25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 401-425)

Sarı çiğdem çiçeklerinin sapları, yok denecek kadar kısacıktır. Toprağa yapışmıştır. Kayaların aralarına, sapsarı bir halı serilmiş gibi olur. Güneş rengi. Mor sümbüller diz boyudur. Menekşeler ıslak, göz gözdür. Parıldar. Kırmızı çiçekler açar. Kırmızıları hiçbir kırmızıya benzemez. Billur kırmızısı... Tatlı, sıcak.
Yerden fışkırırcasına bir yeşil türer. Bir hoştur. Alidağından aşağılara bakınca yeşilin yağmur gibi yağdığı sanılır. Bulanık. Kayalar, benek benek, türlü renkle nakışlanmıştır. Hava burcu burcu çiçek kokar.
Eteklere doğru Alidağınm kayalıkları kırmızılaşır, mora çalar. Ak bulutlar değip geçer, Alidağı nennilenir.
Yamaçta, Binboğalara bakan yönden, seyrek çamların içinde bir pınar kaynar. Yeşil. Memed sularını oradan getirir.
Ortalık günlük güneşlik. Dikenlidüzü ışığa boğulmuş. Her şey, ağaçlar, çakırdikenler, taşlar, kayalar ışığa kesmiş. Erimişler. Bazı çiçekler de...
Hatçe mağaranın kapısında başını Irazm dizlerine koymuş. Iraz da başının bitlerini kırıyor. Bitler fazla.
Bütün kışı mağarada geçirdiler. Mağarayı ev gibi donattılar. Evleri zengin bir köylü ağasının evinden daha da hoştu. Tabana peryavşan döşemişler, üstüne nakışlı yörük kilimleri sermişlerdi. Bahar gibi tüten kilimler. Kilimleri de Saçıkaralı aşireti ağası Kerimoğlu çeyiz olarak vermişti. Mağaranın duvarları geyik postlarıyla kaplanmıştı. İri boynuzlu geyikler. Boynuzlar ci-
402
lalanmış gibi. Duvarlardan sarkıyorlar. Tüyleri altın yaldız gibi. Işıltılı.
Kış zor olmuştu. Alidağın tepesinde boran savururken, tipi göz açtırmazken, mağarada sabaha kadar akeş yakmalarına karşın her gece donma tehlikesi atlatmışlardı. Memed, bir buçuk ay kadar çalışarak üstten kayayı delmiş, mağaraya bir duman deliği açmıştı ama, para etmiyordu. Duman içeriyi dolduruyor, karda boranda, tipide mağaranın kapısını açıp dışarıya çıkıp soluk almak zorunda kalıyorlardı. Üşüyorlardı. Donuyorlar, elleri ayakları düşecekmiş gibi oluyor, kendilerini dumana, mağaranın içine yeniden atıyorlardı.
Üstlerine ne kadar geyik postu, yorgan, kilim varsa hepsini örtüyorlar, biribirlerine sarılıyorlardı. Sıkı sıkıya, biribirlerine yapışıyorlardı. Gün doğunca biribirlerinden ayrılıyorlar, Memed geyik avına gidiyor, kadınlar ekmek pişiriyorlar, çorap örüyorlardı. Duvardaki postlar Memedin vurduğu geyiklerin postuydu. Etlerini yiyor, derilerini kurutuyorlardı. Bütün kış, bir gün bile etsiz kalmamışlardı.
Unlarını, yağlarını, tuzlarını Topal Ali getirip, etekte bir mağaraya koyuyor, Memed oradan yukarıya taşıyordu. Yerlerini Topal Ali bile bilmiyordu. Karda iz kalmasın diye de, mağaradan her çıktıklarında arkalarından büyük bir top kara çalı sürüklüyorlardı. Kara çalı, karda iz kalmasın diye başvurulan en iyi çaredir. İz ne kadar derin olursa olsun, kara çalı, üstünden bir silindir gibi geçer, izi yitirir. Kendi izi de yarım saat içinde yiter. Ne kadar arandıysa Alidağı, bu yüzden onların burnu kanamadı. Candarmalar nasıl şüphelensinler? Her bir yan lekesiz, dümdüz, el değmemiş kar...
Irazın dizindeki Hatçe:
"Hani ya teyze?" diye sordu. "Af çıkacaktı, Mustafa Ağa yalancı çıktı."
Iraz:
"Çıkacak," diye karşılık verdi. "Sabreyle kızım, sabreyle. Her tepeden bir gün doğar."
Zayıflamışlar, kapkara kesilmişlerdi. Derileri kemiklerine yapışmıştı. Gözleri büyümüş, bir gözün iki misli olmuştu. Gözleri sağlam, ışıltılıydı.
403
Hatçe:
"Güzel teyzem," dedi, "bir tepeden bir gün doğsun yeter. Bir tek gün doğsun... Başka istediğim yok."
Iraz:
"Sabreyle."
Hatçe:
"Dağbaşı," dedi. "Şu bizim de başımıza gelenler... Düş içinde dolanıyorum. Düş içinde. Bir türlü benim, ben olduğuma inanamıyorum. Memedin de Memed olduğuna..."
Boş kaldıkları günlerde, Memed bütün gün onlara nişan talimi yaptırmıştı. Irazm eli yatmış, iyice bir nişancı olmuştu. Hatçeyse bir türlü beceremiyordu. Tüfekten, kurşundan nefret ediyordu. Tüfeklere bakınca kusacağı geliyordu.
"Şundan bir kurtulsak..."
Iraz:
"Yeşil ekinler dizboyudur şimdi Çukurovada. Başaklar çıktı çıkacak. Karıncalar yuvalarından dışarılara, yollara dökülmüşlerdir şimdi. Güneşin altına serilmişlerdir."
Çukurova toprağı bu mevsim boydan boya güneş kokar. Irazm gözleri yaşardı.
"Adacanm toprağı..." dedi. "Şu af çıkmadan Memed öldürsün oğlumu öldüreni. Onu ben kendim elimlen öldürmeliyim... Sonra gider Çukurovanm toprağına yerleşiriz. Adacadaki toprağımızı eker biçeriz. Rızanın babası o toprakla bizi gül gibi ge-çindirirdi."
Hatçe:
"Adacadaki toprak..." dedi. Gözlerini yumdu. "Adacada kayalıkların arasında top top nergis biter, öyle mi?"
Iraz:
"Öyle."
"Adacadaki toprak bire kırk verir... Bir yılda, ev kurar insan. İnersek zaten ev kuracak paramız da var."
Iraz:
"Tapusunu da Memedimizin üstüne çıkarırız. Adacanm toprağı Memedimizin olur. Af çıkacak. Çıkmazsa da, biz başımızı alıp, bilinmeyen bir yere gideriz. Şu Abdiden bir vazgeçi-rebilsek Memedi. Şimdi gideriz. Adımızı değiştiririz. Bir gün
404
gelir Memed, Aliyi öldürüp kaçar. Yok yok, Aliyi ben elimle öldürmeliyim. Kurşun sıkmasını onun için belledim."
Hatçe:
"Bu işler," dedi, "ne de karışık!"
Iraz:
"Çok karışık. Bazı oluyor rahatlıyorum. Rızanın yerine Memed gibi bir oğul buldum, diyorum, vazgeçiyorum her şeyden. Bazı da oluyor ki kızım! Deli divane oluyorum. Rızanın süt emdiği memelerim sızlıyor. Gönül diyor ki, kap tüfeğini, in köye, öldür Aliyi, o zaman ne yaparlarsa yapsınlar. Dur hele kızım! O Aliyi kıyma gibi... Kör olası Ali! Fidanıma nasıl kıydın?"
Hatçe:
Her tepeden bir gün doğar, sabreyle teyze, sabreyle... Ben korkuyorum şimdi. Doğar ama..."
Iraz:
"Gene mi?" diye çıkıştı. Gözlerini belertti. "Gene mi? Sen oğlanı sağ sağ yiyeceksin. Sağ sağ öldüreceksin."
Hatçe boynunu büktü.
"Gideli tam bir hafta oldu. O üç günden çok hiçbir yerde kalmazdı. Tam bir hafta... Ah şu eşkıyalık... Ah bu dağlar... Bir korku... Korkuyorum, teyzeciğim. Korkuyorum. Korkuyorum işte. Yüreğim daralıyor. Üç günden fazla kaldı mı dışarıda? Bir iş var başında Memedin. Ben varayım da köye gideyim. Yollara düşeyim. Yollara bakayım. Başında bir iş olmasa Memedin, çoktan gelirdi."
Hüngür hüngür ağlıyordu.
"Ben gideyim teyzeciğim."
Iraz kaşlarını çattı:
"Otur oturduğun yerde ******," diye bağırdı. "Buradan bir adım atarsan seni vururum. Kımıldama. Başına bela olma oğlanın. Senin yüzünden vurulacak oğlan. Ona hiçbir şey olmaz."
Hatçe kalktı, koşa koşa mağaranın içine girdi, kendini ağzı aşağı yere attı. Sırtı inip inip kalkıyordu. Uzun zaman böyle ağladı. Az duruyor, sonra sırtı gene inip kalkıyordu.
Iraz vardı başucuna oturdu.
"Kızım kızım, güzel Hatçe kızım, neden kendini böyle yi-
405
yip bitiriyorsun? Kendini harap ediyorsun. Yazık sana. Memede hiçbir şey olmaz. Memed, yüz adamlan baş eder. Sen neden böyle ediyorsun?"
Hatçe gözyaşlarını kurularken:
"Ah teyze, keski dediğin gibi olsa..."
Aşağıda Dikenlidüzün sisi kalkıyordu. Gökyüzünde bir parça kara bulut dönüyordu ki, Memed, eli yüzü kan içinde kalmış, terlemiş, soluyarak kendisini mağaranın içine attı. Bunu gören Hatçe Memedin boynuna atıldı, tekrar ağlamaya başladı. Ağlıyor, ağlıyor durmuyordu.
Memed:
"Dur hele Hatçe," diyordu. "Dur hele, sana neler anlatacağım! Dur hele azıcık..."
Saçlarını okşuyordu.
Iraz kızdı. Kolundan tuttu, hızla çekti:
"Hiç mi görmedik," diye bağırdı. "Senin gibisini de... Oğlanın başını yiyeceksin sen bu gidişle..."
Memed:
"Durun hele," diye gülümsedi. "Neler geldi başıma. Keri-moğlundan gelirken beni Sarıcadüzde pusuya düşürdü Kara İbrahim. Yaman adam şu Kara İbrahim. Hem yürekli, hem bilgili. Beni dağın tepesine kadar kovaladılar. Belki burayı da bulurlar. Tam üç gündür saklambaç oynuyorduk. Kaçıyor, kaçıyor önlerinden geri dönüyordum. Kovalıyordum Sarıcadüze kadar, geri dönüyordum. Bu sefer de onlar benim peşime düşüyorlardı. Bir oyun oynadık sormayın. Derdim, onlar Alidağını öğrenmesinler. Sonra Cabbarın yardımıyla şaşırttım etekte onları. Geldim. Bir hafta buradan çıkmayacağız. Yaramı sarın."
İki kadın el ele verip Memedi soydular. Omuzundan yaralanmıştı. Kurşunu yaradan çıkarırlarken, Memedi bir ateş bastı. Dizlerini karnına dayayarak titremeye başladı. Hatçenin aklı başından gitti. Divaneye döndü. Ne yaptığını bilmiyordu.
Memed, böyle ateş içinde bir hafta yandı. Yarası azmış, şişmiş, bir insan bedeni kadar büyümüştü. Ancak bir hafta sonradır ki, kendisine gelebildi. Olayı bütünüyle anlatmaya başladı.
"Sarıcadüze varmadan candarmalarla karşılaştık. Candar-' ma on kadardı. Başlarında da Asım Çavuş vardı. Çarpışmaya
406
tutuştuk. Allah bilir ya, bu Asım Çavuşun ölümü benim elimden olacak. Öyle apaçık üstüme üstüme geliyordu. Asım Çavuş, dedim, bu ne? Sen canından mı vazgeçtin? Tüfeği doğrulttum. Beni yanı başında böyle görünce, bağırarak kendini yere attı. Korkma Asım Çavuş dedim. Senin bir suçun yok. Ben, isteseydim eğer, seni on defa vururdum. Var git yoluna, dedim. Hemen yattığı yerden kalktı, bana gülümsedi, candarmalarım aldı gitti. Bir tek laf etmedi. Sonra, Sarıcadüzde biri bana cephane verecekti. Kararlaştırdığımız yere vardığımda bir ateşle karşılaştım ki! Sormayın. Kara İbrahim yağmur gibi yağdırıyordu. İlk elde yaralandım. Dağa kadar iki gün, peşimden geldiler. Cabbarın sesine benzer bir ses duydum bir ara... Sonra anladım ki, nereden gelmişse gelmiş, beni kurtarmak için Cabbar onlara hücum ediyor. Onları geri sürdük. Geri ardımdan geldiler. Sonunda Cabbar üstüne çekti onları. Ben kurtuldum. Cabbarın ne yüzünü gördüm, ne bir şey... Cabbar gelir onların hakkından. Her neyse, biz buradan gitmeliyiz. Çok üstümüze düştüler. Şu Ali Safa Bey yok mu. Bu işler hep onun başının altından çıkıyor."
Bir hafta daha yattı. Dağın eteklerinden, iki güne bir, bir çarpışma sesi geliyordu.
Memedin yarası yavaş yavaş iyileşiyordu.
407
Güz geldi. Dikenlidüzünün insanları aşkla şevkle çalışıyordu. Bu toprağın verimi de iyi. Başaklar dolu dolu, ağır.
Hürü Ana bir rüzgar gibi Dikenlidüzünü dolanıyor. Bir dilim yalım gibi. Ha bire konuşuyor, küfrediyor. Söylüyor. Can-darmalarm dayağından sonra sağ kaburgaları incinmiş. Kırık gibi. Sakız vurmuş kaburgalarının üstüne. Soluk alırken yüzü buruşuyor, acılaşıyor.
"Gözleri çıkasıcalar, ne istersiniz benim gibi bir kocakarıdan?"
Bundan sonra bütün acılığıyla başlıyor:
"Ey köylüler, Abdi Ağa köye gelmiyor. Gelemediğine göre de siz malın üçte ikisini ona vermeyeceksiniz. Verirseniz eşeklik etmiş olursunuz. Eşekliğin büyüğünü... Bu yıl ekin iyi olmadı dersiniz. Öyle değil mi? Olmadı. Hiç olmadı. Biz acımızdan ölecek değiliz. Olmadı. Yok. Canımızı mı alacaksın? Yok işte. Yok canım. Ekinler yandı. Kavruldu işte."
Değirmenoluktan öteki köye, oradan ötekine gidip geliyordu. Yolda kendi kendine söyleniyordu. Bir döven süren, bir ekin biçen görmesin, alıyordu karşısına:
"Dua edin İnce Memedime. Yatın kalkın dua edin. Anladınız mı? Dua edin işte. O olmasaydı Abdi Ağa tepenizde karakuş gibi dönerdi. Çok şükür köyde yok. Bir tane bile vermeyeceksiniz Abdi Ağaya. Vermeyeceksiniz. Taş attı da kolu mu yoruldu? Yan gelip yatıyor kasabada."
Adamlar düşünüyorlar, başlarını sallıyorlar, kasketlerini çıkarıp başlarını kaşıyorlar.
408
"Sonu neye varacak bunun bakalım?" diyorlar. "Sonu neye varacak bakalım?"
Hasat bitti, ürün evlere çekildi. Abdi Ağaya kimse bir tane buğday bile vermedi. Topal Aliyle Ağanın öteki kahyaları köyün içinde dört dönüyorlardı. Hangi köylüye gittilerse:
"Ağamıza canımız kurban. Ağamız gibi yok. Biz onu elin kasabasında öyle sersefil kor muyuz? Ama velakin... Bir tek tohum bile kaldıramadık topraktan. Yok. Yoktan ne çıkar? Gelecek yıl, inşallah... Allah bize verir, biz de Ağamıza... Ağamız gibi var mı bizim! O gavur İnce Memed, tedirgin etti gül Ağamızı köyden, Ağamız ona kor mu bunu? İnşallah gelecek yıl bir ekin olur, o zaman hepsi de Ağamızın olsun. Biz aç kalalım. Ağamızın olsun. Dikenlidüzünde beş köy var. Ağamıza kurban olsun beşi de..."
"Dikenlidüzü, Dikenlidüzü oldu olalı böyle ekin olmadı onda. Ne yalan söylersiniz? Düpedüz, biz hak mak tanımayız densene. Biz Ağaya zırnık bile veremeyiz densene."
Köylüler:
"Aaah!" diyorlar, "bizim gözümüz çıksın. Ağamız elin kasabalarında öyle sürünsün de biz ona hakkını vermeyelim, olur mu bu! Ağamıza can kurban. İnce Memed gebersin."
Hürü sevinçten uçuyordu. Bütün yaz yeldiği, çene çaldığı boşa gitmemişti. Hiçbir köylü Abdi Ağaya bir zırnık vermemişti. Vermiyordu.
Hürü ak saçlarını kınalamıştı. Başından yazmasını atmış, yerine genç kızların düğünde bayramda bağladığı al yeşil ipekliler bağlamıştı. Fistanı da ipektendi. Boğazına üç tane altın da takmıştı. Genç kızlığında taktığı boncuklan da çıkardı sandığından. Taktı. Beline ipekli Trabulus kuşak bağladı. Yüzü hep gülüyordu. Evden eve türküler söylüyordu. "Hürü toy oldu," dediler. Açık saçık türküler... Türküleri duyan her genç kız kı-zarıyordu.
Köylülerin hakkını vermediğini duyan Abdi küplere bindi. Siyasetçiye gitti. Çok dokunaklı bir tel daha yazdırdı Ankaraya. Ağlaya ağlaya söyledi derdini. Ondan sonra düştü kasabanın içine... Kimi gördüyse olanı biteni anlattı. Kaymakama gitti. Candarma kumandanına gitti. Ağladı sızladı. Kaymakam, can-
409
darma kumandanı köylülerin bu hareketlerine çok kızdılar. De-ğirmenoluğa candarma üstüne candarma gönderdiler. Candar-malar köylüleri sıkıştırdılar. Hürü Anayı bir dama hapsettiler. Hürü Anayla köylülerin ağzından bir sözcük bile çıkmıyordu. Dayak yediler, küfür işittiler, koyunlar gibi top top oradan oraya sürüklendiler, ağızlarından çıt çıkmadı. Beş koca köy çoluk çocuk dilsiz kesilmişti.
İş o kerteye geldi ki bucak müdürü Dikenlidüzüne gelmek zorunda kaldı. Ne yaptı, ne söylediyse kimse konuşmadı. Boş gözlerle aval aval yüzüne baktılar durdular.
İlk olarak Topal Ali konuştu. Topal Alinin böyle konuşmasına cümle alem şaştı:
"Bizim Ağamıza canımız feda. O eşkıya, bir karış boylu İnce Memed de kim oluyormuş! Kim oluyormuş da biz onun dediğini yapacağız. Topraktan bir tane bile kaldırsaydık Ağamıza verirdik. O İnce Memed iti de kim oluyormuş. Bu yıl kıtlık gitti. Biz hepimiz acımızdan ölmesek çok iyi... Beni sorarsanız, ben Ağanın kahyasıyım. Ben de aç kalacağım. Bir tek tohum bile alsaydık topraktan, onu da Ağamıza verirdik."
Topal durdu, gözlerini koyun sürüsü gibi biribirlerine sokulmuş kalabalığın üstünde gezdirdi.
"Söyleyin," dedi, "topraktan bir tek tane bile kaldırsaydık, gül Ağamıza vermez miydik?"
Kalabalık usuldan kımıldandı, dili çözüldü:
"Verirdik."
Topal:
"Canımızı istese..."
Kalabalık:
"Verirdik."
Topal:
"İnce Memed köye gelirse..."
"Gelemez."
"Gelirse..."
"Öldürürdük..."
Bucak Müdürü buna inanmadı, köyü ev ev araştırmaya başladı. Hiçbir evde bir tek buğday tanesi bile bulamadı. Köylüler o kadar ürünü nereye saklamışlar, ne yapmışlardı? Şaşılacak işti.
410
Kasabada Dikenlidüzünün olayları günü gününe duyuluyordu. Dikenlidüzü kapısını dünyaya açmıştı artık.
Abdi Ağa divaneye dönmüştü. Saçını başını yoluyordu.
Bütün bu işlerin İnce Memedin başının altından çıktığı besbelliydi. O mutlak ölmeliydi. Bir de tam bu günlerde Aktozlu-dan Hüseyin Ağanın gece, yatağında vuruluşu, işlerin üstüne tuz biber ekti. Hüseyin Ağayı kim öldürmüş olabilirdi? İnce Memed.
Asım Çavuş yiğit adam, iyi adam, dağların kurdu ama, bütün yürekliliği İnce Memedi yakalamaya yetmiyor.
Kumandandan azar üstüne azar işitiyordu. Asım Çavuş o hale gelmişti ki başını kaldırıp da çarşının içinden yürüyemi-yordu. Utanıyordu. Aleyhinde, öyle çok dedikodu oluyordu ki, bunların çoğunu kulaklarıyla duyuyordu.
"İnce Memed dedikleri de," diyorlardı, "el kadar çocuk. Parmağına takmış koca Asım Çavuşu, oyum oyum oynatıyor."
Asım Çavuş hırsından patlıyordu.
411
Kayası, ağacı, otu, çiçeği, toprağıyla bütün Alidağmı kar örtmüştü. Gökyüzü bile, alabildiğine sütbeyazdı. Sonsuz bir beyazlık. Alidağından Dikenlidüzüne, oradan Akçadağa, Çi-çeklideresine, Çukurovaya kadar uzanıyordu. Bu arada bir leke, bir nokta bile yoktu beyazlığı bozan.
Uçsuz bucaksız beyazlığa gün vuruyordu. Bazan bir bulut gölgesi bu sonsuz, bu bozulmamış beyazlığı gölgeleyip geçiyordu. Beyazlığa güneş vurunca milyonlarca ipilti göğe doğru sıçrayıp insanın gözünü alıyordu.
Mağaranın durumu kötüydü. Ne un, ne odun, ne yiyecek kalmıştı.
Memedin saçı sakalına karışmıştı. Iraz süzülmüş, kararmıştı. Hatçeyse, karnı burnunda: Gebe. Nerdeyse doğuracak. Iraz, bugün değilse yarın, diyor. Hatçe sararmış, boynu incelmişti. Kara, ışıltılı saçları ot gibi karışık, soluk...
Asım Çavuş göz açtırmıyor, güzden beri Değirmenoluk köyünün yörelerinde, Alidağınm eteklerinde dönüp duruyor.
Iraz Memedi dışarı çekti.
"Tipi yok bugün oğul," dedi. "Ne yapacaksan yapalım. Bu kız doğurdu doğuracak. Bir köye mi ineceğiz, yok burada tedarikini mi yapacağız, ne yapacaksak yapalım."
Memed küçücük kalmış, sakala gömülmüş yüzünü buruşturarak:
"Bir köye götüremeyiz. Ev ev geziyorlar. Ne yapacaksak" burada yapacağız."
412
Iraz:
"Hemen," dedi. "Çocuk geldi gelecek. Ne yapacaksak yapalım."
Memed bazı bazı dağdan köye iniyordu. Ama arkasından da kocaman, bir top kara çalı sürüklüyordu.
İçeri girdiler. Hatçe oturmuş, sırtını mağaranın duvarına vermiş, gözlerini ilerde bir yere dikmiş, kırpmadan bakıyordu. Gözleri donmuş gibi.
Memed:
"Hatçe, biz Iraz Hatunla köye iniyoruz. Sen tüfeğe kurşunu ver, bekle. Biz geceye geliriz."
Hatçe:
"Ben yalnız kalamam," dedi.
Memed:
"Ne yapalım öyleyse Hatçe?"
"Ben de gelirim."
Memed:
"Etme eyleme Hatçe!"
Hatçe:
"Öldüm burada."
Memed:
"Iraz Hatun da kalsın."
Hatçe:
"Olmaz."
Memed:
"Bu ne aksilik?"
"İşte böyle."
Iraz:
"Kal kızım."
"Kalamam."
Iraz:
"Sen dağa çıktm çıkalı aksileştin."
Hatçe:
"Öyle."
Memed:
"Allah belanı versin."
Sustular. Memed vardı mağaranın taşma oturdu. Yüzünü
413
iki avucu içine alıp kötü kötü düşünmeye başladı. Üstlerinde bir kartal dönüyordu. Kanatlarını germiş...
Memed öfkeliydi:
"Siz kalın," dedi, mağaradan aşağı inmeye başladı. Deli gibi, koşarak iniyordu.
Iraz Hatçeye çıkışıyordu:
"Kör olası," diyordu, "ne istiyorsun oğlandan? Oğlan zaten başı kayısı olmuş. Bir de senin derdin. Candarmalar aman vermez. Bir de senin derdin..."
Hatçe ağzını açmıyordu.
Öğle sonu Iraz dışarı çıktı. Çıktı ki, ne görsün! Memedin bir top kara çalısı dışarda durup durur. Delicesine aşağılara, karlı ovaya, avazı çıktığı kadar bağırdı. Memed çoktan gitmişti. Bağırdı bağırdı, Iraz içeri girdi, kendisini yere attı.
"Bir felaket," dedi, "bir felaket geliyor. Korkuyorum ki bir felaket geliyor. Çalıyı unutmuş. Tipi de yok ki izini örtsün. Hava dupduru. Tipi de yok. Gideyim desem, izini kapatayım desem, ben onun geçtiği yerlerden geçemem ki..."
İkinci günün gecesi Memed geri geldi. Renk menk kalmamıştı. Getirdiği yükün altında ezilmişti.
"Çok korktum," dedi. "Çalıyı unutmuşum, bir aşağı indim ki... Geri dönüp izin üstünden çalı çeksem, karanlık kavuştu kavuşacak... Sizi merak ettim, hemen döndüm. Topal Alinin yakasını candarmalar bir türlü bırakmıyorlar, iz sürdürüyorlarmış, benim izimi. Bundan korkuyorum. Bir iz görürse dayanamaz. Alır getirir. Bana, aman kardaş çalı çek, dedi. Anladım ki dayanamayacak. Korkuyorum. Hele şu zamanda... İş kötü."
Iraz:
"Bu gavurluğu yapmaz gayri Topal Ali. Korkma canım. Topal senin için canını verir."
Memed:
"Biliyorum verir ama, gene de iz görürse dayanamaz. Bu Topalı daha ilk günden vurmahymışım ama..."
414
33
Asım Çavuş canından usanmıştı. "Şu İnce Memed yezidi de başıma bela kesildi. Savuşsa gitse de başka yerlere, elinden kurtulsam," diyordu. "Şunun elinden bir kurtulsam..."
Candarmalar da yorulmuş bitmişlerdi. "Kış kıyamet her Allahm günü Torosun yamacında dolaş dolaş ne olacak böyle?" Nerde insan izine benzer bir iz görseler, nerde karı bozulmuş görseler, peşinden günlerce gidiyorlardı. İnce Memed yüzünden başka birkaç çete daha yakalamışlardı.
Bir aydır da Alidağının yöresinde dört dönüyorlardı. Çünkü dağda yakalayıp dayak attıkları bir çoban çocuk, İnce Me-medi Alidağında gördüğünü ağzından kaçırmıştı.
Alidağı dört bir yanına nöbetçi konmuş gibiydi.
Bu kış kıyamette İnce Memedin Alidağında yaşayacağını Asım Çavuşun aklı bir türlü almıyordu ama, çobanın ağzından alınan laftan sonra da Alidağından vazgeçemiyordu.
Dikenlidüzünden karı yara yara gelen atlı candarma soluk soluğaydı:
"Çavuşum gördük," dedi. "İzinin üstüne çalı çekiyordu. Dağa yukarı çekiyordu. Bizi görünce kaçtı. Hiç kurşun sıkmadı. Ama izi yitmez. Çalı çekse de yitmez. Karın yüzünü buz bağlamıştır. Çalı çekmek para etmez. İze baktık, iz eski iz."
Asım Çavuş sevindi. Memede ilk kez doğru dürüst rasgeli-yorlardı.
Topal Aliyi çağırmak için Abdi Ağanın evine candarma gönderdi.
415
Topal geldi:
"Buyur Çavuşum."
Çavuş:
"İz var."
Topal:
"Karda gözüm almaz. Bana toprak gerek."
Oradaki köylüler hep bir ağızdan:
"Topalın karda gözü almaz. Karda iz süremez," dediler. "Sizi yanlış yere götürür," dediler.
Asım Çavuş gene de Topalın yakasını bırakmadı:
"Süremese de bizimle gelmeli," dedi.
Topal bunu duyunca yaprak gibi titremeye başladı.
"Tabanlarını öpeyim Çavuşum, beni götürme bu soğukta."
Çavuş:
"Olmaz," dedi, kesti attı.
Topal boynu bükülü, sırtını bir duvara dayadı, öylecene kaldı.
Çavuş başındaki candarmasını Alidağına doğru çekti.
Bir anda bütün köy çalkalandı: "İnce Memedin izi bulunmuş. İzi bulunmuş!"
Bütün köy, kadın erkek, çoluk çocuk, Alidağın eteğine kadar candarmalann arkasınca yürüdüler. Orada, etekte, izin başında yığılıştılar. Gözlerini ize dikip, baktılar kaldılar.
Topal Ali izi görünce yüreği parça parça oldu. Şaşırdı. Konuştu. Konuştu ama ne konuştuğunu kendisi de bilmiyor. "Neden çalı çekmemiş bu it oğlu?" diyordu usuldan. "Neden ola? Bulurlar. Apaşikar iz."
Asım Çavuş Topalı kolundan tuttu, izin başına götürdü:
"Ne ağzın kıpır kıpır ediyor öyle? Ne kıpır kıpır? Söyle, bu iz o mu?"
Topal:
"Yok," dedi. "Çoban izi bu. Üstelik de bir aylık."
Asım Çavuş kızdı, Topalı kolundan tutup, şiddetle karın içine fırlattı:
'Teres," diye bağırdı. "Topal teres. Hem Ağanın kahyalığını yapar, ekmeğini yersin, hem de İnce Memedi iltizam edersin. Sizin hepiniz birer İnce Memedsiniz. Allah size fırsat vermesin."
416
Candarmalara emir verdi:
"İzi takip edin."
Karda donarak, elleri düşerek, iki günde izi süre süre doruğa çıkardılar. Doruğu sardılar.
Köy yas içindeydi.
Topal boynunu büküp ağlamsı ağlamsı, "Buldular," diyordu. "Buldular İnce Memedimizi." Bütün ihtiyatı elden bırakmıştı.
Hürü Ana kükrüyordu:
"Bulsunlar," diyordu. "Bulsunlar da, görsünler göreceklerini... İsterse bin candarma olsun. Deler geçer İnce Memedim."
Akşama doğru ilk çatışma oldu. Candarmalar mağaraya giden yolu bulmuşlar, mağaranın ağzını da görmüşlerdi. Ha bire bomba sallıyorlardı yukardan, mağaranın ağzına. Memed onları mağaranın ağzına yaklaştırmamak için ilk karşılığı verdi. Asım Çavuşu bir ateş çemberine aldı.
Kaçıp kurtulabilirlerdi. Kaçamadılar. Hatçe sancılanmış, doğuruyordu. Dışarda tüfek seslerini duyunca ağlamaya başladı.
Iraz:
"Demedim mi ben size?" dedi. "Çalının yüzünden."
"Çalının yüzünden ama, gene bulamazlardı. Topal dayanamadı bence, gene izi sürdü. Onu öldürmeliydim. Bir tipi çıksa, bunlar burada bir dakika kalamazlar, gidince de bir haftada zor geri dönerler. Ah! Topal."
Asım Çavuş tatlılıkla söylüyordu:
"Oğlum Memed," diyordu, "teslim ol! Kapandasın bugüne bugün. Dört bir yan sarılı. Çıkamazsın. Yakında af çıkacak. Gel teslim ol! Senin ölmeni istemem."
Memed hiç karşılık vermedi. Bir kurşun Asım Çavuşun önündeki taşı parçaladı.
Bundan sonra çarpışma kızıştı. Her iki yan da kurşun yağdırıyordu.
Asım Çavuş:
"Bir hafta, bir ay burada bekleyeceğim. Nasıl olsa kurşunun bitecek."
Memed, dişini sıkarak, karşılık verdi en sonunda:
417
"Biliyorum Çavuş, biliyorum," diye bağırdı. "Öyle olacak sonu. O zamana kadar da sizden bir kişi bile bırakmam. Hepinizi vururum. Biliyorum Çavuş. Ben teslim olmam. En sonunda benim ölümü çıkarırsınız bu mağaradan. Anladın mı çavuş?"
"Yazık sana. Yazık senin gibi bir adama. Hepimizi vursan bile yeniden candarma yetişir. Ne kazanırsın? Af çıkacak bu yıl. Gel teslim ol, İnce Memed!" Memed:
"Söyleme Çavuş," diye bağırdı. "Bunca seni vuracağım. Şimdiye kadar vurmadım. Bunca vuracağım. Bırakmadın peşimi."
Kurşun o kadar çoğaldı ki sesler konuşmalar duyulmaz oldu. Sustular.
Memedin yanı mermi kabuklarıyla dolmuştu. İki torba mermisi daha vardı ama, korkuyordu. Çok çabuk yakmak zorunda kalıyordu.
Iraz Hatçeyle uğraşıyordu. Hatçe durup durup çığlıklar atıyordu. Iraz da:
"Ne kötü günde, ne kötü günde," diyordu. Hatçeyi bir an bırakıp, tüfeği kapıyor, Memede yardıma koşuyordu. Hatçe çığlık atıncaya kadar sıkıyordu. Sonra Hatçenin yanına varıyordu.
Hatçenin alnından damla damla terler süzülüyordu. Hatçe kıvranıyordu yerde. "Ah anam," diyordu. "Ah anam, beni doğurmaz olaydın anam."
Memedle Iraz da kapkara kesilmişlerdi. Mağaranın içi ekşi ter kokuyordu. Islak ıslak. Bir an Memed:
"Yandım anam," dedi, sonra pişman oldu. Dudaklarını ka-natmcaya kadar ısırdı.
Bu "yandım" üstüne yerde kıvranmakta olan Hatçe ok gibi yerinden fırladı, Memedin yanında yeniden yere düştü.
"Memedim," diyordu. "Vuruldun mu? Ben öldürürüm kendimi." ,
Iraz vardı Memedi açtı:
418
"Omuzundan yaralanmışsın," dedi. Sarmaya başladı yaraya
Memed yaralı yaralı durmadan sıkıyordu.
Asım Çavuş bir adamda bu kadar çok kurşun olmasına şaşıyordu. Arkadaşlarından birkaç tanesi kurşunu yemişti. Yavaş yavaş umudunu kesiyordu.
Hatçe bir uzun çığlık daha attı. Iraz onu tuttu, yerden doğrulttu:
"Sık kendini sık!" dedi.
Hatçenin yüzü kırışıktan acıdandı.
Birden bir çocuk viyaklaması duyuldu. Memed arkasına döndü. Kan içinde bir bebek gördü. Hatçenin yüzü kağıt gibi olmuştu. Başını geri çevirdi.
Memedin elleri titriyordu. Elleri tutmadı. Tüfek elinden düştü. Iraz vardı tüfeği yerden aldı sıkmaya başladı. Hatçe ölü gibi yatıyordu. Memed az sonra kendisine geldi. Hafif bir sesle:
"Ver teyze," dedi, elini tüfeğe uzattı. Iraz verdi.
Iraz vardı, çocuğu sildi tuzladı.
"Oğlan," dedi.
Memedin yüzünde zehir gibi acı bir gülümseme dolaştı.
"Oğlan."
İkindiye kadar çarpışma sürdü. Memed tek elle idare ediyordu artık. Iraz dolduruyor, o bir taşı destek olarak alıyor, tek eliyle sıkıyordu.
İkindiüstü Iraz boynunu bükerek, bitkin:
"Kalmadı," dedi.
Memed kurşunu unutmuştu. Boğazlıyorlarmış gibi boğazından bir hırıltı çıktı. Tüfeğin üstüne düşüverdi. Geri kalktı sonra da. Gözleri yuvalarından fırlamıştı. Orada öyle şaşkın, kendinden geçmiş, durdu. Sağa sola sallanıyordu. Sonra salla-na sallana çocuğa vardı. Yüzünü açtı. Şaşkınlıkla uzun uzun baktı. Mağaranın kapısına geri döndü. Gülümsüyordu.
Yerden tüfeği aldı. Cebinden mendilini çıkardı, bayrak gibi ucuna astı.
Iraza döndü. Iraz, büyük, sarkan bir kayanın altına oturmuş, için için ağlıyordu. Kurumuş kalmıştı.
"Iraz teyze," dedi.
419
Iraz başını kaldırdı, Memede baktı:
"Hatçe!" dedi. Hatçe kendinde değildi.
"Beni dinleyin. Bunlar beni sağ komazlar. Oğlumun adını Memed koyun."
Dışarı çıktı. Tüfeği havaya kaldırdı:
"Teslim," diye bağırdı. "Teslim oldum, Asım Çavuş!"
Asım Çavuş, iri yarı, palabıyıklı, büyük gözlü, babacan tavırlı, kalın dudaklı, yakışıklı bir adamdı.
Memedin teslim deyişine şaştı. İnanmadı.
"Teslim mi İnce Memed?" diye bağırdı.
Öteki ölü bir sesle:
"Teslim, teslim Çavuş," dedi. "Muradına erdin."
Çavuş candarmalara döndü:
"Siperlerinizden çıkmayın. Ben gideyim. Belki yalandır."
Az sonra, Çavuş mağaranın kapısındaydı.
Vardı Memedi elinden tuttu. Gülerek:
"Geçmiş olsun İnce Memed!" dedi.
İnce Memed:
"Sağ ol."
Iraz köşede büzülmüş, küçülmüştü.
"Hala inanmıyorum senin teslim oluşuna İnce Memed!"
Memed sustu. Kelepçeye ellerini uzattıı.
Iraz yerinden ok gibi fırladı.
"Çavuş, Çavuş," dedi. "Sen de İnce Memedi teslim mi aldım diyorsun?"
Köşeye gitti. Bebeğin üstündeki kilimi çekti. Bebek ortaya çıktı. Gözleri yumuktu.
"İşte bu teslim aldı İnce Memedi. Siz de erkeğim diye övünüyorsunuz."
Asım Çavuş bunu beklemiyordu. Bir Hatçeye, bir Iraza, bir Memede baktı. Gülümsemesi dudaklarında dondu kaldı. Elini Memede uzattı, kelepçeyi aldı.
"İnce Memed!" dedi, sustu.
Göz göze, öylece sustular kaldılar. " *-
"İnce Memed, ben de bu durumda seni teslim alacak adam değilim."
Belinden beş tarak fişek çıkarıp yere attı:
420
"Ben gidiyorum. Arkamdan ateş et," dedi.
Kendisini, bağırarak dışarı attı.
Memed arkasından ateş ediyordu.
Arkadaşlarının yanma gelen Asım Çavuş:
"O namussuz teslim olur mu hiç? Beni vurmak için yapmış o oyunu. Kendimi yere atmasam kurşunu yiyordum. İyi ki ihtiyatlı yürüyordum. Fırtına geliyor. Aşağı inelim. Hepimiz donar ölürüz."
Candarmalar, yorgun bitkin, Memedin mağarasına dönüp baka baka aşağıya inmeye başladılar.
Kara bulutlar Alidağının tepesinde kayıyordu. Tipi neredeyse başlayacak. İlk kar sepelemeye başladı. Sonra çoğaldı. • Sonra da delice bir rüzgar savurmaya başladı.
Akşama doğru Alidağında kıyametler kopuyordu. Korkunç bir tipi kayadan kayaya savuruyordu.
Alidağı, Alidağının yöreleri ve gökyüzü sütbeyaz olmuştu. Bir beyazlık içinde dönüyordu.
421
34
Haber köye, köyden kasabaya bir anda yayıldı. "İnce Me-med vurulmuş. Alidağında tipi dinince ölüsü aşağı indirilecek."
Değirmenolukluların gözü Alidağmın boranlı doruğuna dikilmişti. Alidağı dağların dağı... Alidağı gayetle heybetli. Ali-dağı yedi İnce Memedi.
Herkes evine kapanmıştı. Abdi Ağayı bekliyorlardı. Haber aldıysa nerdeyse gelecekti.
Vayvay köylüleri Ali Safa Beyden tarlalarını parça parça geri alıyorlardı. Koca Osman on beş yaşında gibi gencelmişti. Ali Safaya meydan okuyordu.
"İnce Memed, şahinim."
Vurulma haberi Vayvaya da geldi. Koca Osman haberi duyunca yerinden kalkamadı. Kurudu kaldı. Ağzını bıçaklar açmadı bir zaman. Gözlerinden iplik iplik yaşlar süzülüyordu.
Sonra konuştu:
"Vay şahinim vay! Ne de babayiğitti şahinim. Bir gözleri vardı, kocaman. Kaşlar dersen... Kalem parmaklar... Boy dersen öyle... Selvi gibi. Vay şahinim vay! Bana diyordu ki, Osman Emmi, bir gün senin evine geleceğim, misafir kalacağım diyordu. Olmadı. Vay şahinim vay! Karısı da yanındaydı. Ne yapar ola fıkaracık şimdi? Bana bakın köylüler, şahinim bizi kurtardı bu gavurların elinden, karısını köye getirip tarla verelim, besleyelim. Hapise düşerse orada da besleyelim. Olur mu?" .
Köylüler:
422
"Münasip," dediler.
Ali Safa korkusu geldi gene yüreklerine oturdu.
Abdi Ağa önce Ali Safa Beye koştu. Safa Beyi evde bulamadı. Safa Beyin karısı:
"Gördün mü Abdi Ağam, eden bulur. Gözlerin aydın."
Abdi Ağa:
"Aydınlık içinde kal kızım," dedi yürüdü.
Kaymakama gitti ve etek öptü.
"Allah hükümetin devletin zevalini vermesin Kaymakam Bey. Asım Çavuş bir kahraman adam. Yiğit adam. Can kurban öylesine."
Kaymakam:
"Gözlerin aydın Abdi Ağa. Hükümetten bu kadar şikayet ediyordun. Ali Safa Bey olmasa kasabanın adını rezil edecektin. Bereket Ali Safa Bey telgraflarını çektirmemiş."
Abdi Ağanın gözleri faltaşı gibi açıldı, yuvalarından fırladı.
Kaymakam güldü:
"Yaaa, göndermemiş."
"Hiç mi? Bir tane bile gitmemiş mi?"
Kaymakam:
"Yaaa, gitmemiş. Gitseydi o telgraflar seni de asarlardı, beni de... Sen delirdin mi? Ankaraya telgraf çekilir mi?"
Abdi Ağa düşündü. Sonra kahkahayla gülmeye başladı:
"İyi ki gitmemiş Kaymakam Bey. Asabiyet. Kasabamızın gül adı beş paralık olurdu. İyi ki... İnsanın gözü kızınca her şeyi unutuyor. Zoruma gidiyordu, koca bir hükümetin kel, parmak kadar bir çocukla başa çıkamaması... İnan, çok ağrıma gidiyordu. Ne etmişim de öyle telgraflar çekmişim. Delilik. Kusura kalma Kaymakam Bey. Afedersin."
Kaymakamdan, Candarma Kumandanına gitti. Ona da sevincini anlattı, teşekkürlerini bildirdi. Asım Çavuşa bir hediye yapıp yapamayacağını sordu. İnce Memedin başının buradaki evin değil de, köydeki evin kapısına dikilmesini rica etti. Kumandan da kabul eyledi.
Kasabaya haberi Topal Ali getirmişti.
Abdi ağaya gelmiş: . "Düşmanının ömrü bu kadar, Ağa," demişti. "Tamam.
423
Dağdan çoban indi. Ölüsünü gözüyle görmüş. Asım Çavuş kellesini kesiyormuş. Ağama haberi çabuk getireyim diye, bekle-yemedim koştum."
Abdi Ağa önce inanamamış, sonra sevincinden deliye dönmüştü. Topal Aliden sonra, üç gün içinde dağlardan kim indiy-se haberi doğrulamıştı.
Kumandandan sonra eve gelen Abdi Ağa, Topal Aliyi karşısına aldı:
"Asım Çavuş sana biraz kötülük ettiyse de aldırma canım. O kahraman, o yiğit bir adamdır. Bak, düşmanımızı temizledi."
Sonra coştu:
"O köylü," dedi hınçla, "o köylü. O ekmeksiz, o nankör köylü. Ben bir yıl başlarından eksik olunca bana bir tek tane bile vermediler. Yarın bir gün varacağım köye, ulan namussuz, ekmeksiz, geçen yıl kıtlık mı oldu? Söyleyin kıtlık mı oldu da benim hakkımı vermediniz? İnce Memede güvendiniz öyle mi? Alın İnce Memedinizi. Alın da ne yaparsanız yapın başını. Gördünüz ya İnce Memedinizi! Şimdi ben size gösteririm kıtlık nasıl olur! Gösteririm."
Topalı elinden tuttu:
"Ali!"
"Buyur Ağam."
"Bu yıl ekin her yılkinden daha iyi olduydu, öyle mi?"
Topal Ali:
"Her yılkinden iki misli!"
"Ali!"
"Buyur Ağam."
"Ben bu köylüye ne ceza vereyim?"
"Ağa canın bilir."
Abdi en yeni giyitlerini giydi. Tespihine koku sürdü. Gitti berbere, tıraş oldu. İçi içine sığmıyordu. Maraşlı Mustafa Efendiye gitti. Gülerek dükkana girdi.
Maraşlı Mustafa:
"Düşman dahi olsa ölüme sevinilmez Abdi Ağa," dedi. "Ne olup ne olmayacağı belli olmaz."
Bütün çarşıyı dükkan dükkan dolaşıp sevincini gösterip,-onlardan birer "gözün aydın" aldıktan sonra ata binmiş köye
424
geliyordu ki olan oldu. Kötü haber geldi. "İnce Memed, yaralı yaralı Asım Çavuşun elinden kaçmış kurtulmuş."
"Kim dedi?"
"Asım Çavuş dedi."
"Asım Çavuş nerde?"
"Geliyor. Şabaplınm orada gördüm."
Abdi Ağa atın başını gerisin geriye çevirdi.
Asım Çavuş candarmalarıyla yorgun bitkin, kasabaya girdi.
Abdi, evinin avlusunda düşercesine attan indi. Cansız gibi yürüyerek doğru arzuhalci Deli Fahriye gitti.
"Yaz kardaş," dedi. "Doğrudan doğruya İsmet Paşaya yaz. Kaymakam, telgrafçı, Ali Safa Bey, Candarma Kumandanı, İnce Memed eşkıyası hep birlik olmuşlar. Yaz, Paşam sana ne kadar tel çektimse hiçbirini ulaştırmadılar de, yaz!"
425
35
Koca Osman:
"Şahinim, belini büktü ağaların. Ali Safa Bey daha dağa adam çıkarmaya çalışıyor. Çıkarsın çıkarabildiği kadar, şahinim hepsini yer."
Köyün orta yerindeki büyük dut ağacının altında toplanmışlardı. Güz yaprakları sararmış gibi. Nerdeyse dökülecek.
"Tarlalarımızın hepsini hak ettik. Tamam mı?"
"Tamam," dediler.
"Bu kimin yüzünden."
"İnce Memedin."
Koca Osman ayağa kalktı:
"Ankaradan Ali Saip Bey geldi," dedi.
Köylüler kulak kesildiler.
"İsmet Paşaylan konuşmuş. Bu güz bayramda... Yani hükümet bayramında büyük af çıkacakmış. Yani on beş gün, bir ay sonra... İnce Memed de affa uğrayacak. Çocuğu da olmuş. Ona tarla verelim. Bizim köye yerleşsin. Ne dersiniz?"
Köylüler hep bir ağızdan:
"Yerleşsin," dediler. "Başımız üstünde yeri var. Tarlamız da onun, canımız da... Öylesine yiğide!.."
Koca Osman köyün en verimli tarlalarından yüz dönümünü İnce Memede ayırdı. Bu yüz dönüm dul Eşenindi. Aralarında para topladılar. Eşeden tarlayı satın aldılar. Köylü hep birden, çift koşup bu yüz dönümlük tarlaya buğday ekti.
Koca Osman sürülmüş yumuşak toprağı karıştırdı. Parmaklarından su gibi topraklar süzüldü:
 

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 401-425) 

32
0
0
Yorum Yaz