyor. 4,5 aylığına tarım ve ya hayvancılık ile uğraşan ailelerin yanına çalışmaya veriliyor. Bu işe Anadolu’da  Azap Durma ya da Azap Verme deniliyor ki  feodal dönemden kalma bir uygulamadır. Adı üstünde çocuk oraya azap çekmeye gönderiliyor. Ailesinden ayrı kötü koşullarda yaşayıp çalışmak zorunda. Aç kalmakta,giysi ihtiyacı,ilgi,sevgi,yatacak yer  vb. ihtiyaçları asgari  ölmeyecek düzeyde karşılanmaktadır. Sabahın köründen gece karanlığına kadar belli bir saat ve vakte bağlı olmadan çalıştırılmaktadır. Bir çok ihtiyacının karşılanması işverenin vicdanına kalmıştır.

Kapitalizmin ortaya çıkıp gelişmesi ile kentlerde işgücü ihtiyacı baş gösterince topraksız köylüler kentlere  göç etmeye başlamışlar ve dolaysı ile çocuklar da kentlerde işgücünün bir bölümünü oluşturmuşlardır sistemin doğası gereği. Hem de daha ucuz işgücü. Bu durum azalmış gözükse de üçüncü dünya ülkeleri olarak adlandırılan geri bıraktırılmış ülkelerde yoğun bir şekilde devam etmektedir. Çocuk emeği sömürüsünün devam ettiği ülkelerden birisi de Türkiye’dir.

Ülkemizde ve dünyada yüzbinlerce çocuk bakımsızlık içinde,sefalet yuvalarında kendilerine topluma ve yaşama yabancılaşarak  büyüyüp yaşamlarını sürdürmektedir.Bu çocukların aileleri yeterli gelire sahip değildir. Belli bir işleri ve gelirleri yoktur. Bu çocukların en çok çalıştırıldıkları alanlar küçük atölyeler, tarım alanları,küçük ve yan sanayi kolları,esnaf çıraklığıdır.

Bu alanlarda çocuklar her türlü baskı ve sömürüye açık, hiçbir sosyal güvencesi olmadan,sağlıksız ortamlarda çalıştırılmaktadır.  

Bunların dışında Endüstri Meslek Liselerinde üretime katılmaktalar. Staj için gönderildikleri yerlerde komik rakamlar ile çalıştırılarak ucuz işgücü olmaktalar. Ticaret ve diğer meslek liselerindeki öğrenciler de uygulama yapmak amacı ile  işyerlerinde karın tokluğuna çalıştırılarak piyasaya ucuz işgücü olarak sunulmaktalar. Bu durum da çocuk emeğinin bir başka sömürüsü.

Birde başka boyutu var  ülkemizde çocukları çok sevme ve değer  vermenin Yeterince okul açmadığımız çocuklarımıza  fazlaca kuran kursu açıyoruz. Okula gönderilmesini sakıncalı bulduğumuz kız çocuklarımızı  kuran kurslarına göndermekte sakınca görmüyoruz.Devletimiz çocukların okuması için gerekli çabayı sarfedip harcamaları yapıp denetimini sağlayamıyor ancak aynı devletin memuru sayılan imamlar çocukları özellikle kız çocuklarını okula göndermenin günah olduğunu söyleyerek okumalarını engellemeye çalışıyor. Aynı devletin öğretmen memurları ve eğitim bakanlığı ise” Haydi Kızlar Okula”kampanyaları ile kız  çocuklarını okullulaştırmak için çaba sarf ediyor. 2004 yılı Mayıs ayı itibarı ile ülkemiz genelinde 3922 Kuran Kursu faal durumda ve bu kurslarda 16729 erkek öğrenciye karşılık 117677 kızımız derse devam ediyormuş.

Bu devletin,hükümetin engelleyemeyeceği,önüne geçemeyeceği bir durum mu? Yoksa hükümetimiz özellikle  böyle olmasını mı istiyor acaba?

Hükümetin ve ya devletin bu durumu düzeltmek için girişimleri çabaları yok mu?Elbette var ama birkaç iyi niyetli girişimin iyi işlemeyen birkaç kurumun bu sorunları çözmeye yeteceğine inanmıyorum. Köklü anlayış ve sistem değişikliğine ihtiyaç  var.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu var.Çocuk Tatil köyleri ve Çocuk köyleri var.

Okula uzak yerleşim yerlerindeki çocukların okuyabilmesi için Yatılı İlköğretim Bölge Okulları var. Bazı belediyelerin kurduğu sokak çocukları merkezleri var. Bunlar okumak isteyen tüm çocukları kapsayamıyor. Çalışan çocukları hiç mi hiç korumuyor. Sokaklarda yaşayan çocukları içinde bulundukları durumdan kurtaramıyor. Geçici ve yetersiz önlemlerden birkaç tanesi bunlar. Üçünü beşini kurtarmak,okumalarını  sağlamak  kesin Çözüme ulaştırmıyor sorunu.

Ayrıca bu kurumlar öylesine yetersiz ve ehil olmayan ellerde ki zaman zaman yolsuzluk,cinsel taciz ve dayak olayları ile sık sık gündeme geliyor. En son Barbaros Çocuk Köyü olayı örneğinde olduğu gibi. Ya basına sızmayıp ta gizli kalanlar. Bunların boyutlarını tahmin etmek bile zor.

Çocuk hakları sözleşmesi ülkemiz tarafından imzalandı. Ne yazık ki uygulamada halen eski düzenin devam ettiğini görüyoruz.. Okullarda bir yandan insan hakları,çocuk haklarını öğretirken bir yandan aynı eğitim kurumlarında çocukların dayak yediğini araştırma sonuçlarında görüyoruz.

Sorsak cinsel tacizde bulunanlar da,çocukları dövenlerde,işkence edenlerde çocukları seviyordur ancak kendi çocuklarını.

Kendi çocuğuna en iyi eğitim ve yaşam olanaklarını sağlayan politikacılar ve sayın devlet büyükleri eğitime yeterli payın ayrılması için parmaklarını oynatmazlar. Çalışan çocukların anne babalarına iş olanakları yaratmak için çaba sarf etmezler. Çocukların sağlığı için en küçük bir yatırım olanağı yaratmak  için uğraşmazlar. En azından altına imza attıkları sözleşmenin uygulanması için bari çaba sarf etseler ya. O bile bir şey. Ama O zaman küçük esnaf,küçük sanayici,tamirci,tarım işletmesi ucuz işgücünü nereden bulup ta karını daha çoğaltacak.

Çocukların çalıştırılmasını önlemek için her şeyden önce ana babaların insanca yaşam sürdürebilecek düzeyde gelir elde etmelerini sağlayacak bir işe gereksinimleri var.Oysa hükümetimiz  yüzlerce işçinin çalıştığı işletmeleri kamuya yararlı kuruluşları birkaç yandaşıma ya da zengine nasıl peşkeş çekerimin hesabını yapıyor ince ince. Seka İzmit İşletmesinde olduğu gibi.  Çok az bir yatırımla karlı hale geçebilecek işletmeleri üstelik parası ile kurduğu halka rağmen satışa çıkartıyor.Yüzlerce insanın işşizliği pahasına.

Üstelik kendi hazırladıkları kanunları bile çiğneyerek. Özelleştirilmelerden elde edilen gelirlerin  özelleştirilecek olan KİT lerde yatırım amacıyla iyileştirilmesi için kullanılması gerektiğini kendileri kanunlaştırmışlar ama ne hikmet ise götürüp batık bankalara aktarıyorlar.

23 Nisanlarda birkaç dakikalığına koltuklarını terk ettikleri çocukların çığlıklarına birazıcık kulak verseler . Önce çocukları bu yaşama iten nedenleri araştırıp bularak çözümler üretip bataklığı kuruturlar sivri sinekler ile uğraşacaklarına.

Tarım işçilerine,topraksız köylüye geçimlerini sağlayacak kadar bir toprak vermek için küçücük bir reform yeter de artar bile. Sosyalist sistemlerden beş yıllık kalkınma planlarını nasıl işlerine gelince hemen kopya ediyorlar. Onlar çocukların eğitim sorununu nasıl çözmüş, çocuk sömürüsünü  ileri batı ülkeleri nasıl çözmeye çalışmış  bir bakıverseler ya.

Bu konuda asıl niyet önemli. Birde  içinde bulunulan ekonomik sistemi kabul edip etmemek. Eğer istenir ise hepsi çözülebilir. Ama sadece kendi çocuğunuzu seviyorsanız onu nasıl olsa kurtarırsınız. Baktığımızda bizim yöneticicilerimiz ve politikacılarımız yetkiyi ABD den,oyu halktan,maaşlarını ise işverenlerden alıyorlar. Elbette parayı veren düdüğü çalacaktır. Maaşlarını aldıkları sınıfa hizmet edip onları sevecekler,yoksa  yüzbin nüfuslu Doğubeyazıt’a bir lise yetmez deyip okul yaparlardı değil mi? Ama o zaman da bu sistem içinde iktidar olmanın olanakları kalmazdı.

Tekrar kendi çocuklarını sevdiklerini söylüyorum çünkü onların mutlu olması ,iyi bir eğitim görmesi için ülkenin tüm olanaklarını,hatta ABD nin olanaklarını da kullanırlar.

Önemli onların çocukları çünkü yönetici lazımsa bu ülkeye onların çocukları olmalı bunlar

Halkın çocuğu okursa uyanır uykusundan. Aş ister,iş ister,ekmek ister, insan hakları der,eşitlik der,demokrasi der,der oğlu der. Neden onları okutup ta başlarına bela etsinler ki.

Hem tarlalarda,tamirhanelerde kim çalışacak ucuza?. Ayak işlerini kim görecek.?.Kim azap duracak? Sokaklarda kimler yatacak? Esrarı eroini kimlere pazarlattıracak kara paracılar? Bu soruları daha uzatabiliriz ama ynıt hep aynı olacaktır.

Biz halen elleri kelepçeli zincirli çocukları çocuk mahkemelerinde, çocuk psikolojisinden hiç anlamayan hakimlerin ve savcıların karşısında ezilmiş olarak görmeye devam ederken diğer yandan da üç beş tane şanslı çocuğu radyo, televizyon,gazetelere çıkartıp hediyeler verip yönetim koltuklarına oturtarak göz boyamaya devam edelim her 23 Nisanda.  

 13 /03/2005

 Hürdoğan AYDOĞDU 

22
0
0
Yorum Yaz